Mağdur ‘kesin suçludur’.. Nokta, son!

10 Temmuz 2012

Sözüm ona “tatilde”yim ama öyle şeyler yaşıyor, öyle akıl olmaz olaylar duyuyoruz ki dayan dayanabilirsen.. Ve ben dayanamıyorum arkadaşlar, haksızlıklar, adaletsizlikler uykumu kaçırıyor, uyumadığım zamanlarda mide krampları çektiriyor bana..Kesiyorum haberleri, ya da bir köşeye not alıyorum ‘sonra mutlaka yazarım’ diye ama kestiklerim şimdiden bir tepecik oluşturdu.. Ve sonra çarşıda, pazarda, lokantada, sokakta milletin aynı konulardan yakındığını ve müthiş bir çaresizlik duygusunun her ortama hakim olduğunu izliyorum..POLİS DAYAĞI SERBESTBakın mesela kestiğim haberlerden biri “İstanbul Fatih’te Ahmet Koca isimli genci sokak ortasında hastanelik edene kadar döven 11 polis serbest bırakıldı, Koca’nın ise ‘görevi yaptırmamak için direnme ve kamu görevlilerine hakaret’ suçlarından açılan davası sürüyor” haberi..Biliyorsunuz İzmir’de “hiçbir suçu olmadığı halde” polisler tarafından karakolda yerlerde sürüklenip tekme yumruk dövülen ve ona uygulanan aşırı şiddet görüntüleri (Ahmet Koca’da olduğu gibi) kaydedilmiş olan kadın vatandaş da aynı şekilde hapis cezası istemiyle dava konusu olmuş, dayakçı polisler ise serbest bırakılmıştı.. Yani ülkede “vatandaşı korumak”la görevli polisin bunun yerine vatandaşa saldırması suç sayılmadığı gibi polis tarafından mağdur edilen vatandaş varsa onlar “hapislik suç” işlemiş sayılıyor.NEDEN HEP BURADA?Trafik kazası dedikleri “çoğu cinayetten farksız” hata ve ihmaller sonucu yaralanan veya ölen vatandaşlar varsa sürücü haklı, ölen veya yaralanan kesin suçlu çıkıyor. Bakın son olarak dün “Ankara’da trafik kazasında 2 kişi hayatını kaybetti” diye verilen haberi TV’de izleyince otobüsün kaldırıma çıkarak iki kişiyi ezdiğini görüyoruz.. İstanbul Tuzla ’da iki minibüs çarpışıyor, 13 ağır yaralı yollara saçılıyor, ortada ambulans bile yok..Bu sorunlar başıboş mudur, dağ başında veya ilk çağda yaşıyormuşuz gibi her gördüğümüz çağdışı olayı kabullenmek zorunda mıyız, yoksa ilgilenen bir merci, bir makam var mıdır, belli değil.. Eğer ilgili, sorumlu birileri varsa “bu olayların benzeri neden çağdaş, medeni, yasalara saygılı, suçlunun cezasını çektiği ülkelerde görülmüyor da hepsi arka arkaya burada oluyor” sorusunu cevaplamalarının vakti hala gelmedi mi? Suriye halkının hayatını korumak için seferber olurken kendi ülkemizde daha kaç canın yitirilmesini izleyeceğiz?Dün VATAN’da ünlü tiyatro sanatçımız Oya Başar’ın “2 milyon 200 bin dolar değerindeki dairesini ‘ona karşılık Sarıyer’de iki adet villa vereceğim” diyerek sözleşme imzalayan ve elinden aldıktan sonra evleri vermeyen firma sahibi için “kovuşturmaya yer olmadığı, olayın hukuki anlaşmazlık kapsamında kaldığı” kararının çıktığı haberi vardı..Olay yargıda olduğuna ve ortada “sözleşme” olduğuna göre herhalde sonunda sanatçıya yapılan haksızlık mutlaka ortaya çıkacaktır. Buna rağmen, verilen kararın yine “mağdur edilen” yerine “mağdur eden”in yanında bir karar olduğu şüphe götürür mü? Doğrusu Oya Başar’ın hala “yargıya güvenim sonsuz” demesini takdire şayan buluyorum.. Umarım bu güveni hak edecek bir karar çıkar da “40 yıllık emeğim” dediği dairesi ya iade edilir veya verilen söz tutulur. Adalet bunu gerektirir çünkü..CEZAEVLERİ DOLUYMUŞÖte yanda birçok kişi “hırsızlık” olaylarından şikayet eder ve ülkede “organize ve büyük çapta hırsızlıklar” hızla artarken, halkın “hırsızlara ceza vermiyorlar, cezaevleri doluymuş. Zaten içerde olanlara da bu yüzden af çıkaracaklarmış” şeklinde konuştuğunu da atlamayalım. Böyle bir şeyi “gerçek hukuk devleti” olan ülkelerde duyabilir misiniz?Cezaevlerinin dolu olmasına şaşmamak gerek, PKK saldırılarında bir haftada ondan fazla şehit verirken sınırdan geçiş yapan PKK teröristleri “pişmanlık yasası”ndan yararlanarak serbest kalıyor ama öte yanda “ülkenin tanınmış gazetecileri, bilim adamları, milletvekilleri, “kimbilir kaç kez Başbakan ve Cumhurbaşkanı’yla birlikte masaya oturmuş, birlikte çalışmış” olan eski Genelkurmay Başkanı, çok sayıda ‘hayatını terörle savaşa adamış’ komutanı” yıllardır hücrelerde suçunu öğreneceği günü bekliyor. Dünya çapında şöhrete sahip müzisyen Fazıl Say’a bile olmadık bir suç; “internette Ömer Hayyam’dan alıntı yapma suçu” yakıştırılabildi.. Böyle bir ortamda neye saygı duyar, neye ve kime güvenebilir, “bazılarının yaptığı gibi yalnızca cebini düşünerek ve başınızı kuma gömerek yaşamıyorsanız” nasıl mutlu olabilirsiniz? Ben bilmiyorum cevabı, bilen varsa yazsın da topluma örnekleyelim!*****Kadın Bakanlığı’na çağrı!Daha önce yazmış ve Kadın Bakanlığı’nı, kadın örgütlerini, baroları göreve çağırmıştım, bugün “tatilde olmama rağmen” tekrar yazıya dönmemin en önemli nedenlerinden biri bu.. İki erkek çocuğu yıllarca aile içinde ve en yakınları olan (ve üstelik halen öğretmenlik yapan) kişi tarafından “ensest felaketi”ni yaşayan anne “beni ve evlatlarımı kurtarın” diye feryat ediyor..Bakanlık istese rahatça davada kadın için müdahil avukat gönderebilecekken sadece annenin “Sosyal Hizmetler Müdürlüğü” tarafından çağrılmasını sağlamış, onlar da “size bir şey olur da bakamazsanız çocukları alır, bakarız” demişler. Oysa bu anne çocuklarına yaşadıkları dehşet olayları unutturmak için tek başına çırpınmış, kendine ve onlara yeni bir hayat kurmuş, onları tekrar yalnızlığa terk etmeye nasıl razı olabilir? Şimdi üstelik bu mağduriyete neden olan hasta kişi rahatça hayatını sürdürürken bir yandan da anneyi “Bakırköy”e kapattırarak çocukları tekrar almak istiyormuş.ADLİYEDE FAALİYET!Anneyi daha önce muayene eden psikologlar “hastane tedavisine gerek duyulacak bir durumun mevcut olmadığı” yönünde rapor vermesine rağmen, asıl hasta ve tedaviye muhtaç olan “ensest olayını yaşatan” kişi iken hala bu kişi ile “arkası sağlam” bazı yakınlarının mahkemeyi buna ikna gayreti sürüyormuş.Temmuz 13’te yapılacak duruşmada bu rapora rağmen eğer “annenin hastanede tedavisi” sonucu çıkarsa o annenin gerçekten de ruh sağlığını koruması herhalde imkansız hale gelecektir. İstanbul Barosu, kadın kuruluşları ve Kadın Bakanlığı bu dava için ortaya çıkmalı, ellerinden geleni yapmalılar.Bunun yanında Bakırköy Akıl Hastanesi doktorlarının, Başhekim’inin de insanlık görevlerini yapmaları, çok dikkatli karar vermeleri gerekiyor. İkisi çocuk olmak üzere üç kişinin hayatı söz konusu, unutmasınlar.“Asla yalnız yürümeyeceksin” sözü TV dizilerinde kalmamalı!Ülkenin “hep gizlenen, üstü örtülen, unutturulan” büyük sorunlarından biri olan “aile içi çocuk tecavüzü”nü gün yüzüne çıkaracak ve belki en ağır şiddet olaylarının başında gelen bu felaketin diğer mağdur çocuk ve annelerini de kurtaracak çözümler yaratacak bir olay bu!(Not; yarın hayvanlar için çıkarılmak istenen ve çok sayıda hayvanın öldürülmesine yol açacak yasadan söz edeceğim. Aldanmayın sakın, yine de “tatilde”yim arkadaşlar!)

Devamını Oku

Öcalan, Zana ve Suriye.. Gündem budur!

2 Temmuz 2012

“Egemen’e sözleşmesi gereği bugün 4.3 milyon TL para ödememiz lazım ama verecek durumumuz yok. Kendisi çok ketum, ‘Daha ilk senemde ödemelerimi yapamadınız. Bu devam edecek gibi. Beni bırakın’ diyor. Yıllığı 2.2 milyon. O paraya iki Sivok alırız.”Türkiye içinde ve dışında anlaşılmaz ama ülkenin geleceği açısından büyük önem taşıyan olayların yaşandığı günlerden geçiyor. Tatile giriyorum demiştim ama “tatilde de olsam sizinle paylaşacağımı” söylediğim yazılarla birlikte birkaç olaya değinmeden geçemeyeceğim.Birinci olay Aydınlık gazetesinin gündeme getirdiği “PKK terör örgütü lideri Öcalan’ın ABD’lilerle MİT’e ait bir yatta görüşmesi”.. İmralı’daki güvenlik görevlileri tarafından verildiği bildirilen bilgide Öcalan’ın son zamanlarda sık sık Ada dışına çıktığı, Çarşamba günü de MİT’e ait yatta ABD’lilerle buluştuğu, yattan inip inmediğinin ise bilinmediği anlatılıyor. Yat Büyükada, Sedef Adası civarında dolaştığına göre belki de “biraz güneşleneyim” demiştir Öcalan.. BAKAN’IN BİLGİSİ YOK MU?Eh, bir yanda PKK terörüne gencecik şehitler vermeye devam ederken, ülkenin en önemli komutanları, eski Genelkurmay Başkanı hapislerde “terörist” suçlamalarıyla çile çekerken bu azılı terör örgütünün liderine gösterilen alicenaplık “güneşlenmesini” de hoş görebilir..Öcalan eğer İmralı’dan çıkarılıyorsa, eğer MİT’e ait yatlarla dolaştırılıyor ve ABD’lilerle buluşturuluyorsa (acaba neden? Terörün bile arkasında, yanında, önünde herneyse ABD’nin olduğunun kanıtı mı bu) Adalet Bakanı “bunu bilmesi gereken ilk kişi” olmalıdır ama Bakan Sadullah Ergin haberi yalanlamamış; “Öcalan’ın İmralı dışına çıktığına dair en ufak bilgileri olmadığını” söylemiş. İzninizle yine “nasıl yani” diyeceğim..‘DERİN’DEN DAHA DERİN..Bu kadar önemli bir konuda Adalet Bakanı’nın bilgisi olmaz diye bir şey var mı? Adalet Bakanı bilmeden Öcalan MİT tarafından İmralı’dan sık sık çıkarılıyor ve dahi ABD’lilerle rahatça görüştürülüyorsa ortada “derin devlet”ten daha da derin bir başka devlet var demektir. O zaman bugüne kadar “derin devletin, siyasete müdahale eden iç ve dış güçlerin olduğu ama artık ortadan kaldırıldıkları, yüzlerce insanın bu nedenle hapse tıkıldığı” iddiası nerede kalacak?O zaman demek ki “özel yetkili mahkemeler” de yetmeyecek “çok çok özel, fevkalade özel yetkili yeni mahkemeler” mi gerekecek? Kimdir bunun sorumlusu peki? Kim üstlenecek sorumluluğu?Bu arada MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “Öcalan İmralı’da mı, ispatlayın” derken bu durumu herkesten önce nasıl haber almıştı onu da merak ediyorum doğrusu.. Bir de İmralı’daki güvenlik görevlilerinin başına ne gelecek onu merak ediyorum.. Onları suçlarken “böyle bir olayın yalanlanmadığına göre eğer doğruysa gizli kalamayacağını” değerlendirmeleri gerekir çünkü! ZANA BİLİNENİ TEKRARLIYOR!Leyla Zana’nın “terör sorununu Erdoğan çözer, onu desteklemek lazım” sözlerinden sonra BDP “Zana ile aynı görüşte olmadıklarını” açıkladı.. Başbakan Erdoğan buna rağmen Zana ile görüştü ki Zana “Güneydoğu’da sözü dinlenen, etkili bir Kürt siyasetçi” olarak bilindiği için bunun denenmesi, yanlış başlatılan “açılım”ı belki düzeltebilir, Hükümet’in “açılım”ıyla alakası olmayan beklentilerini belki anlaşılır bir noktaya getirebilir umudu yarattığı için fena fikir değildi bence..Tabii eğer “farklı bir fikir, bir görüş” ortaya koyabilseydi ancak o zaman işe yarayabilirdi, oysa böyle olmadı. Leyla Zana “Başbakan’ı diyaloga açık bir havada gördüğü”nü söyleyerek ondan gelen görüşme talebine memnun olduğunu belirtmek dışında bilinenleri, bugüne kadar BDP’nin söylemekte olduklarını aynen tekrarladı. “Oslo görüşmeleri devam etmeli” dedi.. “PKK’nın silah bırakması gerçekçi değil” dedi.. “Apo’ya ev hapsi” dedi vs vs..O zaman Zana’ya sormak lazım; PKK silah bırakmayacaksa, bir yanda terör cinayetleri, katliamları sürerken Oslo’da MİT ile PKK’nın yaptığı (ve her ne kadar MİT’le ilgili soruşturma önlenmişse de “suç” olan) masa başı görüşmeleri neden ve nasıl devam edecek? Sınır karakollarımıza saldıran, mayınlar döşeyen PKK can almaya devam ederken Öcalan neden bırakılacak? Türkiye’nin yerinde mesela örnek gösterdikleri İngiltere olsaydı “katliam yapan ve ısrarla silah bırakmayacağını söyleyen bir terör örgütü”yle masaya oturur muydu?RUSYA’DAN DESTEKSuriye’nin düşürdüğü uçakla ilgili son gelişmelerdeki çelişkilerin de Öcalan konusu gibi mutlaka açıklığa kavuşması gerekiyor. Wall Street Journal’ın ABD’li yetkililere dayandırdığı “Türk uçağı Suriye hava sahasında vuruldu” haberine Başbakan Erdoğan yine öfkeli bir cevap verdi. Basının “haber kaynağını açıklamama” özgürlüğü vardır ama bu kadar ciddi, savaş ihtimali taşıyan ve bu ihtimalde bir ülkeyi haksız duruma düşüren bir konuda “kim olduğu belirsiz” kaynakla böyle bir haber vermek de yanlıştır. Başbakan burada haklı görülebilir ama..Öte yanda Sunday Times’a konuşan Ortadoğulu kaynaklar “Rusya’nın Suriye’ye vermekte olduğu desteği” açıklarken Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da Cenevre’de düzenlediği basın toplantısında (Wall Street Journal’la) aynı noktayı ima ederek “Suriye tarafından düşürülen uçakla ilgili ellerinde objektif veriler olduğunu ve bunları paylaşmaya hazır olduklarını” açıkladı. Bu veriler “Türk uçağının Suriye hava sahasında olduğu” değilse ne olabilir? Türkiye baştan Suriyeli muhaliflere bu kadar aktif destek verip silahlandırmak ve eylemlerine bire bir yardımcı olmakla yaptığı hatanın sonuçlarıyla karşılaşıyor bence.. ABD’nin kışkırtmasıyla yaptığımız hatalardan sadece biridir bu.. Gördüğümüz gibi Öcalan ve PKK konusunda bile “baş aktör” durumundalar, daha ne söylenebilir ki? Kılavuzumuz “karga” olmamalıydı!

Devamını Oku

‘Sorumlu siyasetçi’ meselesi!

30 Haziran 2012

Uçağımız Suriye tarafından düşürüldüğünden beri Hükümet “savaşmayacağımızı” söylese de savaş hazırlıkları hızla devam ediyor. Türkiye sınıra tanklar, ağır silahlar yığıyor, füzelerin namluları Suriye’ye çevriliyor, Suriye de sınır civarına 200’e yakın askeri araç yığıyor vs..Durum o kadar “savaş hali” ki sınıra yakın olan Kilis halkı “sınırda Suriyeli muhaliflerle Suriye ordusu arasında çatışmalar var. Tarlalarımıza girmeye korkuyoruz. Biz savaş istemiyoruz” demiş. Ki bilindiği gibi bu muhaliflerin silahları da Türkiye tarafından sağlanıyor. Bu noktaya gelmeden çok önce, daha “tehditler” safhasında Suriye ile savaşa girmemizin çılgınlık olacağını birçok siyaset bilimci söylemişti, medyada da bu uyarılar yeterince yer aldı..UYARILARA KULAK VERMEK..Başbakan Erdoğan bu uyarılardan ve sonra “o uçağın Suriye topraklarında ne işi var, böyle bir hatanın zamanı mı” diyenlerden hiç hoşlanmadı, hatta onları neredeyse “vatan haini” ilan etti ama işte görülüyor ki sonunda savaşın eşiğine kadar fütursuzca uzanınca geri dönüş çok zor.. İstemeseniz de en azından “ülkenin kırılan onurunu kurtarmak” adına mecburen-mecburiyetten savaşa doğru ilerlemek zorunda kalıyorsunuz.Bu nedenle medyaya, bilim insanlarına, farklı görüşleri seslendirenlere kızmak ve ağzına geleni söylemek yerine zamanında kulak vermek siyasetçiler, ülke yönetenler için daha doğrudur. Bunu yapmayıp onların “satıldığını” filan söylerseniz sonra dönüp “27 Nisan’da, 28 Şubat’ta medya neden daha fazla tepki göstermedi? Siz ne yaptınız ki” diye sorduğunuzda “iyi ama önemli olaylara tepki verildiğinde kızıyorsunuz, verilmeyince yine kızıyorsunuz, bu durumda medya ne yapsın” hali çıkar ortaya..Türkiye her olayda yaşananlarla demokrasiden giderek daha fazla uzaklaşıyor. Hiç değilse savaş hali içine girdiğimiz günlerde parti genel başkanlarının birbirlerine ve medyaya karşı daha saygılı bir üslup kullanması, şiddet içeren konuşmalardan uzak durması gerekiyor. Bu millet zaten bir gün bile şiddetten, huzursuzluk yaratan olaylardan uzak kalmazken bir de üstüne onlar tarafından yaratılan “sözlü şiddet” görüntüleri eklenmesin!*****Okunacak kitaplar!Elinizden bırakamayacağınız kitaplar çıktı son zamanlarda.. Örneğin Ayşe Kulin’in “Saklı Şiirler” isimli şiir kitabı olağanüstü güzellikte.. Hele “hasta yatağındaki babası” ile yaptığı konuşmalar, onun Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in ilk kuşağının ruhunu anlattığı bölümleri gözyaşları içinde okuyor insan..“Derler ki Türkiye’de herkes şairdir! Onları mahcup etmemek adına, yazı yazmayı öğrendiğim günden beri şiir yazarım ben” diye başlayan bu kitap size zamanın nasıl geçtiğini unutturacak, Ayşe Kulin’in şair özelliğini ve bugüne kadar “saklı kalan şiirleri”ni kaçırmayın derim..ULAGAY’DAN SAPTAMALAR!İkinci kitap Osman Ulagay’ın Nisan ayında basılan “Türkiye Kime Kalacak” isimli kitabı. Ulagay’ın engin deneyimi ve birikimiyle yazdığı ABD’de El Kaide’nin yaptığı 11 Eylül eyleminden Arap Baharı’na, Gülen Hareketi’nden Orhan Pamuk’a, AKP iktidarında Türkiye’de yaşanan değişimin tüm detaylarına kadar anlattığı bu kitapta yurt içindeki olayların dış dünyayla bağlantılarını ve bilmediğiniz çok şeyi öğreniyorsunuz.BU DA BAŞBUĞ’UN ‘MUSTAFA’SI!Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ tarafından yazılan “20’nci Yüzyılın En Büyük Lideri, Mustafa Kemal” isimli kitap ise her şeyden önce Başbuğ’un yazarlıkta ne kadar başarılı olduğunu göstermesi açısından bence çok ilgi çekici.. Son derece akıcı bir üslup, çok ustaca metinler arasına sıkıştırılmış ilginç konuşmalar, mektuplar, belgeler.. Ve sonuçta ortaya bir roman havasında okurken koca bir tarihi sindirerek öğrendiğiniz gerçek bir belgesel çıkmış.. Yazarı da Mustafa Kemal gibi “bir asker” olduğu için olaylar çok daha gerçekçi bir açıklamaya kavuşmuş.Bu arada.. Kitabın girişinde İlker Başbuğ’un hayatı var, o da mutlaka okunmalı bence.. İngiltere Kara Harp Akademisi’nden Nato Savunma Koleji’ne kadar meğer ne çok eğitim, TSK Şeref Madalyası, Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası, ABD Liyakat Madalyası, Pakistan İmtiyaz Nişanı ve daha ne çok madalya-nişan almış, ben de okurken öğrendim. Sonra da “işte biz Türkler başarılı insanları en sonunda Silivri’de böyle ödüllendiririz (!)” diye düşünmekten de kendimi alamadım. Suriye gibi konularda deneyimlerinden yararlanacağımıza onları pasifize eder, bir köşeye koyarız, onun için de “sınama yanılma” yoluyla hatalardan kurtulamayız.ECEVİT VE ÇELİŞKİLER!Bugün önereceğim son kitap da bir önceki gibi Silivri’den.. Üreten, düşünen, başarılı insanları bir hapishaneye kapatırsanız akıllarını, psikolojilerini korumak için ya konuşmaları ya da yazmaları gerekir.. Silivri’den çok kitap çıkmasının nedeni bu olmalı.. Prof. Dr. Mehmet Haberal da “Belgeleriyle Silivri Gerçeği” kitabını yazmış ama bu kitap tamamen “Bilgi kirliliğine son vermek ve Ecevit’in Başkent Üniversitesi Hastanesi’ndeki tedavi sürecini detaylarıyla, belgeleriyle topluma sunmak” amacıyla yorumsuz olarak yazılmış. Ecevit’in hastalıkları ve tedavisiyle ilgili iddiaları ortaya atan koruması Recai Birgün’ün düştüğü çelişkiler, Ecevit’in Haberal’ı “cumhurbaşkanı adayı” yapmak istemesi ve onun kabul etmemesi, Bülent ve Rahşan Ecevit’in ona “hastanedeki tedavi ve ilgisine teşekkür için” yazdıkları mektup, mahkeme tutanakları, hastane belgeleri, Haberal’ın “tedavi eden doktorlar” ekibinde bile olmayışı, kısacası eksik yok..Okuyunca “iyi de bütün bu açıklığa rağmen, bir de üstüne ‘milli irade tarafından’ milletvekili seçilmiş olmasına rağmen neden hala hapiste” diye merak ediyorsunuz.. Ben ettim, sanıyorum siz de edeceksiniz. Bugünlük bu kadar arkadaşlar!*****Bana izin!Sevgili okurlarım, uzun süre günde birkaç yazı yazınca ve Türkiye’nin “aklını koru kaçmasın” içeriğine sahip gündemini yakından izlemek zorunda olunca insan tatile ihtiyaç duyuyor. Sizden ayrılmak zor ama kısa bir süre bunu yapmak zorundayım. Bir de bu arada yasal izin süremin yılda 45 gün olduğunu ama bugüne kadar yılda “15 günden fazla” hiç tatil yapmadığımı fark ettim.Artık beni arada bir tatile gönderirsiniz umuyorum. Zaman zaman kaçacağım, şimdiden söylemiş olayım. Kendinize iyi bakın, yokluğumda haberlere sinirlenmeyin, üzülmemeye çalışın, zaten ülkede olup bitene üzülseniz de elden bir şey gelmiyor, sonucu etkilemiyor biliyorsunuz .. Kaçtım..(NOT; Ben izindeyken birkaç gündür beklemekte olan ama sizinle paylaşmak istediğim bazı yazılar yayımlanacak.)

Devamını Oku

Silivri’de büyük çelişkiler!

29 Haziran 2012

Gazeteci Müyesser Yıldız “Silivri’den tahliye” olduğundan beri hep yazmak istedim ama “terör saldırısı ve Suriye’nin düşürdüğü uçak” olayları her şeyin önüne geçtiği için yazamadım. Öncelikle ona “geçmiş olsun, gözün aydın” ve her tür güzel dileğimi iletiyorum, inşallah bir daha böyle bir haksızlıkla, insan hakkı ihlaliyle karşılaşmaz.Evet, bence açık seçik haksızlık ve insan hakkı ihlalidir ona ve onun gibi “suçunu hala bilmediği halde yıllardır hapsedilen insanlara” yapılan.. Müyesser Yıldız serbest kaldığı gün “Neden tutukladılar, neden bıraktılar anlayamadım. Benim gibi önce ‘nedeni belli olmadığı halde tutuklanıp bırakılan’ Nedim Şener ve Ahmet Şık da aynı duyguyu yaşadık, yüreğimiz-aklımız içerdeki arkadaşlarımızda kaldı, insan kendisi özgürlüğüne kavuştuğuna bile sevinemiyor” demişti. Böyle hatırlıyorum sözlerinin özetini..NE YAPMIŞ Kİ, SUÇU NE?Olayların haberlerini kayıtsızca izleyip duruyoruz.. Bu ülkede artık her gün ayrı bir kıyamet koptuğu, dehşet verici olay yaşanmayan gün olmadığı için film gibi geçip gidiyor her olay.. Ama düşünün, oğlundan, eşinden, hasta yatağındaki annesinden koparılıp götürülen, “izin verin de bakmakta olduğum anneme veda edeyim” demesine rağmen buna bile izin verilmeyen Yıldız suçunu bilmeden 1.5 yıla yakın süre cezaevinde kaldı ve hala da “neden kaldığını” bilmiyor.Bir insana (ve yüzlerce insana) bunu yapmaya kimin hakkı olabilir? Son Oda TV duruşmasında yine “yazılar, kitaplar” dışında soru, “hapsedilmeyi gerektirecek bir suçlama” yoktu, o halde diğer tutuklular da Müyesser Yıldız gibi “neden tutukladılar hala bilmiyorum” demekte haksız mıdır? Onların (örneğin Türkiye’nin en zeki ve birikimli gazetecilerinden Soner Yalçın’ın) suçu ne ki; darbe mi yapmış, muhtıra mı vermiş ki hala içerde tutulmaktalar ve bu işkence sürmekte?GÜNEŞİ GÖREBİLMEKYıldız’ın “güneşin doğuşunu görmeyi çok özlemiştim ama öyle bitkindim ki uyanıp izleyemedim” dediği “güneşin doğuşu”ndan o tutuklu gazetecileri, bilim adamlarını, milletvekillerini, hayatını terörle savaşarak geçirmiş ama sonunda “terörist iddiasıyla içeri tıkılmış” komutanları tek bir gün bile mahrum etmek terörün, işkencenin ta kendisi değilse nedir söyler misiniz?Çocuklarından, torunlarından, eşlerinden bir gün bile ayırmak, bazılarını bir mahkemenin serbest bırakıp diğerinin tekrar “yakalama emri” çıkarması işkence değilse nedir söyler misiniz?MİLLETVEKİLLERİ TATİLE GİDERKEN..Eğer bu ülkede hala “hukuk devleti”nden söz ediliyorsa o “hukuk devleti” artık uygun bir zamanda (!) söyler mi lütfen?İnanın Suriye ile savaş filan çıkarsa içerde geçen her gün gerçeklerin ortaya çıkarılıp serbest kalacağı” umuduyla uyanan ve uyuyan bu insanların o gümbürtüde iyice unutulacağı, orada kaderlerine terk edileceği geliyor insanın aklına.. Milletvekilleri yaz tatiline çıktığında, deniz kenarında eğlenceli günlere koştuğunda; cezaevinde “soyut, ne olduğu belirsiz iddialarla özgürlüğüne el konmuş”, her güne “nasılsa yanlışlık olduğu anlaşılacak ve serbest kalacağım” diye başlayan (düşünün denize atılmış bir şişeden çıkan iddia ile hapse tıkılmış olan bile mevcut) tutukluların yine o kavurucu sıcakları hücrelerde geçireceği geliyor.DARBE, MUHTIRA, SOYGUN..Tabii bir de o devletin “canının istediğini” gerçekten somut suç ortada olsa bile; darbe de yapsa, muhtıra da verse, uluslararası soygun da yapsa, çocuklara tecavüz de etse, terörist olduğu kanıtlanmış da olsa asla tutuklamaması konusu var..MESELE YAŞ İSE..Devlet isteyince mazeret hazır; suçu sabit kişiler ya “çok yaşlı” veya her nedense “tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş” ya da tecavüzcüler gibi “zaten baştan serbest bırakılacak”.. Peki bu tutuklu komutanların bir kısmı 80-85 yaş civarında, onlar neden rahatça tutuklanıyor da “12 Eylül darbesi”ni yapanlar tutuklanmıyor? 27 Nisan’dan neden “tam bir muhtıra” gibi söz ediliyor, basına ve muhalefet partilerine “o gün karşı çıkmak için ne yaptınız” diye zılgıt çekiliyor da o muhtırayı yazan Büyükanıt neden özenle korunuyor?İlker Başbuğ “söz konusu siteler benim dönemimde değil benden önce açılmıştı, tam aksine ben hatalı bularak kapattırdım” demesine rağmen aylardır cezaevinde tutuluyor da Hilmi Özkök’ün açtırdığı site bilinmesine rağmen o neden korunuyor?HAÇIN ALTINDA..Prof. Dr. Mehmet Haberal “Bir bilim insanı olarak suçumu bilmeden, her zaman ‘suçum ne’ diye sorarak, milletvekili seçilmemden sonra da ‘milli iradeyi temsil ederek’ 3 yıldan uzun süredir bekletiliyorum. Evimde ve işyerimde yapılan aramalarda en küçük suç delili bulunmadı. Mahkeme heyeti tarafından dosyadaki hangi delilin ‘tutuklanmamı gerektirecek kuvvetli suç şüphesi’ oluşturduğu ortaya konmadığı gibi hiçbir yeni delil çıkarılamadı. Buna rağmen neden hala tutukluyum” diye soruyor, cevabı var mı bu sorunun?Şimdi “Özel Yetkili” Mahkeme eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ü de tutukladı, hangi nedenle olduğu açık ve net olarak millete açıklanmalı değil midir? O günün şartlarında devlet kurumlarında, üniversitelerinde “laik devlet” kuralları gereğince “bir dine ait kıyafetlerin giyilmemesini” istemiş olmaları, bugün laiklik esnetildiği ve izin verildiği için hapislik suç mu sayılacaktır? ABD’de “haç”ın altında konuşmayıp üstüne örtü kapattıran başkanları hapse mi atıyorlar?AKLA GELEN SORULARTabloya bakınca akla gelen öyle çok soru var ki.. Mesela;Köşe yazarlarının “fişlenip işlerinden edilmeleri” ceza gerektirmiyor da “üniversite kurallarına uymayan öğrencilerin”, hem de dönemin Diyanet İşleri Başkanı’nın tesettürlü kızları bile uyarken, uymayanların kaydedilmesi neden hapis cezası gerektiriyor? Bir olay “o günün şartlarında” mı değerlendirilir, yoksa “yıllar sonra tamamen değişen şartlar”a göre mi?Özel Yetkili Mahkemeler MİT Müsteşarı’na dokununca “haddini aştı” denerek yetkileri alınmak isteniyor da yüzlerce insanı yıllar boyu “tutuklu” adı altında “mahkum” gibi yaşatmaları neden “haddini aşmak” olmuyor? İnsanların özgürlüğünü “bir suç işlemediği halde” elinden almak bağışlanamaz bir hukuk yanlışıdır, suçun kendisidir.Ancak darbe dönemlerinde görülebilecek bu baskı, toplumda yaratılan korku bitmelidir artık.. 21’inci yüzyıl Türkiyesi’nde sürdürülemez!

Devamını Oku

Savaş yoksa bile ‘ihtimali’ güçlü!

28 Haziran 2012

Hükümet “düşürülen Türk uçağının Suriye ile şu anda savaşa neden olmayacağını ama cevapsız da kalmayacağını” açıkladı. NATO Genel Sekreteri de “NATO’nun Türkiye ile dayanışma içinde olduğunu ve gerilimin tırmanacağını düşünmediklerini” söyledi. Bununla birlikte gelişmeler “savaş ihtimali”nin küçümsenmeyecek kadar yüksek olduğunu gösteriyor.NewYork Times “ABD ve NATO yetkililerinin; Suriye tarafından düşürülen Türk askeri uçağının ‘casusluk misyonunda’ olduğu yönünde kuşkuları olduğunu” yazdı. Demek ki NATO bir yandan “tam dayanışma içinde” olduğunu açıklarken, öte yandan “ama Türkiye de masum değil” tartışması yapıyor. Bir savaş durumunda gerçekten tam dayanışma içine girip girmeyecekleri de kuşku götürür zira bugüne kadar ABD de, NATO da Suriye’ye karşı Türkiye’yi kışkırtıp öne sürmeyi tercih etti hatta ABD “Müslüman ülke olarak Türkiye’nin Suriye konusunda daha aktif rol oynaması doğrudur, bizden daha aza tepki alır” benzeri açıklamalar da yaptı.SURİYE’DE PKK BAYRAĞIDün Suriye’nin Türkiye sınırındaki Suruç ilçesinin karşısına, Halep’in Kobani ilçesinin Ayn-el Arap kasabasının yüksek bir tepesine PKK ile bağlantılı Tev-Dem adlı oluşuma ait (PKK bayrağına benzeyen) sarı-kırmızı-yeşil bir bayrak çekildi ve bu bayrak Suruç’tan kolayca izlendi. Bu da bence Suriye’nin, daha önce Beşar Esad’ın “Siz bana müdahale ederseniz, ben de PKK ile işbirliği yapar, onları desteklerim” sözünün eylem olarak ilan edilmesidir ki ben 8 şehit verdiğimiz (daha sonra da şehitler verdik) son PKK saldırısının da bu çerçevede gerçekleştiğine, Esad’ın parmağı olduğuna inanıyorum.Suriye daha önce yıllar boyu kendi topraklarında PKK kampları kurdurmuş, onların saldırılarını desteklemiş bir ülke olarak bunu yapmaktan hiç de çekinmez. Ayrıca Türk uçağı düşürmekten çekinmeyenin PKK’yı desteklemekten çekineceği de zaten düşünülemez.SINIRA GİDEN KONVOYLARTürkiye’de ise bir yandan Hükümet “savaşa girmeyiz ama uluslararası hukuk içinde hakkımızı ararız” derken, diğer tarafta, sınırlara askeri araçlar ve uçaksavar gibi ağır silahlar yığılma durumu devam ediyor. Dün de Şırnak’ta 50 araçlık bir konvoy Kuzey Irak sınırına gönderilmiş. O arada Başbakan Erdoğan ilk yerli uçak projesi HÜRKUŞ’un tanıtımı sırasında “Türkiye’nin büyüklüğünü test etmeye çalışanlara haddini bildiririz” demiş.Şimdi bir yanda Suriye’nin “Türk uçağını düşürmüş olması” durumu varken, bizim tehditlerimize karşılık o son sözü eylemiyle söylemişken bu “haddini bildiririz” ne anlam taşıyor, anlaşılır gibi değil..SÖYLEM VE EYLEMVe ayrıca “Savaşa girmeyiz ama bunu da yanlarına bırakmayız” dendikten sonra bir Türk uçağının tanıtımında “haddini bildirmek”ten söz etmekle ne kastediliyor, o da anlaşılmaz.. Bence anlaşılır bir şey varsa “söylem”le “eylem”lerimizin birbirini tutmadığı.. Ama Ortadoğu’da süper güç olma iddiasında bir ülke yönetiminin artık bu ikilemi yaratmaması, Türkiye’nin uluslararası prestijini, ağırlığını sarsmaması ve ülkeyi bizimle ilgisi olmayan bir “savaşın eşiğine getirmekten” özenle kaçınması gerekiyor.Her ne kadar kızsalar da tekrarlamak lazım ki bizim öncelikli meselemiz “PKK terörüyle kendi insanlarımızın, gençlerimizin kaybedilmesini acilen önlemeye çalışmak, buna çözüm üretmek”tir. Yine hatırlatayım, kayıp pilotumuzun babası bile o acısı içinde “sakın savaşa girmeyelim, bu bize yakışmaz, hata olur” dedi..HÜRKUŞ’un içinde insan heyecanla, gaza gelerek “haddini bildirmek”ten söz edebilir ama bu adımların geri dönüşü yoktur, unutmayalım. Hele de “yalnız bırakılma” ihtimali güçlü iken!*****Fransa demokrasi örneği değil!Dün Başbakan Erdoğan’ın Suriye politikamız konusunda farklı görüş bildiren köşe yazarlarına ağır hakaretleri için “Batı ülkelerinde olsa..” demiş ve İtalya’da Berlusconi örneğini vermiştim. Ki aynı gün VATAN’ın birinci sayfasında Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’nin sevgilisi Trierweiler’in “kendisini eleştiren usta bir köşe yazarını Journal du Dimanche isimli gazeteden attırdığı” haberi çıktı.Bu haber ilk bakışta beni yalanlıyor gibi görünse de öyle değil.. Fransa demokrasi açısından “demokrasiyi özümsemiş ve doğru uygulayan bir ülke olmadığını” daha önce “Ermeni soykırımı yoktur” diyenlere hapis ve para cezası verecek yasası ile göstermiş bir ülke.. Düşünce ve ifade özgürlüğünü bu şekilde cezalandırabilen Fransa’da Cumhurbaşkanı sevgilisinin de bunu yapması olmayacak şey değildir. Bu nedenle “istisnalar geneli etkilemez” diye düşünmek doğru olandır.Gerçek bir demokraside basının eleştirileri cezalandırılamaz ve hakaret nedeni olamaz. Olmamalıdır!

Devamını Oku

Doğru tek söz “şehit babası”ndan!

27 Haziran 2012

Cumhurbaşkanı Gül Suriye’nin düşürdüğü Türk jeti için “Bu olay sineye çekilmeyecek” dedi.. Bunu daha önce ABD’nin yaptığı hakaretlerden terör saldırıları sonrasında, şehit verdiğimiz PKK saldırılarında ve birçok olayda duyduk.. Ve sonunda hepsi “sineye çekilmiş olarak” kaldılar maalesef. Bu kez Hükümet “savaş çıkmayacak ama gereken her şey yapılacak” dedikten sonra dün TIR’lara yüklenmiş tankların da bulunduğu zırhlı araçlarla Mardin’den Suriye sınırına askeri sevkiyat yapıldığı haberi geldi. Çin, Rusya ve İran da herhangi bir savaş durumunda “Suriye’nin yanında yer alacaklarını” belli ettiler. Yani görünüşe bakılırsa.. Sınıra yapılan sevkiyat sadece bir “göz korkutma, blöf” değilse ve eğer Batı ülkeleri bugüne kadar Suriye konusunda Türkiye’yi öne sürüp geri planda kaldıkları gibi bizi o ülkelerle karşı karşıya bırakıp çekilirlerse Çin ve Rusya gibi iki devin, İran gibi zaten bize “nükleer füzelerine karşı kurulan füze kalkanı” nedeniyle diş bileyen bir ülkenin ve Suriye’nin karşısında bir büyük maceraya atılmış olacağız..DAYANILMAZ HAKARETDurum bu kadar ciddi hale geldi sonunda.. Bu ciddi sorun sırasında bile Başbakan Erdoğan’ın günlerdir beklenen konuşmasını Grup Toplantısı’nda yaparken yine köşe yazarlarına ağır hakaretler etmesi oldukça şaşırtıcı ama herhalde siyasi bakımdan “suç yükleyecek ve dikkatleri dağıtacak kara keçi” sıkıntısı çekildiğinde medya son derece kolay bir malzeme olmalı ki nasibini almış yine..Başbakan “O uçağın orada ne işi vardı” diye soran köşe yazarlarını eleştirmiş, “Bu coğrafyada her oyunu, her senaryoyu boşa çıkarmak için Türkiye var gücüyle mücadele edecektir.. Hedef saptırmaya gayret eden bazı köşe yazarları görüyorum. Sanki bu ülkenin vatandaşı, evladı değil bunlar.. Sizin köşenizde yaptığınız dalkavukluğu biz Türkiye Cumhuriyeti’nin başında yapamayız. Biz burada hakkı söylemek durumundayız. Kalemleri belki belli yerlere satılmış olabilir” demiş..Eğer Başbakan bulunduğu konumu bir an için bırakıp kendini “medya tarafına” koysaydı yapılan bu ağır hakaretlerin ne kadar can acıtıcı, haksız ve kabul edilemez olduğunu ciğerinin içinde hissederdi..KİME DALKAVUKLUK?Bu konuşmaya göre “kendinden farklı görüş”te olan herkes “satılmış, dalkavuk, bu ülkenin vatandaşı, evladı olmayan” gibi hakaretlere layıktır ve bunu yutmak durumundadır. Peki bu dalkavuk ve satılmış yazarlar kendi memleketleri için savaş tehdidi ortadayken ülkelerini bırakıp kime dalkavukluk ediyor olabilirler mesela? Kime satılmışlardır? Hedefi ne şekilde saptırmak istiyorlar?Bakın, eğer bu sözleri bir Avrupa ülkesinde bir bakan veya başbakan medyaya etse o medya bu ağır hakaretlere karşı hakkını (İtalya’da Berlusconi’ye yaptıkları gibi) yargıda arardı.. Türkiye’de böyle bir şey mümkün değil, çünkü “kuvvetler ayrılığı” ortadan kalkmış durumda, tarafsız bir yargı (aslında hiçbir kurum) yok ve üstelik yargının içinde “taraf üstüne taraf” gruplaşmalar olduğu biliniyor. Ayrıca demokrasi de öyle bir özgürlüğe, ortama izin vermeyecek kadar yıpranmış durumda..HALKIN SESİAma ülke savaş tehlikesi altındayken ve bu duruma Suriye ile en gergin havaya Batı ülkelerinden önce bizim girmemiz nedeniyle gelinmişse, bir uçağımız düşürülmüş ve ülke olarak onurumuz zedelenmişse köşe yazarları da, vatandaşlar da konuyu “kendi görüşleriyle” tartışma hakkına sahiptir.Kaldı ki siyasetçiler “kendileri ne düşünürse düşünsün” medyanın “halkın sesi” olduğunu, farklı görüşleri, tartışmaları sunmanın, hatta hükümetleri uyarmanın onların görevi olduğunu kabul etmek zorundadır. Farklı görüşler öne süren gazeteciler vatan haini ilan edilemez, vatandaşa bu ima edilerek şikayet edilemez veya baskı yöntemleriyle susmaları sağlanamaz.Hele de bir yandan darbe, muhtıra gibi baskı dönemlerinin sorgulandığı söylenirken bunu yapmak korkunç bir çelişkidir.Suriye konusunda iktidar, muhalefet ve herkes içinde en doğru sözü kayıp Pilot Yüzbaşı Gökhan Ertan’ın acılı babası, o benzersiz acıya rağmen söyledi; “Bizim ülkemiz bir pilot için, bir uçak için, iki ya da 50 uçak için savaşa girecek ülke değil. Bu bize yakışmaz” dedi.Hiç değilse ondan öğrenelim “soğukkanlılık ve mantık” ne demektir, değil mi?(Not; Bu arada gelen mektup ve mesajlardan Kemal Kılıçdaroğlu’nun Suriye ve düşen uçağımız konusundaki tavrının da beğenilmediği anlaşılıyor. Ana Muhalefet olarak “yeterli uyarıyı, gereken açıklıkta yapamadığı” düşünülüyor, onu da söylemiş olayım.*****Paşa’nın özeli!Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz Genelkurmay eski Başkanı Yaşar Büyükanıt ile Başbakan Erdoğan arasındaki Dolmabahçe görüşmesi için “İki kişi arasındaki görüşme özeldir. Bu konuda fazla bir şey söylerseniz Büyükanıt’ın kişilik haklarına saldırmış olursunuz” dedi biliyorsunuz.Bu “hukuki” bir açıklama olduğuna göre Adalet Bakanı yapsa daha uygun olurdu ama herhalde TSK- Milli Savunma Bakanlığı bağlantısı nedeniyle o yapmış. Tabii aynı ilgiyi ve koruma-savunma duygusunu diğer eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a neden hissetmediği biraz merak konusu..Böyle durumlarda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde “kişilik hakları” bölümüne bakarsak orada “sanatçılar”dan başlayarak “halka mal olmuş” kişiler ve bu gibi devlet görevi yapan kişilerle ilgili “kişilik hakları”nın sıradan vatandaşlardan farklı olduğunu, onlarla ilgili durumlarda hakların çok daha sınırlı olduğunu görürüz.. Yani burada “Paşa’nın özelidir, sorulamaz” denemez, bu bir devlet olayıdır, bu kurumlar vatandaşın vergileriyle işlemektedir ve “hesap verme, açıklama” da bir görevdir. Hele de bu tür görüşmeler “siyasete etkili” olmuşsa..Her şey bir yana.. 27 Nisan muhtırası da “Paşa’nın özeli” galiba.. Dokunulmaz olduğuna ve üzerinde konuşma bile yapılmadığına göre!

Devamını Oku

Kışanak şu soruyu da cevaplasın!

25 Haziran 2012

BDP Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak Suriye konusunda doğru bir yorum yaptı ve “Türkiye’nin son dönemlerde ‘müdahale yanlısı’ bir tavır sergilediğini” söyleyerek sordu; “Bu uçak hangi görev için havalandı, nereye gidiyordu, hedefi neydi? Kendi uçağının 7-8 saat akibetinin ne olduğunu açıklayamayacak durumda olan bir iktidarın bu kadar müdahale yanlısı ve heveskar olması Türkiye’yi büyük bir bataklığa sürükleyecek kadar güçlü bir tehlikedir”..Benzer bir soruyu dün Başbakan Erdoğan’la Suriye konusunda toplantıya katılan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu görüşmeden önce sordu; “Neden Suriye ile savaşın eşiğine geldik, cevap aranması gereken soru budur”.. Toplantıdan sonra ise Kılıçdaroğlu “Türk uçağına Suriye tarafından doğrudan ateş edildiğini, bu saldırının Hükümet’in Suriye politikasına misilleme olduğunun anlaşıldığını” söyledi.SAVAŞACAK MIYIZ, YUTACAK MIYIZ?“Kimse Türkiye’nin gücünü ve caydırıcılığını test etmeye cüret etmemeli. Türk dış politikası işi bu noktalara getirecek bir çizgide olmamalıdır” dedi ve “Bu görüşmede kamuoyunun bilgisi dışında bir bilgi verilmediğini” vurguladı.Şimdi Suriye’nin uçağımızı bilerek düşürmesinden sonra ne yapacağız gerçekten? Rusya ve İran’ın da Suriye’nin yanında yer alacağı bir savaşa mı atlayacağız yoksa düşürülen jetimizi ve kaybedilen pilotlarımızı sineye çekip hakareti de yutacak mıyız? Biz tehditler savurduk, adam cevap olarak vurdu, ne olacak şimdi? Dış politika bunların hepsinin hesabını gerektirir ki ayıptır söylemesi bizler de “savaş çıkar, dikkat edin, öne atılmayın, bırakın Batı alsın sorumluluğu, sonra Türkiye için başka sorunlar başlar” diye az uyarmadık.. Aynen açılımda iyi niyetle yaptığımız uyarıların dinlenmemesi gibi yine dinlemediler.HER VATANDAŞ SORGULAYABİLİR!Yani AKP Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik’in “Türkiye yüzde 100 haklı pozisyondadır. Bazı Türk gazetecilerin ‘Türkiye suçlu’ anlamına gelecek yorum yapmaları utanç verici” sözleri bir haklılık taşımıyor.. Suriyeli muhalifleri silahlandırıp eylem yapmalarını sağlayan Türkiye’nin “yüzde 100 haklı olmadığını” onlar da biliyor ve zaten yüzde 100 haklı olsaydık olayın hemen arkasından Başbakan’ın açıklamasını duyardık, böylesine önemli bir olayın açıklaması “Salı günkü grup toplantısı”na bırakılmazdı..Ayrıca eğer bir ülke savaşın eşiğine gelmişse ve orada sorgulanacak olaylar görülüyorsa siyasetçinin de, gazetecinin de, vatandaşın da sorgulama hakkı vardır. Sadece iktidar partileri “canlarının istediği” her konuyu sorgulama, sorgulatma, istemediğine ise kızma hakkına sahip değildir.. Şehitler verilen olaylarda yalnızca “metin olalım, serinkanlı olalım” demek ve halkın sorularını-yorumlarını dinlememek kabul edilemez.ORADA NE İŞLERİ VAR?Şu sıralarda kendi terör sorunumuzla uğraşmamız, yeni şehitler vermemek için plan yapmamız gerekirken bunlar hep erteleniyor ve biz Suriye’den, Suriye’nin “müdahalelere kızarak” düşürdüğü uçağımızdan söz ediyoruz. Şehitler ise ancak “kayıplarından sonraki iki gün” içinde siyasetçinin gündeminde yer alıyorlar.Dönelim Gültan Kışanak’a; “O uçağın orada ne işi var” sorusunu gayet güzel sormuş, şimdi acaba bir de “destek verdikleri terör örgütünün 300 ağır silahlı militanının Dağlıca’daki karakolda ne işi var, neden ‘çözüm arıyoruz’ denen bir dönemde bile Türk askerlerine saldırarak katliam yapıyorlar” sorusuna cevap verebilir mi? PKK’nın silah bırakmaması gerektiğini kendileri söylediklerine göre uçak konusundaki mantığını kullanarak bu soruyu da cevaplasın.Mesela “Biz özerk bölge ve Öcalan’ın bırakılması gerçekleşene kadar PKK’nın katliam yapması gerektiğine inanıyoruz” desin bir milletvekili olarak.. Diyebiliyorsa.. Ve “temsilcisi olduklarını iddia ettikleri Kürt vatandaşların” da gerçeği açıkça görmesini sağlasın..Bu soruyu cevaplamıyorsa sözlerinin hiçbir değeri olamaz!*****Mustafa Balbay’ın soru önergeleriAna Muhalefet Partisi CHP’den milletvekili olan “Silivri mahkumu” Mustafa Balbay (tabii ki aslında mahkum değil, sadece tutuklu ama yıllar boyu tutukluluk hukukta yoktur, ona ‘mahkumiyet yaşatma’ denir) TBMM’ye soru önergeleri vermiş. Meclis Başkanlığı da “yemin etmeyen milletvekili önerge veremez” diyerek reddetmiş.Hiç değilse yemin edecek kadar kısa bir süre için getirin “milletvekili seçilen isimleri” de etsinler o zaman, neden izin vermiyorsunuz?.. TBMM “MİT”çiler için ve istediği her konuda özel yasa çıkarabiliyorsa, daha önce DTP’den milletvekili seçilenler arasında “mahkum olduğu halde” serbest bırakılanlar olmuşsa bu milletvekilleri için neden tüm kapılar kapanmaktadır?Çok sayıda milletvekilinin suç dosyalarının rafa kaldırıldığı ve yıllardır Meclis’te oldukları bilinen bir ülkede Balbay ve diğer milletvekillerinin Meclis’te görevlerini yapmasına izin verilmemesi yeterli bir haksızlık ve çelişkiyken, soru önergelerine de bu muamelenin yapılması gerçekten inanılmaz bir durum..Hükümet ve Meclis Başkanı bu haksızlığa karşı hiç rahatsızlık, sorumluluk hissetmiyorlar mı acaba?*****Fatmagül’ün finali!İzlediğim iki üç diziden biriydi “Fatmagül’ün Suçu Ne”.. Büyük ilgiyle izlememde elbette oyuncuların, senaryonun başarısı rol oynadı ama en önemli noktalardan biri de “tecavüz” dehşetini ve bu olayların sonrasında yaşananları, verilmesi gereken ağır cezaları topluma kusursuz şekilde anlatmasıydı. Başladığında “tecavüz sahnesi”ne itiraz edilmiş ve hatta kaldırılması gerektiği bile söylenmişti ama aslında dizideki her detay gerekliydi ve konu çok güzel işlendi.Tecavüzcüler “20 yıldan fazla hapis cezası” aldılar, olayın gizlenmesine çalışanlar da cezalandırıldı.. Tüm ekibi ben de gönülden kutluyorum, başta Beren Saat ve Ay Yapım olmak üzere hepsine teşekkür ederiz.

Devamını Oku

Uçağa saldırı şehitleri unutturmasın!

24 Haziran 2012

Suriye’nin vurduğu Türk jeti doğal olarak dün Türkiye gündeminin en önemli haberiydi.. Gerçi ben yazımı yazana kadar Hükümet’ten net bir açıklama duyulmadı ama Suriye ve Rusya tarafından açıklamalar geldi..BAL GİBİ KASIT!Suriye Dışişleri Bakanlığı “Olayın kaza olduğunu, kasıt olmadığını” öne sürmekle beraber “egemenliğimiz için savunmada bulunuldu” dediğine göre çıkan sonuç da “kasıt olmadığı” yönünde değil. Nitekim jetimizi Rusya’dan Suriye’ye giden M2 füzelerinin vurduğu anlaşılırken Rus silah şirketi yöneticisi de “Tehdit saymayın ama kim saldırı yapıyorsa bu sistemleri göze almalı” dedi.Bu olay “Ortadoğu’da kendine barışçı roller biçen ve kendi sorunlarından önce Suriye’nin ve İran’ın sorunlarıyla ilgilenen” Türkiye’yi çok zor bir duruma soktu.. Ben 8 şehit verdiğimiz son PKK saldırısının örgütün Suriye ayağından “katil” lakaplı bir örgüt lideri tarafından yönetilmiş olmasını da Türkiye’nin Suriye politikasına bağlamıştım, hala öyle düşünüyorum.BİZ DE SUÇLUYUZBeşar Esad daha önce “Suriye’ye karışırsanız ben de PKK’yla işbirliği yaparım” demişti ve yaptı.. Suriye yönetiminin arkasında Rusya ve İran’ın olduğu da biliniyor.. Bunları bile bile ve birçok siyaset bilimci, ABD’li tarihçiler dahi “Türkiye’nin Suriye’yle savaşa girmesi kendisi için felaket olur” açıklamaları yaptığı halde israrla Beşar Esad’ı tehdit etmek, Suriyeli muhalifleri silahlandırıp Esad’a karşı eyleme yollamak Türkiye için hataydı, yanlış politikaydı..Bunlar birçok kez yazıldı, çizildi, uyarılar yapıldı ama Hükümet kimseyi dinlemeden aynı yolda devam etti. Bunları söylemek elbette Esad’ın kendi halkına yaptıklarını kabullenmek, onaylamak değil. Ama ortada uluslar arası örgütler, AB ülkeleri, ABD varken en ön safa çıkmak, kendi terör sorunundan çok Suriye’den söz etmek, ona müdahale etmek de olacak şey değil.İNSANLARIMIZ ÖLÜRKEN NEREDEYDİLER?Dün TV haberlerinde konuşan gazete dış haberler yöneticileri ve bilimciler arasında “tarafsız, bağımsız” olarak görüş bildirenler de Türkiye’nin Suriye konusunda yanlış politika izlediğini, Suriye’nin bu davranışını haklı hale getirdiğini anlatmaya çalıştılar ama haber sunucuları tarafından çoğunun lafı ağzına tıkıldı..Bilgiç bilgiç “Bazılarımız Suriye’ye karışmayalım diyor. Biz bölgesel gücüz, her metrekareyle ilgilenmeliyiz.. Uluslar arası hukuk prensibi bunu gerektirir.. Konu insan hakları ihlali, insanların ölmesi ise diğer ülkeler müdahale etmelidir” benzeri kalıp ve lakin suya sabuna dokunmayıp yağlayan lafları sıralayanlar ise bol bol konuşturulup desteklendiler. Peki Türkiye bir ömür uzunluğunda yıllar içinde on binlerce insanını teröre kurban verirken, üç günde bir ulusça gözyaşı dökerken o “uluslar arası hukuk”, o “insan hakları ihlali”, o “diğer ülkelerin müdahalesi” neredeydi acaba?Neden biz hep yalnızdık ve hatta terör örgütü AB ve ABD tarafından desteklenmekteydi? Neden bu ülkeler hiç yardım eli uzatmadı? Buna rağmen neden biz Suriye konusunda öne atılıyoruz? Sorumlular bunları açıklamalı değil mi?NET AÇIKLAMA YAPILMALISuriye’nin düşürdüğü uçakta bulunan pilotların akibeti belli değil deniyor, umarız onlar da şehit olmamıştır ama herkes biliyor ki bu çok küçük bir ihtimal.. Pilotlar belli olmuş, Yüzbaşı Gökhan Ertan ve Teğmen Hasan Hüseyin Aksoy.. Artık şehit haberleri o kadar sık geliyor ki onları “sadece bir isim, sadece bir asker” zanneder olduk. “Ateş düştüğü yeri yakar” lafı boşuna söylenmemiş, siz bunu bir de evlatlarını çocuk denecek yaşta kaybeden analara, babalara, o genç askerlerin “vakit varken hemen evleneyim” diyerek evlendiği eşlerine, geride bıraktığı ve baba sevgisi tadamayacak çocuklarına sorun.. Pilot Yüzbaşı Gökhan’ın “TV’ye gözünü dikmiş bir umut ışığı bekleyen ailesine” sorun..Bu uçaktaki pilotların şehit olmasına neden olan siyasi hatalar, Dağlıca’da 8 şehit verilen saldırıdaki ihmaller, sebepler Hükümet ve Genelkurmay tarafından açıklanmalıdır. Bu olaylar basit ve kabullenilecek olaylar değildir. 90 yıl öncesinde olanları bile didik didik tartışıyorsak, bu olaylar da mutlaka tartışılmalıdır. Bugünü örterek yol almak “aynı hataların tekrarı” demektir, bunu çok yaşadık unutmayalım!

Devamını Oku