Hakkari’nin ilçelerinde özellikle Çukurca ve Şemdinli’de PKK ile çatışmalar sürüyor. Hükümet 23 Temmuzdan bu yana 114 teröristin öldürüldüğünü açıklıyor.. Ama öte yanda biz de şehitler vermeye devam ediyoruz..AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik “PKK’nın Şemdinli ve Çukurca saldırılarının arkasında Beşar Esad’ın olduğunu, Suriye’nin kuzeyinde Esad’ın birçok ili PKK’ya terk ettiğini, PKK’nın oralarda yönetimi ele geçirmesini Esad’ın istediğini” söyledi.. Buna “Esad’ın PKK’ya silah ve para yardımında bulunduğunu açıkça bildiklerini” ekledi. Çelik bu bölgedeki saldırıların arkasında “Türkiye’nin bölge politikasındaki etkinliğini geriletmek ve Suriye konusunda dikkatini dağıtmak olduğunu” ifade ediyor.HATAMIZI ATLAMAYALIMOysa bunları söylerken Türkiye’nin; Suriye’de Esad’ın “isyancılar” dediği muhaliflerine aynı şekilde silah ve her türlü desteği vermesi (ki Halep’te onlara bir Türk generalin komuta ettiği bile radyolarından iddia edildi) saldırıların arkasındaki asıl önemli neden olduğunu, Esad’ın daha önce defalarca tekrarladığı “siz bu isyancıları desteklerseniz ben de PKK ile işbirliği yaparım” tehdidini gerçekleştirdiğini neden atlıyoruz? Eğer Türkiye yanlış dış politika izleyerek ilk günden, daha BM bile işe karışıp bir şey yapmamışken o muhaliflerin yanına geçmeseydi Esad durup dururken Şemdinli ve Çukurca saldırılarında PKK’ya destek verecek miydi?Türkiye’nin desteğiyle muhaliflerinin saldırıları sonunda Suriye’nin kuzeyinden çekilerek oraları PKK’ya bırakacak mıydı? Ayrıca Ömer Çelik hala PKK’nın “Türkiye’nin etkinliğinden rahatsız olan odakların kurduğu bir organizasyon olduğunu” söylüyor. Suriye’de ortaya çıkan tablo ve Suriye’nin kuzey illerinde yönetimi ele geçiren PYD’nin (her ne kadar PKK ile birlik olduklarını kabul etmeseler de hedefler, ifadeler bir) açıkça “Batı Kürdistan” demesi, PKK’nın “artık Türkiye’de sınır ötesi filan kalmadı, biz burada yerleşik vaziyette kalacağız” demesi, Hakkari çevresinde “Kuzey Kürdistan” provası yapması, “4 ülkede sınırların kalktığı bir Kürdistan”dan söz etmesi onun için bir anlam ifade etmiyor mu acaba? (Devam edecek...)***** Başbuğ düzgün çalışmışsa neden içerde? Başbakan Erdoğan’ın Pazar akşamı “atv”nin haber kanalında gazetecilerle yaptığı söyleşi aslında çok uzun yazılar çıkarılacak bir programdı ama ne yapayım ki yerim dar.. Öncelikle birçok gazetecinin, halkın en sevdiği programlar dahil birçok programın “taraflı” etiketi yapıştırarak gazetelerden ve ekrandan sürüldüğü bir dönemde en ufak bir kaygı taşımadan sadece “iktidar yanlısı” gazetelerin yazarlarının soru sorması pek hoş (!) bir çelişkiydi..İkincisi; TV programında kendi meslektaşlarının ve diğer konukların karşısında panter kesilip çığlık çığlığa bağıran, istediği zaman diğer gazeteciler hakkında çekinmeden yalan bile söyleyen kadın meslektaşımız dahil hepsinin “boynu bükük” halde süt dökmüş kedi kadar ürkek şekilde soru sormaları, (Türkiye en zor günlerini yaşarken ve o gün bile şehitler vermişken) arada en mahcup ve en sevimli hallerini takınarak Başbakan’ı güldürmeye çalışmaları, bir zamanlar “4. Kuvvet” denilen medya adına çok üzücü bir görüntüydü.. Eğer bu yoruma kızıyorlarsa lütfen hemen yayını tekrar izlesinler, görecekler.ŞİMDİ TARAFSIZ MI?Konuşmada dikkati çeken bir iki noktadan söz edeyim.. Başbakan Erdoğan kendisinin hapis cezasıyla ilgili yargı kararından söz ederken “Suçumun ne olduğunu bilmiyordum, Milli Eğitim Bakanlığı kitabında olan bir şeyi okudum, o günlerdeki yargının bağımsızlığı-tarafsızlığı konusunda söylediğim de buydu” dedi.. İnsanın aklına hemen yıllardır cezaevinde olan ve Başbakan’ın yargı kararındaki gibi “somut bir neden” gösterilmeden, sadece yazıları veya kitapları nedeniyle tutuklanmış gazeteciler geliyor. Bu durumda yargının şimdi “tarafsız ve bağımsız” olduğuna nasıl inanılacak?Bırakın herşeyi bir yana, hakim ve savcıları seçen, istediği yere gönderen HSYK üyelerinin iktidar partisi tarafından seçilmiş olması bile yetmez mi?İSTESELER OLURDUSonra Başbakan “TSK mensuplarının ve İlker Başbuğ’un tutuksuz yargılanması gerektiğine inandığını, İlker Başbuğ’un döneminin iyi geçtiğini de” söyledi. O zaman neden “tutuklu”lar? TBMM’de iktidar partisi istediği zaman “yargı kararlarını ters çevirecek” kanunlar çıkardı. MİT’le ilgili dava bunlardan biriydi. 3’üncü Yargı Paketi’yle katiller bile bırakıldı ama nedense onlar ısrarla çıkarılmadı.. Ayrıca AKP’li milletvekillerinin “tutuklu milletvekillerinin çıkmasını istemediği” de açıklandı.. Demek isteseler şimdiye kadar çoktan çıkacaklardı. Bütün bunlar ortada dururken Başbakan’ın “tutuksuz yargılanmalarını isterdim” demesi maalesef izleyenlere inandırıcı gelmiyor.Ben soru soruyor olsam; “Bazı ülkeler onar onar alırken tek bir Olimpiyat madalyası bile alamamış olmamız” konusunda mutlaka “en az 3-4 çocuk” israrı ile bu durumun ilişkisini de sorar ‘çok çocuk yerine iyi yetiştirecek, her birine gelecek hazırlayacak, eğitecek kadar çocuk daha doğru değil mi” derdim.. Ama işte onun için de bize sordurmuyorlar değil mi?***** Kılıçdaroğlu aradı! Dün ve daha önce “Ülkü Adatepe’nin vefatı” ile ilgili yazdığım yazılar konusunda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP Sakarya Milletvekili Engin Özkoç aradılar. Konuşmalarımızı yarın yazacağım.
-Cumhurbaşkanı Gül ve gereksiz gündem.. Türkiye’de son günlerde hemen her konu arap saçına döndü ve gerçekten cevap bekleyen çok soru var. Örneğin dün medyada Cumhurbaşkanı Gül’ün Başbakan Erdoğan’la adeta gizli bir çekişme yaşadıkları “gelecek cumhurbaşkanlığı seçimi”yle ilgili son açıklaması vardı. “Başbakan Erdoğan’la arkadaşlıklarının, ilişkilerinin ‘kardeşlik hukukunun da ötesinde’ olduğunu, bunun hatırlanmasını istediğini” söylediği açıklamada “daha seçime 2 yıl kadar uzun süre var, günü gelince konuşuruz” diyordu. İyi ama madem ki durum budur, o zaman Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Ahmet Sever neden (VATAN’a) onun adına konuşarak “İkinci kez adaylığının bazı Ak Partililer tarafından engellenmek istenmesine kırıldı ve üzüldü. Yeniden aday olabilir, neden olmasın” dedi? Ülke gündeminde bunca önemli, hayati sorun varken ve şimdi “daha çok zaman olduğu” söyleniyorsa o açıklama “gündemi çalmak, gereksiz yere günlerce işgal etmek” değil midir? Bu soru bir açıklamayı hak ediyor sanırım.BARZANİ’YLE NE KONUŞULDU? Davutoğlu, Barzani’den neyin sözünü almış oldu?.. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu kısa süre önce Barzani’yle konuşmaya gitti ve gülerek çekilmiş fotoğrafları da (Davutoğlu Suriye’de Esad’a karşı muhaliflerini destekleyerek yaptığımız politika hatasının da rolü sayesinde ve Barzani’nin direkt kontrolündeki Kuzey Suriye Kürdistanı oluşumunun arkasından onun yüzüne nasıl gülebiliyorsa, bunu başarmıştı), Barzani’nin “Türkiye’nin istemediği bir durum olmaz” benzeri alaydan farksız sözleri de ele güne hiçbir sorun kalmamış havası verdi. Oysa aynı sıralarda Irak sınırına yakın Şemdinli’de bu kez “Kuzey Kürdistan” provaları yapılıyor, çatışmalar sürüyor ve PKK lideri Karayılan “Dağlıca ve Şemdinli’ye giden tüm yolların kontrolünün 19 Haziran’dan bu yana PKK’nın kontrolüne geçtiğini, çevrede 3000 askeri bulunan Türk ordusunun o yollara giremediğini, operasyonun nedeninin de bu olduğunu” bildiriyordu.İÇİŞLERİ BAKANI DOĞRULUYOR MU?Dün Hakkari Çukurca’da 3 jandarma karakoluna eş zamanlı olarak yapılan saldırıda 6 asker, 2 korucu şehit oldu, 15 asker, 6 sivil yaralandı. Artık PKK “bu bölgede hakimiyet kurmak üzere” saldırı yaptığı için kaçmıyor da.. Karayılan “bundan sonra sınır ötesi, berisi kalmamıştır. PKK Şemdinli’de yerleşik haldedir” diyor. Kısacası bundan sonra terör aralıklarla değil, sürekli yaşanacak. Dünkü saldırıdan sonra İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin yaptığı açıklamada “Bölücü terör örgütünün ülkemizi bölme amaçlı hain gayretlerinin yoğunlaştığını, çatışmaların saatlerce sürdüğünü, Çukurca’da 14 teröristin etkisiz hale (öldü demek mi bu, nedir) getirildiğini” söylerken “23 Temmuzdan beri 115 teröristin öldürüldüğünü, Şemdinli’de PKK’nın yol kesme ve kesilen yolları mayınlama çalışması yaptıklarını, bu nedenle güvenlik güçlerinin ‘o bölgede tedbirli şekilde’ faaliyetlerini sürdürdüğünü” anlattı.Bu sözlerde “Karayılan’ın söylediklerini doğrulayan” ifade var mı, yok mu? Bir yanda PKK saldırılarında şehitler vermeye devam ettiğimize göre bu da cevap bekleyen önemli sorulardan biri..DEMİRTAŞ DALGA MI GEÇİYOR?BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş “Başbakan Şemdinli’de olanlarla ilgili çıkmalı, açık, net bilgi vermeli.. Her iki taraf da elini silahtan çekmeli ama önce onun konuşması lazım” demiş. Açıkça dalga geçer gibi bir konuşma.. “Başbakan’ın çıkıp açık, net açıklama yapması” kısmı değil, geri kalanı.. Dünkü yazımda ben de “net açıklama yapılmalı, gerçek hangisi” demiştim, bunu bizler sorabiliriz ama “PKK ile ortak hareket eden, onların her eylemini destekleyen, ‘ilk PKK saldırısı tarihi’nin yıldönümünü kutlayan” bir partinin başkanı soramaz. Karayılan “19 Haziran’dan beri yollar bizim kontrolümüzde, operasyon bu yüzden” diyor da Demirtaş olup biteni bilmiyor mu? “Her iki taraf elini tetikten” filan diyerek komik olmasın ve o da çıksın “kendi net açıklamasını” dürüstçe yapsın da aydınlanalım.ÖZKÖK DE UNUTMUŞTU!Ne tarafa baksanız karmaşa dedim ya, bir tane de Hilmi Özkök sorusu ve çelişkisi ekleyelim. Özkök, Kara Kuvvetleri eski Komutanı Aytaç Yalman’ın “muhtıra dediğimi hatırlamıyorum” sözüne karşılık “Doğrudur, insan her şeyi hatırlayamaz. 9 yıl geçmiş, yaşlanıyoruz da. Ama öyle şeyler vardır ki insan unutamaz ve hatırlamak zorundadır” demiş. Oysa kendisi de Ergenekon soruşturmasında ifade verirken bazı sorulara “aradan geçen zamanı ve yaşımı dikkate alın. Hatırlamıyorum” veya “benim dönemimde böyle bir araştırma yapıldığını sanmıyorum” gibi belirsiz cevaplar verdi.Oysa çok genç veya kendisinden yaşlı çok sayıda insanın, TSK mensubunun yıllardır hapiste olduğu ve “hiç duymadıkları olaylarla ilgili iddiaları” bile cevaplamaları istenen bir davada o dönemin Genelkurmay Başkanı sadece “öyle şeyler”i değil, “her şeyi, her detayı hatırlamak” zorundadır. Soru; söylediğim doğru mu, yanlış mı Sayın Özkök?ÜLKÜ ADATEPE VE CHPCumartesi günkü yazımda Hükümetin ve Ana Muhalefet Partisi’nin; Ata’nın manevi kızı Ülkü Adatepe’nin vefatı duyulur duyulmaz neden hemen başsağlığı mesajı yayınlamadıklarını, taziye ve cenazenin alınması için harekete geçmediklerini sormuştum.Ne acıdır ki bu vatanın kurtarıcısına saygı anlamına da geldiği halde Hükümet’ten hiç kimse cenaze töreninde de bulunmadı, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise oradaydı.. Bununla birlikte; yaptığım kısa araştırmada “kaza duyulur duyulmaz ilk harekete geçen”in Şişli Belediyesi ve Mustafa Sarıgül olduğunu, hemen olay yerine giden adamlarının cenazeyi Sakarya’da Jandarma’dan alabilmek için bir gün uğraştığını, derhal taziyeye gittiklerini ve Zincirlikuyu’da mezar tahsisini yaptıklarını öğrendim. Zaten Sarıgül’ü haberlerde de ilk andan itibaren görmüştük. Peki acaba “Atatürk’ün kurduğu parti”nin milletvekilleri ve lider Kemal Kılıçdaroğlu o sırada daha önemli hangi işle meşguldüler?Bugünlük sorular bu kadar ama daha kaç tane cevapsız soru var bilseniz.. Saymak bile zor!
Cuma günü bana bir okurumuz tarafından yazılan mesajda “Elazığ’da camide imamın şöyle konuştuğu yazılmıştı; “Ey cemaat, biliyorsunuz ilk 4 yıldan sonra çocuklarınızı imam hatibe gönderebileceksiniz.. Çocukları imam hatip okullarına gönderin çünkü oradan çıkan çocuklar Allah’ı bilir, dinini bilir, dini bütün Müslüman çocukları olarak mezun olurlar”.. Dün gündemdeki haberlerden biri, aynı konuşmanın benzerinin Kastamonu’daki camilerde cuma hutbesi içinde yapıldığını anlatıyordu.. Bunun duyulması üzerine İl Genel Meclisi toplantısında AKP ve MHP’li üyeler arasında tartışma çıkmış. MHP İl Genel Meclisi üyesi Hakkı Tekkeşin “Bugün cuma hutbesinde imam hatip kayıtlarının başladığı söylendi. Diğer okulların kayıtlarını da bu şekilde duyuracak mısınız” diye sormuş. Bağımsız üye Erdal Başesgioğlu tepkisini “imam hatip liselerinin ne özelliği var” sorusuyla dile getirmiş.DİNİ BASKI İLE..Bu tepkiler son derece doğal, zira Milli Eğitim’de bırakın din okullarının reklamının yapılmasını, okullar arasında “ayırımcılık olmaması” nedeniyle de bu şekilde bir reklam yapılamaz. Hele de reklam camilerde, insanların dini duyguları baskı altına alınarak, etkilenerek yapılıyorsa bu hiç mi hiç olmaz. Yani burada esas mesele asla “imam hatiplerden gocunmak” veya “imam hatiplere arka çıkanların daha dindar, diğerlerinin daha az dindar olması” filan değildir. Mesele kurallardır, yapılmaması gerekenin yapılmış olmasıdır. Ama AKP İl Genel Meclisi Grup Başkanı Halil Uluay’ın bu tartışmada söylediğine bakalım; “İmam hatiplerden kimse gocunmasın, kimseye zarar gelmez. İmam hatip kayıtlarının camiden duyurulmasında sakınca yok, bu konuda siyaset yapmayın”. Demek ki her tartışmada konuyu bu şekilde kestirip atan birileri çıkınca sorun bitecek, olmaması gereken her şeyin “olur”u bulunacak..MAKBUL MÜSLÜMANPeki Elazığ’da söylenen “çocuklarınızı imam hatibe gönderin çünkü oradan çıkan çocuklar Allah’ı bilir, dinini bilir” sözü ne demek oluyor? Yani diğer okullara, liselere gitmiş ve gidecek olanlara “Allah’ını, dinini bilmiyor” gözüyle mi bakılacak? Cami cemaatinin bu sözlerden nasıl etkileneceğini ve çocuklarını “diğer okullara göndermek istemeyeceğini” veya o okullardan mezun olanları bilinç altında “makbul Müslüman” saymayacağını tahmin etmek çok mu zor?Şimdi işin kolayı bulundu, bu tür bir yanlışa itiraz edenlere bile “kimse gocunmasın” ya da “yoksa siz dindar nesil istemiyor musunuz” benzeri karşılıklar verilerek itirazlar toptan önleniyor. İyi de en basitinden; imam hatip mezunu olmadığı veya orada okumadığı için böyle bir haksızlıkla karşılaşan, dini inancı tam olmasına rağmen “inancı tartışılır hale getirilen insanların” ne yapması gerekiyor Allah aşkına? Şemdinli’de neler oluyor? Haberlerin bir kısmında “Şemdinli’yi ele geçirerek isyan başlatmayı planlayan PKK’nın köşeye sıkıştırıldığı ve büyük kayıp verdiği” bildiriliyor.. Öldürülen PKK’lı sayısı veriliyor ama bizim hiç şehidimiz, yaralımız var mı bunu duymuyoruz..Diğer tarafta PKK lideri Karayılan “19 Haziran’dan bu yana Türk ordusu Dağlıca’ya giremedi. Dağlıca ve Şemdinli’ye giden yolların büyük bölümü uzun süredir bizim kontrolümüzde.. Çatışmaların temel sebebi bu” diyor.. “İki Sikorsky helikopterin düşürüldüğünü, ikisinin yara aldığını” söylüyor.Acaba gerçek nedir, bunu ne nasıl öğreneceğiz? Doğrusu ben “Şemdinli olayının Kuzey Suriye’deki gibi bir durum yaratmayacağını” düşünenlerin konuyu hafife aldığı duygusuna sahibim. PKK ve destekçileri de zaten “hemen olacak” demiyorlar, adım adım gidiyorlar. Bence Kuzey Suriye ile Şemdinli olayları birbirine kenetlenmiş vaziyette, Hükümet “Suriye konusunda yaptığımız hatanın sonucunun ne olduğunu” iyi düşünerek her konuyu bir yana bırakıp tüm gücüyle buna yoğunlaşmalı.. Son pişmanlık fayda etmiyor!
Genelkurmay eski Başkanı emekli Orgeneral Hilmi Özkök atasözlerini pek seviyor, onun için ben de yazıma bir deyişle başladım bugün.. Onun çok ama çok geç kalarak yaptığı “ne şiş yansın, ne kebap” tarzındaki konuşmasına bakınca tutuklu askerlerin tek suçunun (birçok vatandaşın da dün gönderdiği mesajlardaki gibi) aralarında konuşmak olduğu görülüyor.TUTUKLU MU MAHKUM MU?Zaten örneğin; emekli (ve tutuklu) Orgeneral arkadaşı Hurşit Tolon da avukatı aracılığıyla yaptığı açıklamada o konuşmaya dayanarak “Şahsımın cebir, şiddet ve tehditle Türkiye Cumhuriyeti’nin faaliyetlerini engellemeye yönelik, hukuka aykırı hiçbir eylemimin bulunmadığı bir kez daha tüm açıklığıyla kanıtlanmıştır” demiş. Gerçekten de Özkök’ün “kendi döneminde yapıldığı iddia edilen ‘hükümeti düşürme faaliyetleri’ hakkında kendisine verilen MİT raporunu tutarsız bulduğu”, diğer iddiaları da “hakkında bir işlem yapacak kadar önemli bulmadığı” şeklindeki ifadeleri de, astları ile yaptığı ve “Hükümet’le ilgili endişelerini tartıştıkları” konuşmaların “konuşma bazında” kalması da çok sayıda askere yıllarca “tutuklu” adı altında “mahkum hayatı” yaşatılmasındaki büyük yanlışı ve haksızlığı açıkça ortaya koyuyor.NEDEN BEKLETİLDİ?Sadece askerler değil, bu darbe iddiaları birbirine bağlı olduğuna ve öncelikle “ordudan başladığı” düşünüldüğüne (ve gerektiğine) göre tutuklu siviller için de geçerlidir bu.. O halde, dün de yazdığım gibi; sorulacak soru “kendi döneminde olanları en iyi bilmesi gereken Hilmi Özkök’ün açık ve net anlatımının neden hemen alınmayarak yıllarca bekletildiği”dir.Zira bu durumda “demokrasiye karşı bir saygısızlık, bir hata yapmamış olan” o insanların (ve ailelerinin) durup dururken “terörist” suçlamasıyla yıllar boyu eziyet çekmeleri başlı başına AİHM tarafından devlete “mahkumiyet yaratacak” kadar ciddi bir hukuki suç değil midir?BAŞKAN TEDİRGİN OLURSA..Öte yanda “muhtıra”dan söz edilen aralarındaki tartışmada Özkök “kendisinin de tedirgin olduğunu ve konuşulanların yüzde 80’ine katıldığını” söylemiş. Bir Genelkurmay başkanı “tedirgin olduğunu” söylerse astlarının “ondan kat kat daha fazla” tedirgin olmaları ve bir önlem düşünmeyi konuşmaları da doğaldır.. Evet “muhtıra” demokrasi dışı bir önlem olduğu için hatalı bir düşünce ama sonuçta Hükümet “27 Nisan e-muhtırası” olarak tarihe geçen ve kendileri tarafından bile konuşmalarda o şekilde kullanılan bildiri için bir işlem yapılmamasını uygun gördüğüne göre “sadece konuşulan (ve sonunda demokrasi içinde kalınması kararlaştırılan) muhtıra” için işlemi uygun bulur mu acaba?“İşlem” deyince.. Mahkeme’nin Hilmi Özkök’e “döneminde duyduğu veya CD’si gönderilen iddialar” ile ilgili işlem yapmamış olmasının nedenlerini daha etraflı şekilde sorması gerekirdi bence.. “Bildiğim kadarıyla benim dönemimde yapılmadı” cevabı yeterli cevap gibi gelmiyor.. Araştırıp soruşturmak görevleriydi ve atlanmış.. O atlama yüzünden insanlar yalnızca özgürlüklerinden mahrum kalmadılar, imajları, kariyerleri ciddi kayba uğradı, bu durum oyuncak değildir. Ve geri dönüşü de yoktur..Gelen okur mektuplarında, özellikle askerlerden gelenlerde bu davanın “Türk ordusunu yok etme, ele geçirme amaçlı” yapıldığı ve dışarıdan yönetildiği iddiaları var.. MİT’le ilgili davada Hükümet de “yargıyla ilgili sorunlardan” söz ettiğine göre sanırım bu tepkiler anlayışla karşılanmalıdır. Ne de olsa artık yargının ve polisin bağımsızlığından söz etmek oldukça zor ve bu durumda her tür soru işareti ortaya çıkabilir.Casusluk davasında dikkatli bir mahkeme “dışarıdan ne akıl almaz işgüzarlıklar yapıldığını” ortaya çıkardı, bu örnek bile şüphe yaratmaya yetiyor doğrusu!*****Ata’nın kızı için nerdesiniz?Ben duymadım, Hükümet ve muhalefet partileri Ata’nın manevi kızı Ülkü Adatepe için TV’de veya basın açıklamasıyla başsağlığı dileklerini topluma ilettiler mi?Her konuda devamlı konuşmalar dinliyoruz ve “ÜLKÜ” Türkiye için önemli bir insandı, tarihe geçmiş bir toplum figürü idi, onunla ilgili “başsağlığı dilekleri”nin hemen yayınlanması gerekirdi..Bırakın kendisine saygı olarak yapılması gerekliliğini, ona saygı “onu çok seven” Atatürk’e saygı demektir. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu herkesten önce ailesine taziyeye gitmeliydi bunu da duymadık.. Umarım yanılıyorumdur, zira bağışlanır gibi değil bu durum!
Bu Balyoz, Ergenekon, Özden Örnek’in günlükleri, Ayışığı, Yakamoz ve diğer “darbe girişimi” iddiaları ortaya çıktığı ve tutuklamalar başladığı günden beri ben hep “önce Özden Örnek’le birlikte dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın konuşması gerektiğine, sorumluluğun onlarda olduğuna” inandım ve bunu defalarca tekrarladım.Nitekim aynı konunun TV’deki tartışmasını yönetirken de “onların neden sustuğunu ve emirlerindeki yüzlerce asker tutuklanırken neden ifadeye çağrılmadıklarını” sordum. Programda konuşması için davet ettiğim Aytaç Yalman telefonda “eğer ordu için böyle iddialar varsa bu konuyu en iyi ben ve Hilmi Özkök biliriz, ancak biz konuşabiliriz” demiş, “TSK’nın kendi içindeki araştırma bitince açıklama yapacağını” söyle mişti ama ikisi de basına (yani halka) aydınlatıcı bir açıklama yapmadılar.ET-SOĞAN MESELESİHilmi Özkök nadiren konuştuğunda da sorulara “Kasaptaki ete soğan doğramam, var da diyemem, yok da diyemem” benzeri esprilerle cevap verdi ki olayın espri götürür tarafı yoktu, neredeyse bütün silah arkadaşları ve dün ifadesinde “orduda astlarınız çok önemlidir” dediği astlarının çoğu içerdeydi.. Hilmi Özkök’ün yıllar sonra, astları ve komutanları, hatta Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ uzun süre tutuklu kaldıktan sonra dün anlattıkları dinleyenlere “iyi de madem ki herşey bu kadar net ve açıktı, neden şimdiye kadar sustu? Ve bu insanlar neden tutuklanmış” dedirtecek bilgilerdi..ARKADAŞ OLMAK YETERLİ..Vurgulayarak söyleyeyim ki Özkök’ün “Ancak sorulduğu takdirde bildiklerimi anlatırım” yaklaşımı zaten baştan kabul edilir bir yaklaşım değildi.. Bırakın yüzlerce TSK mensubunun, komutanlarının “darbeci, terörist” iddialarıyla tutuklanarak yıllar boyu özgürlüğünden mahrum kalmasını, insan tek bir arkadaşı bile tutuklansa ve “eğer tutuklanma nedenini ortadan kaldıracak bir şey biliyorsa” hemen ortaya çıkıp anlatmak ister, bırakın suçlamalar döneminde hepsinin başında olmayı, komutanları olmayı, “sadece arkadaşlık” bile bunu gerektirir.MİT RAPORU ‘TUTARSIZ’ DİYORÖzkök, kendisi döneminde MİT tarafından ona ve Başbakan’a gönderilen rapor için; “Ergenekon adını ilk kez bu belgede gördüm, belge ve şemayı ‘tutarsız’ olarak değerlendirdim, askeri yönden ‘olmayacak bir mantık hatası’ bulunduğunu düşündüm. Şemada ‘kıdemsiz komutanlar kıdemlilerin üstünde yer alıyordu” diyor ve “hala üzerinde işlem yapılabilecek bir evrak olarak düşünmediğini” söylüyor. Demek ki o raporda da bir “gerçek dışı” işgüzarlık olması gayet mümkün..İŞLEM YAPMALIYDI!Ayışığı, Yakamoz CD’leri ise kendisine 2004’te gönderilmiş. “İddiaların çok büyük olduğunu” düşünmüş ama gerçek olup olmadığını bilmediği bir belgeyle “hukuki işlem yapmadığını” söylüyor.. Oysa bir Genelkurmay başkanı ortada çok büyük olduğuna inandığı iddialar varsa “yeterli araştırma ve hukuki işlem”i yapmakla yükümlüdür herhalde.. Keyfe kalmış bir durum olamaz zira eğer o günlerde Balyoz, Ayışığı, Yakamoz ve diğerleriyle ilgili“gerekli işlemleri” yapmış olsalardı o “çok büyük iddialar” nedeniyle bunca insan hayatından yıllar kaybetmezdi. Çok önemli ve üzerinde yeterince durulmayan bir nokta daha; “Kuvvet komutanı olması beklenen” isimler bu nedenle haklarını kaybetmezdi.Balyoz da aynı şekilde çünkü.. Daha önce de bu soruyu çok kez sordum; bir orduda o kadar büyük çapta bir darbe hazırlığı olacak, seminerlerde provası yapılacak da Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı fark etmeyecek, mümkün müdür, mantık alır mı? O günlerde Akademi öğrencisi olan ve söz konusu seminerle hiçbir ilişkisi olmayan askerler bile tutuklanacak da bu komutanlar sadece “tanık” olacak veya o dönemde Akademi Komutanı olan bugünün Genelkurmay Başkanı gibi tamamen “konu dışı tutulacak” mümkün mü?SAVCI DA SORDU!Nitekim.. Savcı Mehmet Ali Pekgüzel’in (önce “İtalya, Yunanistan gibi NATO ülkelerinde bu tür gizli örgütlerin olduğuna kimse itiraz etmiyor” diyerek yönlendirme yapmasının ardından) sorduğu “siz Ergenekon örgütünün varlığına inandınız mı” sorusuna “Ergenekon adını ilk kez MİT belgesinde gördüm” deyince Savcı’dan “Ergenekon yazılı ve görsel basında yer aldı, içinde askerler olduğu belirtildi. Genelkurmay Başkanlığı tarafından bunlarla ilgili bir şey yapıldı mı” sorusu geldi. Yerinde soruydu bu..Özkök “kendisi döneminde bilgisi dahilinde böyle bir çalışma yapılmadığını” söyledi.. Bu da aynen Ayışığı ve Yakamoz CD’leriyle ilgili açıklaması gibi.. Neden yapılmadı acaba, yapılmaması önemli bir görev hatası (ki Savcı bunu da söylemeliydi bence) değil midir? Bazı cevaplarında “yaşını ve geçen uzun süreyi dikkate almalarını” istiyor, oysa ondan daha yaşlı isimler var tutuklular arasında, onların yaşına anlayış gösterilmedi ve eğer bu araştırmalar yapılmış olsa büyük ihtimalle tutuklanmayacaklardı. MUHTIRA MI DEDİNİZ?Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök’ün açıklamaları tutukluların “tutuklanma gerekçesini ortadan kaldıracak” veya eğer hala bu neden ortadaysa “tutuklanmamış olan bazılarının da yaptıkları veya yapmadıkları eylemler nedeniyle tutuklanmasını gerektirecek” nitelikte.. Örneğin bir “muhtıra verilmesi yönünde telkin” sorusu var ki memlekette “gerçekten muhtıra veren kişi”ye hiçbir işlem yapılmazken bu soru pek anlamsız kaçmış.Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ ve internet siteleri konusundaki açıklamalarla Başbuğ’un “o siteler benim dönemimde açılmadı, tam aksine ben kapattırdım” ifadesi karşılaştırıldığında da aynı çelişki göze çarpıyor.İnanın olanlara bakınca bu işlerde de “kesin bir ABD parmağı” olduğu hissediliyor, bir gün mutlaka ortaya çıkacağını düşünüyorum ben! *****‘Kuzey’ ve ‘Batı’ Kürdistan! PKK lideri Karayılan “Türkiye’nin Suriye’deki Kürt bölgesine müdahalesi durumunda tüm Kürtlerin Türk devletine savaş açacağını” söylediği konuşmasında bol bol “Kuzey ve Batı Kürdistan” tanımlarının provasını yapmış.Şehirlerdeki Kürt gençlerine “hazır olun” çağrısı yaparken “bilinmeli ki Batı Kürdistan’a müdahale ederlerse tüm Türkiye ve ‘Kuzey Kürdistan’ keskin bir savaş sahasına döner” demiş. Böylece bir kez daha Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Barzani ’yle görüşmesinde de söylediği “Suriye’nin kuzeyinde Kandil benzeri bir oluşuma izin vermeyiz” sözünün pek anlamı kalmadığı görülüyor.Artık karşısındakiler Kandil ve PKK’dan değil, Suriye ile Türkiye’deki parçaları da “olmuş bitmiş” saydıkları “bağımsız bir devlet”ten söz ediyorlar. Bu arada ABD’nin dün Türkiye’ye “ulusal çıkarlarınızı anlıyoruz ama Suriye’de çok ileri gitmeyin” dediğini, İran’ın ise Halep’e 4000 kişilik askeri güç gönderdiğini unutmayalım. Ne ABD, ne Barzani ne de başka birine güvenemeyiz, siyaset bilimciler işte bunun için “Suriye olayına Türkiye’nin karışması kendi felaketi olur” diye uyarıyorlardı.. Hükümet “Barzani’nin gülücüklerine” aldanarak zaman kaybetmemeli, zamanı geldiğinde o Barzani bir dakikada değişir de tanıyamazlar!
Irak’a müdahale ettiklerinde ne oldu, kaç bin kişi öldü, ABD askerleri Irak halkına ve askerlerine ne korkunç işkenceler yaptı ve yıllar süren başarısızlığını kendisi de nasıl kabul etti, bunu dünya biliyor.. Şimdi “Büyük Ortadoğu Projesi” dedikleri BOP kapsamında sıra diğer ülkelere geldiği için Ortadoğu fokur fokur kaynıyor ve bu projelerinde Türkiye’nin sırtını sıvazlayıp her konuda onu öne sürdükleri için de her köşesinden Türkiye için ayrı bir tehlike fışkırıyor..Tabii bunda bizim de büyük hatamız olduğunu, ABD’nin her planına “okey” diyerek uymamızdaki yanlışlığı öncelikle kabul etmemiz lazım. ABD Suriye’de de Esad’ın karşısına önce Türkiye’yi atıp kenara çekildi, Kuzey Suriye’de PKK’nın güçlenmesi başımıza yeni sorunlar açtı, Kuzey Irak’tan sonra “Batı Kürdistan”ın adımları atıldı.. Bu yetmedi, Esad’ın karşısında muhaliflerini desteklememiz nedeniyle İran ve Rusya’dan gelen tehditleri sineye çektik.O İRAN’A, İRAN BİZE..İran “Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etmesi durumunda cevabın şiddetli olacağını” açıkladı.. Şimdi ABD “Nükleer silah yolunda devam ederse İran’a karşı güç kullanabileceğini” bildiriyor. Peki o İran’a saldırırsa İran ilk olarak kime saldıracak? Türkiye’ye ..Bunu Dışişleri Bakanları daha önce defalarca tekrarladı, “füze kalkanı” nedeniyle önce bizi hedef alacakları biliniyor.. Ve bu ABD’nin hiç de umurunda değil.. Türkiye’nin yanlış politikaları sonunda öyle bir tablo ortaya çıktı ki her tür gelişmede ilk başı yanacak olan biziz..Hükümetin ABD’ye ve Birleşmiş Milletler’e güvenmekten vazgeçip derhal sağlam bu durumlardan kurtuluş yolu araması lazım.. “Müslüman kardeşlerimizi yalnız bırakamayız” politikasıyla diğer ülkeleri ön plana alıp kendi halkımızı, ülkemizi ateşin ortasına atmanın büyük hata olduğunu “denemeden” önce görmeliyiz..“Sınama-yanılma” metodu bu durumda çok ağır sonuçlar verir.. TV’lerden hala “din kardeşliği” üzerine konuşmalar kulağa doğru gibi geliyor ama bugüne kadar kimse bizim için kendini tehlikeye atmadı, unutmayalım!*****Atatürk’ün kızı!Büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi kızı Ülkü Adatepe maalesef dün geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Büyük çoğunluğumuz ilkokulda onun Ata’yla çektirdiği fotoğraflara gıptayla bakarak, hatta içimizden onu kıskanarak, yerinde olmak isteyerek yetiştik.. Örneğin ben bu duyguları her zaman hissetmişimdir..Daha sonra Ülkü Hanım’ı tanıdım, onunla sohbet etme fırsatı da buldum.. Son derece içten, güler yüzlü, iyimser, mutlu bir kadındı o.. Bu kazayı geçirmese (ki Türkiye’de bunlara kaza bile demiyorum ben artık) daha uzun yıllar yaşayabilirdi.. Mübarek Ramazan’da hayatını kaybeden Ata’mızın manevi kızına Allah’tan rahmet, ailesine başsağlığı diliyorum. Nur içinde yatsın!*****Çocukları korumak göreviniz!Dün “Ağrı’da çocuk yaşta evlendirildiği erkek ve onun ailesi tarafından işkenceyle öldürülen Melek”le ilgili olarak Kadın ve Aileden Sorumlu eski Bakan İmren Aykut’un açıklamasını vermiştim. Kaldığı yerden yazıya devam ediyorum.. Bana garip ve kabul edilemez gelen; İmren Aykut ÇESAV’la, bağış ve yardımlarla, Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan çıkan çok sayıda genç kızın hayatını kurtarmayı başarıyorsa devletin bunu ülke çapında neden yapamadığıdır.Adı üstünde “Çocuk Esirgeme” Kurumu, devletin tüm imkanları bakanlıkların elindeyken, yüzlerce memur görevlendirilmişken çocukları neden koruyup esirgeyemiyor? Bu sorunlar, bu vahşet, şiddet neden AB ülkelerinde değil de hep bizde devam ediyor?Ağrı’da “şiddet nedeniyle aklını kaçıran ve açlıkla ölüme mahkum edilen Melek” önce babası tarafından bir kez alınmış ama baskılar sonucu tekrar kocanın evine döndürülmüş. Örneğin bu durumdaki kızlar, kadınlar neden “mahalle bazında” kontrollerle bulunup kurtarılmıyor? Habire “hangi parti önde, hangisi arkada” benzeri bitmez tükenmez abuk anketlere kafa yoranlar bir anket de “hangi sokakta, hangi çocuklar, kızlar ölüm ya da tecavüz tehlikesiyle yaşıyor” anketi yapsalar ne olur?Başta asıl sorumlular olmak üzere toplumun “Ağrı’lı çocuk gelin Melek”i unutmaması gerekiyor. Bu olayda hepimize ömür boyu yetecek utanç var bilesiniz! Görmezden gelerek yaşamak da apayrı bir utançtır!
Pazar ve Pazartesi iki gün üst üste Ağrı’da 16 yaşında evlendirilen ve cani kocası ile ailesi tarafından “dayak ve işkenceyle, sokağa atıp bebeğini karlar üstünde ölü olarak doğurmasına neden olarak, uğradığı şiddetten aklını kaçırması sonunda onu tuvalete bağlayıp 6 ay aç bırakarak öldürülen” çocuk gelin Melek’i yazdım.. Bu yazılarda başlı başına büyük bir suç olan ama devletin takip edip cezalandırmaması sonucu sayısı azalmayıp artan “çocuk gelinler” olayı başta olmak üzere şiddetin bu boyutuna Kadın Bakanlığı’nın, Adalet Bakanlığı’nın, sivil toplum kuruluşlarının, hakimlerle savcıların ve “yüreğe sahip” olan hiç kimsenin sessiz kalamayacağını belirttim..YÜREĞİ OLANLAR..Geçen zaman içinde yurt içi ve dışında “yüreğe sahip” vatandaşlarımızdan “o yüreklerin nasıl kanadığını” anlatan (mesela Kanada’dan yazan Cemil Atınç’ın “ülkemden binlerce mil ötede ben de çaresizliğime ağladım” diyen mektubu gibi) mektup ve telefonlar yağdı.. Eski Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan İmren Aykut aradı ama maalesef diğerlerinden ses çıkmadı.. Konu beni aramaları değildi zaten, tek bir ses, tek bir nefesle “bu vahşete sessiz kalınmayacağını, Türkiye’de çocuk yaşta kızların mal gibi alınıp satılmasına, aklını kaçıracak kadar şiddetle yaşamaya zorlanmasına” izin verilmeyeceğini, bunu yapanların en ağır şekilde cezalandırılacağını, bu konunun takipçisi olacaklarını söylemeleriydi.Aynen “aile içi çocuk tecavüzü” gibi dehşet verici bir olayla yaşamak zorunda kalan ve devletin hiç mi hiç ilgilenmediği, çözüm üretmek için çalışmadığı binlerce (belki de çok daha fazla) çocuk konusu gibi.. Biliyor musunuz bir ekonomik sorunda veya siyasi sorunda hemen öne atılıp konuşan, yazan-çizenlerin de örneğin “bağlanarak aç hapsedildiği tuvalette bütün vücudu yara olan, yaraları kurtlanmış vaziyette bulunan Melek” ve onun gibi çocuk-kadınları duyduklarında hiç tepkisiz kalmaları, başlarını çevirip geçmeleri ve “steril” yaşamlarına devam etmeleri de çok acıdır. İşte insan bunları gördüğünde “bu memlekette yaşamak istemiyorum artık, keşke burada doğmamış olsaydım” diyenlere hak veriyor (bir “maalesef” de buraya).PARA İLE AİLEYE DÖNDÜRME!Eski Kadın Bakanı İmren Aykut gerek uzun siyaset yaşamı, gerekse daha sonra kurduğu ve ailesi olmayan genç kızlara ev ve iş sağladığı ÇESAV ’dan gelen deneyimiyle bu konuda en büyük sorunun “korumaya alınması gereken çocuk ve genç kızları aileye döndürme projesi” olduğunu, “en kötü aile bile Kurum’da yalnız kalmalarından iyidir” anlayışıyla aslında devlet korumasında olması gereken çocuk ve gençlerin ailelere “para verilerek” orada tutulduğunu anlatıyor.İSTENMEYEN ÇOCUKLARÇoğu kez ortada bir aile olmamasına rağmen, annenin çocuklarını da bırakarak kaçtığı ve babanın başka biriyle evlendiği (veya tersi) durumlarda, babanın alkolik veya annenin psikolojik bozukluğu olan durumlarda bile, parçalanmış ailelere çocukların “para desteği sağlanarak” yeniden verildiğini, ortada kalmaktan farksız şartlarda özellikle kız çocukların “taciz ve tecavüz”le karşılaştığını, ancak bu tür olaylardan, bazen “aile içi veya dışı hamilelik”lerden sonra devletin çocuğu geri aldığını ama artık o hayatları kurtarmanın neredeyse imkansız hale geldiğini söylüyor.“Bunlar zaten istenmeyen çocuklar, bir felaketle karşılacağı görünen çocukları bataklığa göndermekten farksız, kötülüğün daha büyüğü olamaz.. Bakan’a bu feci projeyi iyi bir şey gibi sunanlar büyük hata yaptılar” diyor. (Devam edecek...)*****‘Terör’ artık ‘savaş’a dönüyor!Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “sınırlarımıza yakın bir terör oluşumuna izin vermeyiz” demişti 2 gün önce.. O bunu söylerken PKK’nın kolu olan PYD Kuzey Irak’ın hemen tüm kentlerinde Esad’ın çağrısıyla kontrolü ele geçirmiş ve “4 ülkede yapılandırılacak büyük Kürdistan” dan söz etmeye çoktan başlamıştı.. Esad’ın bu çağrısının nedeni ise tam anlamıyla “muhaliflerine destek verip silahlandırarak kendisine saldırmaya gönderen Türkiye’ye kazık atmak”tı. Bunu yapacağını, Türkiye’nin tutumuna karşılık “PKK’yla işbirliğine gireceğini” daha önce açıkça söylemişti.KUZEY KÜRDİSTAN PLANIPKK Irak’ta ABD ile anlaşarak kolayca Kuzey Irak’ta kendine yer bulmuştu, şimdi Esad’la anlaşarak Suriye’nin kuzeyinde aynı şeyi yaptılar. Sıra gelecek Türkiye’ye tabii.. Ve dün son haberler şöyleydi; “Hakkari Şemdinli’de bir haftadır PKK ile çatışmalar sürerken PKK bir yandan da Suriye’deki ‘Batı Kürdistan’ girişimini aratmayacak şekilde Şemdinli’de ‘Kuzey Kürdistan’ propagandasına girişti. Geçen hafta teslim olan 2 PKK’lı sorgularında örgütün Şemdinli’ye büyük çaplı bir saldırı düzenlemeyi ve ilçe merkezini kontrol altına almayı planladığını anlattı. Verdikleri bilgiler MİT kaynakları tarafından doğrulandı”..Yani arkadaşlar “aman Suriye’de aktif şekilde ortaya çıkıp Esad muhaliflerine destek vermeyelim. Bütün siyaset bilimciler bunun intihar olacağını söylüyor, ABD’li yazar bile ‘Türkiye bölünür’ diyor” diye çırpınıp uyarmaya çalışanların “doğru”yu daha iyi gördükleri anlaşılmıştır sanıyorum. Şimdi Ankara’da toplantılar yapılıyor, “her türlü önlem”in alınacağı bildiriliyor ve TSK 2 bin askerle Şemdinli çevresini kontrol altında tutuyor.BM KARŞIMIZA GEÇEBİLİRAma bunları yapsak da artık belli olan bir şey var ki o da Suriye’nin kuzeyi Batı Kürdistan olduktan sonra bugüne kadar “terör” adı altında baktığımız ve dünyaya da böyle yansıttığımız olay bundan sonra ayrılıkçı Kürtler tarafından “Kuzey Kürdistan için savaş” olarak adlandırılacak ve dünya buna alıştırılacaktır.Bizim Suriye konusunda destek aradığımız Birleşmiş Milletler’in o gün geldiğinde (ki Şemdinli olayı o günün yakın olduğunun habercisidir) Türkiye’nin karşısına geçebileceği de fazla bir sürpriz olarak alınmamalıdır, bence çok mümkün görünüyor. Bu arada İran Türkiye’yi “müdahale ederse şiddetle karşılık göreceği” konusunda uyarıyor, Rusya ve Çin Suriye yönetiminin yanında yer alıyor. PYD temsilcileri “Ankara Kürt Birliği’ni engelleyemez” açıklaması yapıyor.“Komşularla sıfır sorun” olacağını iddia ederek ortaya çıkan Hükümet ise İran’dan Irak’a, Rusya’dan Suriye’ye dört yandan “dev sorun”la kuşatılmış şekilde ortada kalıyor. İlk günden “Türkiye’yi Suriye’de savaşa itiyor, aldanmayalım” dediğimiz ABD daha ne kötülük yapabilir ki?Türkiye’nin dış politikası umalım da iflas etmiş olmasın!
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu şimdi, Türkiye “Rusya ile Çin’in desteklediği” Suriye yönetimine karşı devlet olarak tek başına, oradaki rejim muhaliflerinin yanında ortaya çıktıktan ve arkasına baktığında başka kimsecikleri göremedikten sonra “Birleşmiş Milletler’in olaylara müdahale etmesi gerektiğini” söylüyor. “Uluslar arası toplum harekete geçmeli.. Birleşmiş Milletler bugünler için vardır” diyor.Oysa bunu daha olayların başında, “ne olduğu hala net şekilde açıklanmayan, Uludere olayı gibi içyüzü kayıplara karışan” uçağımız düşürülmeden önce söylemesi ve BM, “uluslar arası toplum” işe karışmadan Türkiye’nin karışmaması gerekirdi. “Aman Esad düşürülürse biz de rol almış olalım” anlayışıyla öne atıldık, bir de üstüne PKK’nın ve kollarının Irak’tan sonra Suriye’de güçlenip yayılmasına katkıda bulunduk.PKK-ESAD İŞBİRLİĞİDavutoğlu konuşmasında “PKK bir tek yerde, küçük bir köyde hakim olsa bile biz bunu risk olarak görürüz. Sınırımızın yakınında terör yapılanmasına izin vermeyiz. O çizdikleri hayali haritalara izin vermeyiz” demiş. İnşallah vermeyiz de söz konusu olan “bir köy, bir tek yer” değil, Suriye’nin Kuzey’indeki tüm kentlere hakim oldukları, bayrak çektikleri açıklanıyor. Neredeyse Barzani açıklayacak zira kendisinin organize ettiği grupların Kürt başkanları onun desteğiyle ve Esad’ın da önceden PKK’ya haber vermesi sonunda bu kentlerde hemen kolayca kontrolü ele geçirdiklerini açıkladılar. BİZE KİMSE ‘VİCDAN’ DEMEDİKısacası “Esad-PKK-Barzani ve Kuzey Irak Kürtleri” işbirliği olduğu açıkça ortada.. Ve açıkça “dört ülkede sınırların ortadan kalktığı Kürdistan” için savaştıklarını anlatıyorlar. Ve durum bu iken Bakan Davutoğlu’nun hala bu gelişmeler olmamış gibi “izin vermemek”ten söz etmesi biraz nahif, inandırıcılıktan uzak bir görüntü çiziyor. Bunca zamandır PKK terörüne binlerce şehit vermekteyiz ama terör örgütü hala aynı güçle katliamlarını sürdürüyor, Suriye’den de saldırıları arttırdıklarında, bu kez iki ülke sınırlarından girdiklerinde “ne yapacağımız, askerlerimizi-sivillerimizi nasıl koruyacağımız” konusunda bir planı, projesi var mı acaba?Kendi terör sorunumuz yeterliyken, ona çözüm aramadan önce Suriye sorununa odaklanmak ciddi bir hata ve sonuç doğurdu. Şimdi hala Kılıçdaroğlu’na kızıyor, ondan şikayet ediyor ve Suriye olayına balıklama atlamış olma konusunda “insanlık vicdanı, Suriyelilere yardım” gibi nedenler öne sürüyor ama biz PKK terörünü yaşarken onca ülkeden kimse “vicdan” yapmadı, biz hep yalnız mücadele ettik, yalnız ağladık..Böylesine ciddi bir sorun varken hiç değilse artık birbirlerine, diğer liderlere laf yetiştirmeyi bırakıp kulak vermeli, ortak çözüm aramalılar.. Zaman hızla bizim de aleyhimize işliyor unutmasınlar.*****Oda TV’ciler cinayet mi işlemiş? 3’üncü Yargı Paketi ile en vahşi cinayetleri işleyenler, hem de dincilik ve milliyetçilik adına “örgütlü cinayet işleyenler” bile serbest bırakıldı ama Oda TV davasından tutuklu olanların tahliye talepleri yine reddedildi.. Koskoca Mimar Sinan Üniversitesi’nin “sahte deliller” ile ilgili raporunu mahkeme kabul etmiyor ve TÜBİTAK raporu istiyor. Peki ülke çapında saygınlığı kabul görmüş bir üniversitenin “bilimsel yeterliliği”ne saygı göstermeyen mahkeme “artık tarafsız olmadığı” bilinen TÜBİTAK raporunda neden bu kadar ısrarlı acaba? Yoksa istediği sonuç ancak böyle mi çıkacak diye bekliyor?Ve ayrıca raporu 3 ayda hazırlamak zorunda olan TÜBİTAK 4 ay geçmesine rağmen neden hala ayak sürüyor? Aynı davadan tutuklanan ve bırakıldığında bile “neden tutuklandığını” hala bilmeyen gazeteci Müyesser Yıldız tahliye edildi. Bu durumda “bırakılmayan diğer Oda TV’cilerin, gazetecilerin, yazdığı kitap nedeniyle tutuklananların suçu nedir” diye sorulmaz mı? Ne yapmışlar, cinayet mi işlemişler, darbe mi yapmışlar, ellerinde Kalaşnikofla eyleme giderken mi yakalanmışlar, nedir?PKK teröristleri bile “Pişmanlık Yasası” denerek serbest bırakılırken onların hala bırakılmamasının sebebi açıklanmak zorunda değil mi?Bakın bir ülkede arka arkaya bunca haksızlık yapılırken o toplumun daha yıllarca üç maymunları oynaması, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demesi görülmemiştir. Yakında Bayram geliyor, herkes ailesiyle kutlayacak, canı isterse tatile çıkacak. Yıllardır cezaevinde tutuklu halde mahkum hayatı yaşatılanlar ise ailelerini “verilen sayılı dakikalar içinde” görebilecek.Bu haksızlık bitmelidir artık.. İktidar yapmıyorsa diğer partiler “durumdan rahatsız ama yargı nedeniyle çaresiz” görünmeyi bırakıp bu hukuk dışı tablonun en kısa sürede sonlandırılması için el birliğiyle çalışmak, hukuki ve siyasi baskı yaratmak zorundalar. Örneğin MHP Genel Başkanı Bahçeli “tahliye edilen ülkücü hükümlüler”e iftar yemeği vererek diğerlerini unutmayı içine nasıl sindiriyor?*****Ağrı’lı küçük gelini de umursamadılar! Cuma günü köşemde görüşlerimi yazdığım “Ağrı’da cani bir koca ve ailesi tarafından dayakla ve tuvalete bağlanıp 6 ay aç bırakılarak öldürülen küçük gelin Melek” haberi konusunda Kadın Bakanlığı’ndan, diğer bakanlar veya insaflı siyasetçilerden, hukukçulardan, sivil toplum kuruluşlarından bir ses, bir tepki çıkar diye bekledim. Bizim terör şehitlerimize Suriye’de olup bitenler kadar önem verilmediği gibi, “şiddet kurbanlarımıza” da verilmediğini gördüm. Ne korkunç bir umursamazlıktır ki “tık” yok.. Onların yerine eski “Kadın ve Aileden Sorumlu” Bakan İmren Aykut aradı ve bazı önemli noktaları açıkladı. İmren Aykut kendi bakanlığı döneminde SHÇEK yurtlarında kalan çocuk ve gençler için elinden geleni yapmış daha sonra da ÇESAV’ı kurarak devlet yurtlarından yaşı nedeniyle çıkarılan genç kızlara yeni ufuklar, iş imkanları yaratmaya çalışmış, en önemlisi “bir anne” gibi onları korumaya alarak o gençlerin “ailesi” olmuştu. Kısacası bu konuda en deneyimli isimlerin başında gelir. Anlattıklarını gelecek hafta yazacağım.Bu zaman içinde kendi ülkemizde, kendi kadın vatandaşlarımızın karşılaştığı vahşetle ilgilenen, tek söz söyleyen çıkacak mı bakalım!