Ortada bitmeyen PKK terörü gibi çok ciddi bir sorun var ve şu anda devam etmekte olan terör saldırılarının en önemli nedeni de hazırlanmakta olan “yeni anayasa”da BDP ile PKK’nın (Demokratik Açılım’la başlayan süreçte) verilen sözlerin tutulmasını istemesi.. Bir yanda terör devam ederken diğer yanda en az o kadar önemli bir “İran veya Suriye ile savaşa girme” sorunumuz var ki İran sürekli olarak “ABD veya İsrail’in nükleer tesislerini bombalaması” halinde Türkiye’yi vurma tehdidi yapıyor, dün ve önceki gün bu tehdit İran tarafından tekrarlandı. Önce ABD’nin İncirlik üssünü ve Kürecik’teki füze kalkanını vuracaklarını bildirdiler. Füze kalkanının bu tehlikeyi yaratacağı biliniyordu, daha karar verilirken de defalarca uyarı yapılmasına rağmen Hükümet bunları hiç dikkate almadı.BÜTÜN PARTİLERİN İŞİ!Suriye deseniz; Türkiye diğer ülkelerden önce ortaya fırlayıp tehdit ettiği ve müdahaleden söz ettiği için bir savaş tehlikesi de orada bekliyor. Ve biz sanki içte ve dışta hiçbir sorun kalmamış da tek meselemiz “kadınların sezaryen ve kürtaj kararı”ymış gibi günlerdir bunları tartışıyoruz.Dün Başbakan Erdoğan “teröre çözüm” konusunda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Biz terör için birlikte çalışmaya hazırız” sözlerine “CHP 10 maddelik bir paketten söz ediyor. Pakette neler var bilmiyorum. Ama daha önce yaptığımız görüşmelerde olumlu bir yaklaşım sergilemediler. Görürüz, yaralı bir şey varsa istifade ederiz” diyerek cevap verdi. Oysa daha önce AKP Hükümeti de muhalefet partilerine karşı “olumlu bir yaklaşım” sergilemedi. Her konuşmalarında (konu “kürtaj”da olduğu gibi tamamen ilgisiz bile olsa) dönüp dolaşıp onlara çattılar ve her fırsatta medyayla birlikte CHP ve MHP’yi (ama özellikle de CHP’yi) suçlayarak halka şikayet ettiler.AÇILIMLAR İŞE YARAMADIBütün bunlara rağmen şu anda zaman kavga zamanı, tribünlere oynama zamanı değil toplanıp anlaşma ve sorunlara birlikte kafa yorma zamanıdır. Gerek terör konusunda yeni anayasada neler yapılabileceği, gerekse “İran ve Suriye ile ortaya çıkan büyük tehlikeler”den nasıl çıkılacağı Meclis’teki tüm partilerin meselesidir.Örneğin terör konusunda BDP ve PKK ile neler konuşuldu (madem ki “devlet görüşür” diyerek terör örgütü silah bırakmadan görüşmeler yapıldı, o sorun nasıl çözülecek), hangi sözler verildi, neyi bekliyorlar ve bu beklentilerin hangileri karşılanabilecek şeylerdir, bunlara daha fazla oyalanmadan karar vermek zorundalar. Meclis’te İran ve Suriye konularını da masaya yatırarak birlikte çözüm aramalılar.ARTIK UZLAŞMALILARKısacası; Başbakan Erdoğan artık “hala suçlama” inadını bırakarak uzlaşı ortamını yaratmalıdır, bu görev kendilerinin selameti açısından da ona düşüyor. Zira sonuçta her üç konuda ortaya çıkacak tehlikelerde en büyük sorumluluk tek başına Hükümet’in olacak!*****İklim Hanım kaybetti!İklim Bayraktar’ın Baykal’ın kaset olayından kısa süre sonra “Deniz Baykal beni de odasında taciz etti” diye ortaya çıkması, Muharrem İnce’yle arabada görüşme yapması, Kemal Kılıçdaroğlu’na bu taciz olayını da anlatıp “AKP’li siyasetçilerle ilgili gizli olayları banda alabileceğini” söyleyerek ondan yardım istemesi gibi olaylar gündeme geldiğinde ben de olayları yorumlamıştım.BENCE BAYKAL BİLİYORDU!Bana göre bu olaylar dizisi Baykal’ın bilgisi dışında gerçekleşmemişti. Muharrem İnce ona yakın isimlerden biriydi ve daha sonra parti içinde olup bitenlerde de bu görülüyordu.. İklim Bayraktar’ın “Baykal’a ilk kaset olayında Kılıçdaroğlu’nun rolü olduğu görüntüsü vermek üzere” ortaya çıkarılarak bu taciz olayının planlandığını ve Bayraktar’ın da bu oyunda rol aldığını yazdım. Benimle aynı görüşü paylaşan, bu ihtimali düşünen başka biri yoktu ama benim aklıma ilk gelen de buydu.. Eğer Kılıçdaroğlu “Beni ilgilendirmez, ne yapacaksanız kendiniz yapın” demek yerine tuzağa düşüp İklim Bayraktar’a “istediği yardımı” yapsaydı Baykal’ın kendi hatası sonucu gidişi tamamen onun üstüne yıkılacak ve Genel Başkanlıkta kalması imkansız olacaktı.İklim Bayraktar taciz olayını anlatmak için ne kadar alakasız isim varsa dolaşmış, planın ağlarını örmeye çalışmış ama tutturamamıştı.. Sonuçta İklim Bayraktar yazdıklarımdan dolayı (bir kadın yazarın “normalde” böyle durumlarda nasıl hareket edeceğini de yazmıştım) bana dava açtı. Uzun zamandır devam eden ve benim de Savcıya ifade verdiğim dava Salı günü bitti, İklim Hanım davayı kaybetti .HUKUKA SAYGILI GAZETECİAvukatım Gültekin Hukuk Bürosu’ndan Gaye (Çiftçi) Hanım telefonla sonucu haber verirken “Ruhat Hanım, yazarken hukuk kurallarına o kadar dikkat ediyorsunuz ki sizi savunmakta hiç zorluk çıkmıyor”.. Evet kendine, başkalarına, mesleğine saygısı olan her gazeteci gibi ben de yazarken çok dikkat ederim. TV programlarım da öyleydi, 5 yıl aralıksız devam etmesine rağmen “tek bir dava” açılmadı, tek hata, tek şikayet olmadı.. Ama yine de siyasi baskı sonucunda “milli iradenin de çok sevdiği” bu program kaldırıldı.Herneyse medyanın haline ve bana yapılan büyük haksızlığa üzülmeyi bırakalım ve esasa dönelim; bugüne kadar bana açılan davalardan veya benim açtıklarımdan kaybettiğim hemen hemen hiç olmadı çok şükür, bundan sonra da olacağını sanmıyorum. Umarım İklim Hanım artık hafızasını taze tutar da bir yandan mahkemeye verirken diğer tarafta “kitabında yazdıklarımdan memnunlukla söz etmek” gibi hatalar yapmaz. Bir kadın gazeteci olarak “kendine hep mağdur, ezilen havası vermek”ten, sızlanıp durmaktan da vazgeçmeli.. Hepimiz ne sıkıntılar yaşadık ama ağlaşmadık, entrikalar çevirmedik, dürüstçe çalıştık!
Başbakan Erdoğan hemen her konuşmasında sözü bir şekilde medyaya ve muhalefet partilerine getirerek “Biz medya ve muhalefet partileri gibi dedikodu üretmiyoruz, dedikodu diliyle konuşmuyoruz.. Bizim aracıya ihtiyacımız yok, halkımızla gönülden konuşuyoruz” benzeri cümleler kuruyor. Dün yine Diyarbakır’da aynen böyle oldu.Aslına bakarsanız, ülkede medyanın büyük çoğunluğu artık tamamen iktidarın yanında taraf olarak yer almış durumda.. Hiçbir konuda eleştiri getirmedikleri gibi taraf olduklarını daha ilk anda ağızlardan çıkan lafları destekleyip ertesi gün o laflar geri alındığında (mesela “dil sürçmesi” olduğu söylendiğinde) ortada kalarak da gösteriyorlar. Görevini ilkelere uygun yapmaya çalışan, ülke gündemini hakkıyla takip edip gereken uyarı ve eleştirileri her dönemde olduğu gibi yapan çok az gazete ve gazeteci var.DÖRDÜNCÜ KUVVET!Bunu yapabilen televizyon ve televizyoncu ise neredeyse hiç kalmadı, izin verilmediği için hepsi susturuldu.. Ama.. Demokrasilerde asla olmaması gereken ve Batı ülkelerinde hiç göremeyeceğiniz bu tablo bile yeterli gelmemiş olacak ki Başbakan hala medyadan şikayet ediyor, muhalefet partilerinden şikayet ediyor ve örneğin “kürtaj” konusunda veya bir başka konuda eleştiri yapanları “dedikodu” ile özdeşleştirmekten çekinmiyor. Oysa medya bir demokraside “halkın sesi”dir, o kadar önemlidir ki bu nedenle ona “yasama, yürütme ve yargı”dan sonra “4. Kuvvet” denmiştir.Muhalefet partileri de aynen iktidar partisi gibi “milli iradenin tercihi” olarak Meclis’e girmiştir ve iktidar kadar konuşma, fikir üretme, tartışma, eleştirme hakkı vardır. Bunlar ortada dururken Başbakan’ın neden devamlı olarak halka “medyayı ve muhalefet partilerini kötüleme, şikayet etme” yolunu seçtiği anlaşılmaz bir durum.. Diyarbakır’da da bir önceki konuşmasında olduğu gibi dedikodudan filan söz ettikten sonra “Biz aracılarla konuşmayız, devamlı medya üzerinden iletişim kuranlardan değiliz” dedi..HABER ALMA ÖZGÜRLÜĞÜOysa o aracılar halkın “haber alma” özgürlüğünün ta kendisidir ve Başbakan da örneğin Grup konuşmalarını aynı medya tarafından ülkeye duyuruyor.. Yani medya istediğiniz şekilde hareket edince iyi, istemediğiniz bir şey olduğunda kötü olarak değerlendirilemez, siyasetçiler bunu yapmamalıdır, daha önceki dönemlerde de yapmadılar.BDP İLE KİM YAKIN?Muhalefet partileri, özellikle de ana muhalefet partisi CHP de nasibini alıyor şikayet ve suçlamalardan. Diyarbakır’da “Kürtaja feminist kesimin karşı çıktığını” söylediği konuşmasında CHP için; “Bir kurultay daha yaparak BDP ile birleşsinler” demiş. Bu “CHP ve MHP’yi BDP ile (hatta PKK ile) özdeşleştirme, yakın gösterme” konuşmaları AKP Hükümeti üyeleri tarafından “referandum öncesinde, seçim öncesinde” yapıldı, hala da yapılıyor.Oysa biraz düşünmeleri lazım, BDP ve PKK ile yakın görüşmeler yapan, referandumda BDP’nin desteklediği parti CHP veya MHP değil. Öcalan’la görüşen, yeni anayasa için masaya oturan (veya MİT’i oturtan) da onlar değil, AKP.. Bugün PKK’nın yapmayı sürdürdüğü saldırıların nedeni de “yeni anayasa” pazarlığını yürürlüğe sokmak, verilen sözlerin tutulmasını sağlamaktır.. Bu nedenle artık medya ve muhalefet partilerini halka şikayetten ve kötülemekten vazgeçmeleri gerekiyor.Ya muhalefet partileri çıkıp “haydi siz bir kurultay yapın da birleşin” derse?*****Gökçek’e ‘konuşma yasağı’ gelsin!Ben demokrasiye her zaman aynı saygıyı göstermiş ve kimsenin “susmasını-susturulmasını” bugüne kadar onaylamamış biri olarak elbette başlıktaki isteği içten yapmıyorum. Ama demokrasiye ve insan haklarına aykırı bunca yasağın arka arkaya geldiği, eleştiren vatandaşlara sanatçı, gazeteci, bilim adamı, milletvekili demeden soruşturma açılan bir ülkede “her ağzını açışta vahim hatalar yapan bir belediye başkanına” da yaptırım düşünen çıkar belki..İNTİHARA TEŞVİKAnkara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek dün de kürtaj konusunda “daha önce bir genç kıza Twitter’da yazdıklarını aratmayacak” konuşmalar yapmış. Diyor ki; “Çocuğun ne günahı var, eğer istemediği şekilde hamile kalmışsa anası kendini öldürsün” .. Öncelikle Ankara gibi bir başkentin belediye başkanı olarak “intihar”ı teşvik eden konuşma yapması olacak şey değil ve söyledikleri zaten hükümetin asıl “eğiterek, yol göstererek” önlemesi gereken “töre cinayet ve intiharlarının” ta kendisi... Sonra henüz başlangıç halindeki hamileliğin sürmesini önlemekle “istemediği halde hamile kalmış bir kadının ölmesini istemek” arasındaki farkı görmemek mümkün değil..Neden “baba”yı tamamen atlayıp “ana”nın ölmesini tercih ettiğini anlamak mümkün değil.. Kısacası konuşma baştan anlamsız ama söylenecek başka şeyler de var. Mesela dün yine öğrencilere, küçük yaşta kızlara tecavüz haberleri İnternet’te baş köşedeydi. ABD’de bile “bir Türk öğretmenin öğrencisine tecavüz ettiği” haberi vardı.BURADA KİM ÖLMELİ?Sakarya’da 14 yaşındaki öğrenciye 17 kişi tecavüz etmiş, bunların ikisi “Emniyet Şube Müdürleri” imiş. Şimdi.. Kızın bütün hayatı mahvoldu, ailesinin hayatı mahvoldu ama çook büyük ihtimalle bu alçak sapıkların hepsi serbest kalacak, Emniyet Müdürü olanlar bir de “kıza ve ailesine korku salacakları için” belki şikayet bile olmayacak. Diyelim ki çocuk hamile kaldı, Melih Gökçek ne öneriyor?“Bosna’daki tecavüz bebekleri nasıl doğduysa doğursunlar” diyen Meclis İnsan Hakları Komisyon Başkanı’nın dediği mi, “Doğursunlar devlet bakar” diyen Sağlık Bakan’ının dediği mi olsun? Yoksa zavallı çocuk Melih Gökçek’in önerisine uyarak intihar mı etsin?Diğer tarafta yoksul ve bilgisiz olup da istemeden hamile kalan ama o çocuğa bakamayacağını düşünen tüm kadınlar da intihar mı etsin? Yetti artık bu saçma tartışma, nasılsa karar verilmiş bu yasa çıkarılacak, bari milletin kafasına bir de intihar düşüncesi gibi garabetler sokmasınlar, susmayı öğrensinler!*****Ailece Park Orman’a gidin!Dün Park Orman’da Pedigree ile Whiskas’ın düzenlediği “Petfest”e gittim ve “köpeklerin sahibini bulma yarışması”nda jüri üyeliği yaptım. O kadar güzel bir organizasyondu ve izleyecek öyle çok şey vardı ki vaktin nasıl geçtiğini anlamadım ve bir saat için gittiğim festivalden tam üç saat sonra çıktım.Aileler çoluk çocuk eğleniyorlar, ortada hiç görmediğiniz onlarca çeşit köpek, nefis yiyecekler, içecekler, harika bir hava.. Bundan daha güzel bir yaz eğlencesi olamaz. Organizasyonun asıl amacı “sahipsiz hayvanlar, sokak hayvanları” hakkında toplumda bilinçlenme yaratmak ve orada bulunanları sahiplendirmek, gelir ile barınaklara yiyecek ve bakım sağlamak.. Dün çok sayıda hayvan sahip buldu ve yüzlerce kişi bu amaca katkı sağladı. İstanbullular çocuklarını alarak bugün mutlaka Park Orman’a gitsinler, öyle eğlenecekler ki bana teşekkür edecekler!
Doğal olarak başlığı okuyunca “Allah Allah, kürtajla Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun ne ilişkisi olabilir ki” diye düşündünüz ama var.. Daha doğrusu “artık” var..Hükümet bunca sorunu ve ülkenin önemli gündemini bir yana bırakıp “kürtaj ve sezaryen” konusuna balıklama daldıktan sonra bu konuda söylenebilecek her şey önce onlar, sonra medya tarafından “en uzman jinekologları ağzı açık bırakacak şekilde” ortaya döküldü..YOKSULLAR CANIYLA ÖDEYECEK!Öyle döküldü ki AB-Türkiye Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Helene Flautre “Bildiğim kadarıyla bu konular siyasi değil, tıbbidir. Ankara’daki meslektaşlarımın bu konuda uzmanlaşmış olması beni şaşırttı” bile dedi. Aynı konuşmada “Kürtaj yasağının çok açık sonuçları olduğunu biliyoruz, bu defalarca ispatlanmıştır. Yasaklama ‘kürtaj turizmi’ni de birlikte getiriyor. Bu da sadece zenginlerin yapabildiği bir durum. Yasaklamadan zararlı çıkanlar hep yoksullar olmuştur ve olacaktır. Fatura onlara çıkacaktır” açıklamasını da yaptı.. Ki ben de aynı konuyu “yeni eğitim yasası ile çocuğunu erken okula göndermek istemeyen zenginlerin ceza ödemesi, yoksulların katlanmak zorunda kalması” örneğiyle anlatmış ve “yoksullar faturayı canıyla ödeyecek” demiştim..12 EYLÜL YASALARIBütün bu yaratılan kavram karmaşası arasında Sağlık Bakanı Recep Akdağ “Tecavüz bebeklerinin de, Down Sendromlu olanların da doğması gerektiğini, zorunlu durum olursa devletin bakacağını” söylediği konuşmasında “Kürtajın 12 Eylül’de ‘bir 12 Eylül yasası olarak’ oldubittiye geldiğini” de belirtti.. Hükümet’in 12 Eylül döneminde çıkarılan bütün yasaları, “eğitim siteminde olduğu gibi” yapılan bütün değişiklikleri eski haline çevirme kararında olduğunu biliyoruz, bunu sık sık tekrarlıyorlar..ADALET BAKANI NEDEN ORADA?Peki bizler “yargıyı, özellikle HSYK ve yüksek mahkemeleri” değiştirmek üzere yapılan referandum öncesinden başlayarak “HSYK’nın başına Adalet bakanları ile müsteşarlarının getirilmesinin 12 Eylül sonrası yapılan bir değişiklik olduğunu, demokratik ülkelerde yüksek yargı organlarının, HSYK’ya denk kurumların başında iktidar üyelerinin bulunmadığını” defalarca yazarak bugüne kadar HSYK’nın “siyasete bağımsız” hale döndürülmesi gerektiğini vurguladık.. Madem ki 12 Eylül’den kalan ve “oldubittiye getirilen” her şey, kadının kürtajına varana kadar değiştiriliyor, Adalet Bakanı ile Müsteşar neden hala orada durmaktalar?Hükümet hemen bu durumun “12 Eylül kalıntısı” olduğunu açıklayarak Bakan ve Müsteşarı HSYK’dan çekmeli ve ülkedeki “hakim ve savcılar hakkında karar veren” bu kurumu (her ne kadar tüm üyeleri de Adalet Bakanlığı seçtiyse de) rahat bırakmalıdır. Bunlar yapılmayıp sadece iktidarın istediği değişiklikler için “12 Eylül” öne sürülünce olmuyor, kimse inanmıyor.. Ve bir şey daha söyleyeyim; Kürtaj ve sezaryen konusunda kim ne derse desin, isterse dünya ayağa kalksın o yasalar çıkarılacaktır. “Tartışılıyor” sözleri de oyalamacadır, aksi doğru çıkar ve bu yasadan vazgeçilirse çok şaşıracağım. Keşke bir kez olsun şaşırsam!*****Hele birkaç yıl yat da..!Kimse kusura bakmasın, artık iyice suyu çıktı bu “tutuklama” meselesinin.. İstedikleri kadar “yargı bağımsızdır, yargı kararlarına saygı duymak gerekir” desinler hiç kimse, o yeryüzündeki tüm mahkemeler dahil insanların özgürlüğünü bu şekilde “sebep göstermeden, ispatlı-delilli suçu ortaya koymadan” yıllarca elinden alamaz. Kimse canının istediği isimlere “Dur hele, sen içerde mahkumlardan farksız şartlarda 4-5 yıl, canımız isterse daha uzun süre yat da biz düşünelim, bakalım sana uygun ne suç toparlayacağız” diyemez. İnsanları hapsediyor ve aile boyu eza cefa çektiriyorsanız ilk günden buna hangi büyük suçun neden olduğunu belgesiyle göstermek zorundasınız.SABIKALI MÜZİSYENBaşarılarıyla dünyanın her köşesinde Türkiye’nin adını duyurmuş bir müzisyene; Fazıl Say’a da “Twitter’da yazdığı bir mesaj nedeniyle 1.5 yıl hapis istemiyle dava” açılmış. Mesajın “Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama” suçu taşıdığı iddia ediliyor. Mesajın ne olduğu yazılmıyor ama ya “bazı ezanların güzel okunmadığı” ile ilgili (ki bir müzisyen olarak rahatça eleştirebilir, ya da Ömer Hayyam’dan aldığı bir dörtlükle..Bu anlayışa göre bugüne kadar “bazı semtlerde veya şehirlerde oturanların dindar olmadığını söyleyenler, insanların inancını-mezhebini “sanki bir suçmuş gibi” öne sürenler, “bazı partilerin dinden anlamadığını, Kuran’ı okumadığını söyleyenler” neden başkalarının dini değerlerini aşağılama suçu işlemiş olmuyor? Twitter’da bir genç kıza “fahişeye eşdeğer” yakıştırmayla soru soranlar neden suç işlemiş sayılmıyor da Fazıl Say sayılıyor?ÇİN İŞKENCESİ..Ankara Nöbetçi 12. Ağır Ceza Mahkemesi emekli Orgeneral Teoman Koman, emekli korgeneraller Engin Alan ve Kamuran Orhon’u serbest bırakmıştı. Şimdi “Özel Yetkili” Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi üçü hakkında “yakalama kararı” çıkarmış. Bu nasıl bir “özel yetki” ise ve kim veriyorsa bu yetkiyi “şaka gibi” diyeceğim uymuyor, “kabus gibi” daha doğru.. Veya “Çin işkencesi” gibi.. Düşünün insanlar nihayet özgür kaldıklarını düşünürken tekrar içeri alıyorlar..BAZILARI DOKUNULMAZAyrıca Engin Alan milletvekili.. İktidar Partisi milletvekillerini bu (yine israrlara rağmen değiştirilmeyen) Seçim Kanunu ile ne kadar “halk seçmiş sayılıyorsa” onu da aynı şekilde halk seçti.. Bu “yakala-bırak” oyununda nedense bazı orgenerallere hiç dokunulmaması, bazılarına ise bu işkencenin sürdürülmesi çelişkisi dikkat çekiyor. 12 Eylül’ün sorumluları serbest, 27 Nisan’ın sorumlusu serbest ama diğerleri “kesin delil gösterilmediği halde” tutuklu..Son olarak Ergenekon davasında Savcı Mehmet Ali Pekgüzel’in “Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök’ün dinlenmesini talep ettiğini ama mahkemenin bu isteği reddettiğini” okuduk. Tümgeneral Hıfzı Çubuklu da “İrtica Org” sitesinin Özkök döneminde kurulduğunu söyleyerek onun ve Büyükanıt’ın dinlenmesini istemiş. Bu iki eski Başkan’ın dinlenmesine bile izin verilmezken İlker Başbuğ’un aylardır tutuklu olması, Engin Alan ve diğerlerine yapılanlar dikkat çekmeyip de ne yapsın?Böyle çelişkilerin gerçekleştiği yere “hukuk devleti” demeye devam edilebilir mi? Of ki ne of yani!*****Hayvan festivalini kaçırmayın!Hayvan dostlarını buluşturmak ve barınaklara destek olmak için Pedigree ile Whiskas’ın düzenlediği “Petfest” 2-3 Haziran’da İstanbul Park Orman’da yapılacak.. Köpeklerin sahipleriyle yürüyeceği, sahiplerini arayıp bulacağı, ailelerin katılacağı yarışmalardan birinde ben de jüri üyesi olarak yer alacağım ve festivale kendi köpeğim “Simba” ile katılacağım.. Bunu yapmamın nedeni “sokak hayvanlarına yardım” için bilinçlenmeye katkıda bulunmak.Tüm hayvanseverlere Petfest’i kaçırmamalarını öneriyorum, sonunda sokak hayvanlarına yardım toplanacağı gibi şüphesiz çok eğlenceli de olacak!
Hayata gelmiş on binlerce çocuğun yaşadığı birçok sıkıntıya çözüm bulunmamış, bu konuda 25 yıldır aynı noktada durmakta olan ülkede “her hamilelikte çocuk mutlaka yaşatılmalı” diyen Hükümet tepkilerle karşılaşacaktır elbette.. Evet, 25 yıldır aynı noktadayız, ben gazeteciliğe başladığım yıl hazırladığım kadın köşesinde aynı “kadın ve çocuk” sorunlarını yazıyordum, hiç değişmedi, tam aksine, sayıları son yıllarda hızla arttı.. Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın bu konudaki açıklamaları da şaşırtıcı ve aslında hepimiz “tartışıyormuş gibi” yapıyoruz, ortada bir tartışma yok, “bir karar” var ve baştan beri de öyleydi.. Son yıllarda, özellikle son bir yıldır arkası kesilmeyen kadın ve çocuk tecavüzleri, hatta bebek tecavüzleri, bunların “aile içinde” olanları (ensest) her gün gazetelerde yer aldı. Birini, henüz birkaç ay önce yazılan ve unutulmayacak bir olayı hatırlayalım; “anne-babası olmayan ve dayıya emanet edilen 5 yaşındaki çocuğa dayı tecavüz etmiş ve anneanne olay anlaşılmasın diye çocuğun organlarını kaynar suyla dağlamıştı”.. Yine aynı zamanlarda 12-13 yaşında kız çocukların yaşlı adamlara verildiğini, hamile kalarak ölüm tehlikesi yaşadıklarını veya bu yaşlarda hastanede doğum yaptıklarını defalarca okuduk..‘DEVLET BAKAR’MIŞ.. Bir tecavüzden doğan, annesi babası olmayıp da ortada kalan veya yoksul ve çok çocuklu ailelerde doğdukları için sokaklarda “tinerci” olan çocukların hepsine devlet bakmış ve bakıyormuş, bu çocukların binlercesi sorun olarak gözümüzün önünde durmuyormuş gibi Sağlık Bakanı Akdağ “sorunlu durumdaki annelerin çocuklarına da kürtaj yapılmasın, gerekirse devlet bakar” diyor.. Bu ortada görünmeyen ama böyle sık sık anıldığında “adı ve gücü” kulağa hoş gelen devlet çoğuna bakmıyor. Çocukları bırakın şiddetten kaçan kadınlara bakacak “sığınma evleri”ni bile açmıyor. Kadın ve çocukları koruyacak yasaları çıkarıp yürütmediği için kadınlar her gün katliam halinde cinayetlere kurban gidiyor, tecavüzün haddi hesabı yok.. Devlet gerekeni yapmadığı için ortaya sivil toplum kuruluşları çıkıyor, eğitime varana kadar onlar üstleniyor. Çoğu devletten teşekkür yerine ceza almaya da devam ediyor.TEKİRDAĞ OLAYINA BAKALIM!Onun için fantezi, popülist cümleleri bırakıp gerçekleri konuşmak lazım. Eğer Hükümet nüfusun artmasını bu kadar çok istiyor ve “vatandaşının yaşamasını” düşünüyorsa kadınların kürtajına değil, henüz iki gün önce Tekirdağ’da karanlıkta araba vapurundan çıkan ve işaret olmadığı için üç karış yerde denize uçarak (dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyecek, benzersiz bir ihmal nedeniyle) hayatını kaybeden 4 vatandaş örneğine, odalarında soba yakarak zehirlenen veya yanan gencecik insanlara, savaşta kaybedilmiş gibi her yıl binlerce insanın ölümüne neden olan trafik kazalarına bakmalı.. Bunları önlediler ve her sorun bitti de nüfusu arttıracak bir tek “kürtaj ve sezaryen” mi kaldı?DÜNYA BASININDA..Wall Street Journal kürtaj konusu ortaya atılır atılmaz “Bu Türk Hükümetinin söylem yoluyla vatandaşın yatak odasına ilk girişi değil, yıllardır ‘3 çocuk politikası’ndan söz ediyorlar” diye yazdı.. Bu gazeteye kızıyorlar ama arkadan diğerleri geldi; NewYork Times, İngiliz Independent, Fransız Le Monde, İtalyan La Stampa benzer tepkilerle Başbakan’ın ve Hükümet’in kürtaj baskısını “aşırı otoriterliğe” bağladılar, “demokrasilerde böyle bir baskının olmaması gerektiğini” vurguladılar. Dünyayı hayrete düşürmek sonucu değiştirecek mi, bence yine hayır..TECAVÜZ BEBEĞİ İSTEYECEĞİNE..Bakan Akdağ kürtaj yasası uygulanmaya başlanınca sorunların biteceğini, insanların “normal doğum planlama yöntemlerine yöneleceğini” söylüyor ve “Down Sendrom”lu çocuk olsa bile doğmalı, onun da yaşama hakkı var diyor. Bilinçli insanlar zaten normal doğum planlama yöntemini kullanır ama burası kazık kadar sapıkların küçücük çocuklara tecavüz ettiği halde kurtarıldığı, toplu tecavüzde bile sapıkların serbest bırakıldığı, ilkokul çağında çocukların babaları tarafından para karşılığı “evlendirildiği” ve bu suçların hesabı sorulmayan komik bir HUKUK (!) devleti..O zavallı çocuklar hamile kalınca ölüm tehlikesi altına giriyor, sizin “normal planlama yöntemlerinizi” de bilmiyor, ne olacak? Bugüne kadar devlet böyle durumlarda kalan tüm çocukları korudu mu ki, hala “aile içi tecavüz” felaketiyle yaşamaya mahkum çocuklardan hiç söz ediyor mu ki bunları söyleyebiliyoruz?.. Bu arada TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı’nın “Bosna’da tecavüze uğrayan kadınlar da doğurdu, tecavüz sonucu hamile kalanlar da doğurmalı” sözleri ise gerçekten lafın bittiği yerdir, yorumu bile olamaz böyle saçma bir çıkışın.. “Bu dehşet verici öneriler yerine tecavüzleri önlemek için çalışın, ne yaptınız” diye sormak lazım! BAKAN AKDAĞ İNCELEDİ Mİ? Down Sendrom’lu çocuğun doğmasına gelince.. Batı’da bu hastalığı hamilelikte fark edip doğumu engelliyorlar. Ben bu hastalığı “fark edilmeyip de doğan” çocukları İngiltere’de çok yakından gördüm ve inceledim, acaba Bakan hiç gördü mü? Hayat boyu kendine de, aileye de büyük sıkıntı ve mutsuzluk kaynağı olarak yaşıyorlar (kimseyi incitmek istemem, doğmuş evladı için aksini söyleyenler olacaktır ama bu hastalık diğer “engel”lere benzemiyor.). Onun için önce inceleyip sonra konuşmaları lazım, bu konular “insanların hayatı”, oyuncak değil..EĞİTİM, SANAT, SPOR, KÜRTAJ!Bir de “benim şahsi görüşüm sezaryane karşıyım” diyenler var ki o da ayrı komedi.. Burada meselenin şahsi görüşlerle ilgisi yok, mesela “ters gelen bebekler”de anne ölüm tehlikesi yaşıyor ama hastaneler “yaptırımdan sonra” yine de normal doğuma zorlayacak, 15-20 saat anneye o tehlikeyi yaşatacak, belki bebeği çekme yolu denenerek bebek sakatlanacaktır. Sezaryen kararını “korkmadan” kim verebilecek bu durumlarda?Siyasetçiler jinekolojik kararları kendi uzmanlarına bırakmalılar, eğitimi, sanatı, sporu ve her şeyi en iyi onlar biliyor ve uzmanlar yerine karar veriyorlar ama bu “kürtaj ve sezaryen” konularında “can” söz konusu, inatla yapmak can kazandırmayacak, çok can kaybına neden olacak!*****Demokrasinin kalitesi Dün Kemal Kılıçdaroğlu’nun “demokrasinin kalitesi”nden söz ederken sorduğu iki soru çok önemliydi. “Türkiye’de demokrasinin kalitesini görmek isteyenlerin iki soruyu cevaplamasını istiyorum” diyordu; “Tayyip Erdoğan’ı eleştirirsem başıma bir şey gelir mi? Acaba telefonlarım dinleniyor mu?”Kılıçdaroğlu bu iki sorunun cevabının Türkiye’deki demokrasinin kalitesini vereceğini söylüyor, sizce de çok iyi seçilmiş sorular değil mi? Sizce de “büyük çoğunluğun cevapları birbirini tutacak” değil mi?
Bizde başarı cezaya tabidir biliyorsunuz.. Dünya çapında üne sahip başarılı sanatçımız Fazıl Say “Twitter’da şöyle dedi, böyle dedi” diyerek soyut-kavramlar üzerinden tartışmalar yapan veya 1000 yıl önce yazılmış ve 1000 kez yayınlanmış bir şiiri yazan Fazıl Say’a soruşturma açılıyor. Şehir Tiyatroları konusunda tepki gösteren sanatçıların “ideolojik tepki” gösterdiği belirtiliyor. Yine dünya çapında başarı kazanmış ve bugün Türkiye’de yapılan organ nakli operasyonlarının altyapısını yıllar önce başlatan Mehmet Haberal gibi bir cerrah ise hala yıllarca cezaevinde “bilime katkıları da engellenerek” bekletiliyor.Bu yetmiyormuş gibi Bülent Ecevit’in koruma müdürlüğünü yapmış Recai Birgün Silivri Mahkemesi’ne çıkarılarak Haberal aleyhinde iddialarda bulunması sağlanıyor. Birgün, komedi ötesi şekilde “Haberal’ın Ecevit hakkında ‘iş yapamaz’ raporu vererek onu görevden uzaklaştırmayı planladığını” söylüyor. Ve sanki Ecevit’in o dönemde artık zaten fiziki olarak da, zihinsel olarak da görevini yapmakta zorlandığını (lafları karıştırdığını, unutmalarını, yarım kalan cümlelerini hatırlayalım) tüm toplum görmemiş gibi hemen medyanın “yağdanlık” isimleri ortaya atılarak çeşit çeşit senaryolar yazmaya başlıyorlar. Neymiş efendim, askerler Ecevit’in yerine başkasını getişrmek istemiş de, Başkent Hastanesi’nde “çalışamaz” raporu verileceği duyumu alınmış da..ÇALIŞABİLİR MİYDİ?O dönemi hatırlayan herkes elini vicdanına koyarak söylesin; çalışabilecek durumda mıydı Ecevit? Öyleydi de birileri kasten mi “çalışamaz” diyordu? Buna gerek var mıydı?Yoktu ve nitekim rahmetli Bülent Ecevit’in kendisi de Hastane’den çıkarken “Başkent Hastanesi ve Sayın Haberal bana çok iyi baktılar, teşekkür ederim” açıklaması yapmış. Daha sonra başka doktorlara da görünmüş. Şimdi bunlar ortadayken, istediği her isme ve cezaevinde tutuklu bekletilenlere “sanki elinde kesin deliller varmış da ifşa ediyormuş” gibi çarşaf çarşaf yazılar dizenler, TV’lerden hedef gösterenler, mahkum edilmeleri için uğraşanlar hiç duraklamadı bile..ŞÜPHE YARATMA ÇABALARIBunlar arasında bir (veya iki) kadın gazeteci de var ve bu huyları da dolmuş çığırtkanı gibi köşelerinden ekranlardan haykırarak yalakalık yapan erkeklerde olduğu gibi kamuoyu tarafından artık iyi biliniyor.. Yazılara, konuşmalara bir takım alıntılar, farklı isimlerden görüşler filan yerleştirerek ve adeta bilimsel gerçekleri açıklıyor havası yaratarak insanlara suç yapıştırmaktan çekinmiyorlar. Mesela daha kıdemli olanı Ecevit konusunda da “tuzak” muzak havasında başlayıp (artık bir noktada utanma mı geldi bilinmez) Haberal için soru işaretleri yarattı.“O dönem yaşananlar birilerinin Ecevit’ten kurtulmak istediği iddiasına ciddiyet kazandırıyor”.. “Bu işlerde Haberal’ın payı nedir bilinmez” dedikten sonra olayı Hüsamettin Özkan, İsmail Cem ve Kemal Derviş’in parti denemesine bağladı ve “bunların arkasında Ergenekon ve onun elemanı Haberal var diyemeyiz ama..” diye şüpheler yaratarak sürdürdü yazısını..KENDİSİ SUÇ İŞLİYOR!Ergenekon nedir, böyle bir örgüt kesin midir, kimler ne yapmıştır, bir suç var mı ortada belli değil.. Tutuklu denerek hayatından yıllar çalınan insanların çoğu ülkenin saygın isimleri ve burada da “sadece Türkiye’nin değil dünya tıp camiasının en önemli isimlerinden biri” söz konusu.. Buna rağmen hanımefendi umursamazca “Ergenekon ve onun elemanı” diyerek aklınca bir bilim adamına suç yapıştırıyor. “Yargı süreci devam eden davada” bunu yaparak kendisi suç işliyor ama istediğini gören ve hemen yakasına yapışanlar bunları görmüyor.RAHŞAN HANIM REZİL ETTİ!Gazeteciliği unutup “siyasi amigo”luğu tercih eden bu isimleri Rahşan Ecevit’in kendisi açıklama yaparak rezil etti. Rahşan Ecevit “Recai Birgün’ün söylediği birçok şey hayal ürünü” dedikten sonra “Doktor olarak yanlış tedavi yapılmadığını ve o dönemde Hüsamettin Özkan’ın Ecevit’in hastalığını abartarak yaydığını, Ecevit’in kamuoyundaki baskılara rağmen ayrılmamasındaki tek nedenin ise ‘Türkiye’yi bekleyen ve şu an yaşadığımız süreç’ olduğunu” söyledi. Rahşan Ecevit’in söz ettiği “kamuoyu baskıları” o dönemde Bülent Ecevit’in sağlığının artık siyasete izin vermediğini görenler tarafından bunun dile getirilmesidir ki o da açıkça söylüyor. Acaba Ecevit’in korumasının sözlerine balıklama atlayarak zaten yıllardır (başarıları nedeniyle ödüllendirileceğine) ceza verilir gibi hapsedilmiş olan “bir bilim adamını suçlamaya” kalkanların yüzleri kızarmış mıdır? Ben sanmıyorum, o özelliği kaybetmiş olmasalar bu şekilde davranamazlardı zaten!Bıraksınlar bu ayakları da “üç beş kişilik amigo kadrolarıyla” daha fazla rezil olmasınlar!*****Gökçek’i haklı çıkarmak zor! Önceki gün VATAN’da Murat Çelik bir röportaj yapmış Melih Gökçek’le.. Onun Twitter’da bir genç kızla “kürtaj” konusunda tartışma yaparken “Sen çok mu kürtaj yaptırdın ki..” demesi ve ondan sonra söylediklerinin, muhatabını korkutup özür dilemeye zorlamasının medyada ve toplumda tepkiyle karşılanmasından sonra adeta bir kurtarma operasyonu gibi göründü röportaj..Önce Gökçek sanki işi Belediye Başkanlığı değil de Twitter sohbet yarışmasıymış gibi kendini övüyor, Twitter’da ne kadar da etkin bir kişi olduğunu tekrarlıyor, sonra da kürtaj tartışmasına geliyor. Öyle bir anlatıyor ki kendisini yaptığından dolayı eleştirenlerin hepsi haksız, bir tek o çok haklı..HERKES EŞİT!Kimse olayı anlamamış, kız “kendisine ve Başbakan’a devamlı saldırıyor”muş, “edepsiz” demiş ama sonra özür dileyince affetmiş vs vs.. Eğer Twitter’da gençlerle atışıyorsanız onların en sert tepkilerine bile “bana saldırdı” diye bu şekilde ağır hakaretle cevap veremezsiniz. Orada herkes eşit olduğuna ve bunu peşinen kabul ettiğinize göre “önce haddini bil” diyemezsiniz. Eğer kendisine ve Başbakan’a saldırı var idiyse bunlar yargı yoluyla sorgulanabilir, o anda susulup da sonra “kürtaj” olayında başı derde girince söylenmez. Yani kısacası, bir “Başkent” belediye başkanının bir genç kıza, herhangi bir vatandaşa “Çok mu kürtaj yaptırdın ki” demesinin hiçbir şart altında mazereti olamaz. Onu temize çıkarmaya çalışmak yerine özür dilemesini istemek gerekir ki siyasetçilerin bu tür hataları tekrarlanmasın. Açıkçası ben Çelik’in bu röportajına şaşırdım, eğer bu sözle karşılaşan genç Gizem Suyolcu ile röportajı da düşünse ve eklese ancak o zaman anlamlı olabilirdi!
Sağlık Bakanı Akdağ Başbakan’ın “sezaryen ve kürtaj”la ilgili konuşmasının ertesi günü (yoksa aynı gün müydü) hastanelere “sezaryenle ilgili yaptırım geleceğini” açıkladığında bundan sonra da “kürtajla ilgili” yaptırım geleceğini yazmıştım. Ki fazla beklemedik, Başbakan dün “kürtaj yasası hazırladıklarını, bu yasayı çıkaracaklarını” söyledi. Bir süre sonra bu kararın “dini nedenlere” bağlandığını, MHP’nin de sırf bu konuda (konu din olunca yarış var ya) geri kalmamak için destek verdiğini de görürüz sanıyorum.Bu kadar çok “kaza”nın olduğu, her yıl “damdan düşüp ölenlerin, şofbenden zehirlenenlerin” sayısının bile azalmayıp arttığı bir ülkede “çeşitli nedenlerle istenmediği halde oluşan kaza gebelikleri”nin de ne kadar çok olacağını hepimiz biliyoruz. Köylerde bile evlilik dışı ilişkilerden hamile kalanlar var. 13-14 yaşında olduğu halde yaşlı adamlara para karşılığı satılan binlerce kız var.. Bu çocukları doğurtmaya kalktıklarında “ölümle karşılaşıyor” ve bazıları ölüyorlar, gazetelerde kaç haber duyduk..KADIN ÖLÜMÜ ARTAR!Hükümet tüm uyarılara rağmen tecavüz cezalarını arttıracak, sayısı en ilkel ülkelerle yarışan bu “kadın ve çocuk tecavüzü” felaketini azaltacak bir çalışma yapmadı. Bilinenler dışında duyulmayan, saklanan tecavüz olayları ve hamilelikler var. Şu anda bile hastaneler kürtaj yapmayı durduğu için “merdiven altı çocuk düşürme” yöntemlerinin arttığı konusunda sivil toplum kuruluşlarından duyumlar geliyor.Hastanelerin kürtaj yapmaması yasaya bağlanacak olursa o istenmeyen bebeklerin doğması yine önlenecek ama kadın ve “çocuk gebe”lerde ölüm oranı artacaktır. Başbakan Erdoğan eleştirilere cevap verir ve “kürtaja da, sezaryene de müdahale hakkı olduğunu, bu ülkede her meselenin sorumlusunun kendisi olduğunu” söylerken bu kez de yine (Uludere benzetmesindeki gibi) olmayacak şekilde “intihar edenlere müdahale” ile bu konuyu karşılaştırıyor. Oysa..İNTİHARLA BİR OLUR MU?Oysa kürtaj ile intihar arasında büyük fark var.. İntihar edecek kişi mutlaka psikolojik travma sonucu böyle bir karar verir ve bir yetişkinin hayatını kaybetmesi söz konusudur, diğerinde ise Pazartesi günü yazdığım gibi “8-10 haftalık cenin”den söz edilmektedir . Hiç kimse kürtajın iyi bir seçenek olduğunu söylemiyor ama eğer başka bir çare yoksa, örneğin “bu bebeği 9 ay karnında taşıyacak ve herkesten (babadan bile) önce onun sorumlusu olacak anne” istemiyorsa veya diyelim ki ortada “sorumluluk taşıyacak bir baba” yoksa, “çocuğun geçimi, eğitimi ve tüm bakımı da sağlanamayacaksa” kürtajı engellemek, yasak getirmek insanları çaresizliğe sürüklemenin ta kendisi değil mi?Böyle bir baskı yapmayan ülkelerde gebeliği durdurmak için “2.5-3 aydan önce” olması kuralı konur ve karar öncelikle bebeği taşıyacak anneye bırakılır. “Vatandaşının canını kaybedeceği yönteme sapmasını” düşünmeyip “cenini düşünen” hükümet de (zaten hakkı yoktur ya) mantığa sığmaz.2’DEN FAZLA KARARI..Uzun süredir “3 çocuk-beş çocuk” baskısı sürüyor.. Hükümet üyeleri gittikleri her düğünde ve sık sık bunu tekrarladılar. Başbakan dün de Grup konuşmasında “Sezaryenle doğum olursa 2’den fazla olmaz. Niye 2’den fazla olmasın. Ben bu ülkede her meselenin sorumlusuyum” demiş. Türkiye’de mevcut çocuklar içinde kabus gibi yaşamlara mahkum, aile içi ve dışında “şiddete terk edilmiş” en az binlerce çocuk var.. Birçok bölgede “okula gidecek ayakkabısı, giderken yiyecek bir dilim ekmeği olmayan, anaların çöpten ekmek toplayarak bakmaya çalıştığı” çocuklar var.. O “bir deri, bir kemik kalmış analar”la yapılmış röportajlar gazetelerde de çıktı. Yoksulu çok ve nüfusu 75 milyonu bulmuş bir ülkede mevcut çocuklara ve yoksullara çözüm üretmeye kafa yormak gerekirken bu 3-5 çocuk ısrarı neden yapılıyor belli değil. Ama hangi nedeni düşünüyorlarsa düşünsünler insanların yatak odasında vereceği “sezaryenle doğum veya kürtaj” konuları bir hükümetin, hele de böyle “halihazırdaki nüfusunun binlerce ciddi ve çözülmemiş sorunu olan, karakollarında bile komiserlerin kadınlara tecavüz ettiği bir ülkede”, sorumluluğu ya da işi değildir.Ama sonuçta her konuda olduğu gibi ortada bir tartışma, bir fikir alışverişi filan yok. “Her konunun tek sorumlusu” olduğunu söyleyen Başbakan istemişse o nasılsa yapılacak ve herkes de susup kabul edecek demektir. Son çıkan yasalardan hangisi uzmanlara sorularak tartışıldı ki en azından bu yapılsın. Ya olacak, ya olacak. Bu ülkenin kaderi demek ki!*****Uludere’de ölenler PKK’lı ise..Başbakan Erdoğan Salı günleri Grup toplantılarında öyle çok konuda önemli çıkışlar yapıyor ki ertesi günün gündemi de ister istemez bunlar oluyor. Uludere’deki bombalama operasyonunda hayatını kaybeden 34 kişi için dün İçişleri Bakanı’na tam destek verir gibi “Kaçakçılar mayınlara basmıyor. PKK mayınlarını biliyor” diyerek “ölenlerin PKK’lı olduğunu” ima etti.Yargısız infaz yaptırmayacaklarını, soruşturmanın bitmesini beklemek gerektiğini söyledi. Diyelim ki “bazı” kaçakçılar PKK mayınlarını biliyor..1- Bu kaçakçıların “o kaçakçılar”dan olduğu belli mi, kesin mi? Bir delil varsa emri verenler neden bunca tartışma sırasında açıklamadı?2- Mayının yerini bildiğini, PKK’dan haber aldığını varsayalım, bunun cezası ölüm müdür?3- Ölüm ise Kürt Açılımı sürecinde PKK ile anlaşarak Habur’dan girmeleri sağlanan PKK’lıların ayağına mahkeme kurularak neden özgürce ülkeye girmelerine, düğün dernekle karşılanmalarına izin verildi? Başbakan Yardımcısı neden “bundan sonra daha da çok PKK’lı gelecek, hiç çekinmesinler onlara dokunulmayacak” haberini mutlulukla verdi? Başta Öcalan olmak üzere devlet PKK liderleriyle neden görüştü?4- Yargı kararı beklenmeli ise örneğin Tokat’taki PKK saldırısında neden daha araştırma sürecinde ve PKK olayı üstlenmeden Hükümet “saldırıyı yapanları biliyor gibi” açıklamalarda bulundu?SURİYE VE ULUDEREHükümet “yıllar önceki olayları bile titizlikle incelediğini, hepsini ortaya çıkardığını” söylediğine göre Uludere olayının da ortaya çıkmasını isteyen halka tepki göstermemeli, onları “BDP”yle bir tutarak” susturmaya çalışmamalıdır. Hele de Başbakan Suriye’deki katliamlara karşı çıkarken “öldürülen 110 sivilden sadece 50 yavrunu vebali bile Suriye yönetimine yeter” diyorsa 34 kişinin ölümünün de küçümsenecek hali yoktur.Her şey öyle karmakarışık oldu ki doğruyla yanlış yine tepeteklak!
Artık olayların ölçüsü iyice kaçtı, tam “dibe vurma” noktasını yaşıyoruz. İnsanın duyduklarına inanması bile mümkün değil ve bu sonuncu gerçekten tek başına toplumun psikolojisini bozmaya yetecek nitelikte..Biliyorsunuz “kürtaj” tartışması birdenbire gökten zembille inerek gündemin zirvesine oturdu. Zembille inerek, çünkü bunca sorun arasında ve sanki Hükümetin “en ciddi kadın-çocuk sorunlarıyla, her gün onlarca yenisi duyulan kadın cinayet ve tecavüzleri, aile içi ve dışı çocuk tecavüzleriyle” çok yakından ilgileniyormuş, onları halletmiş de geriye bir tek “kürtaj ve sezaryen” konusu kalmış gibi bu konulara yoğunlaşıp yaptırımlara başlaması tam bir “gökten zembille inme” durumu.. Nedenini (ortaya atanlar dışında) kimse anlayamaz.GÖKÇEK’İN GARİP SORUSUVe bu tartışma başladıktan sonra Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek Twitter’da bir takipçisiyle “kürtaj” tartışmasına girmiş.. Olabilir tabii, çok normal ama Gökçek’in hem de başkent belediye başkanı olarak yazdığı cümleler -ne diyeceğimi kestiremiyorum inanın- tam bir şok! Kürtaj konusu herkesten ve özellikle “ERKEKLERDEN, HÜKÜMETİN ERKEK ÜYELERİNDEN, ERKEK BELEDİYE BAŞKANLARINDAN, ERKEK EGEMENLİĞİNİ SÜRDÜRENLERDEN” önce “KADINLARI” ilgilendiren bir konu. Bu nedenle kadınların tartışması, sorular sormasından daha doğal bir şey de yok.. Ama Melih Gökçek kendisiyle kürtaj konusunu tartışan Gizem Suyolcu isimli genç kıza (aynen “alkol yasağı” veya alkol içenlere yapılan bir saldırı ile ilgili yazanlara, konuşanlara “ne o, yoksa siz de çok alkol aldığınız için mi yazıyorsunuz” denmesi ya da “darbe iddialarıyla tutuklanıp mahkumiyet kadar uzun süre cezaevinde tutulan” insanlarla ilgili konuşan ve yazanlara “yoksa siz de mi darbecisiniz” denmesi kadar saçma bir şekilde) soruyor; “Sen çok mu kürtaj yaptırdın?”ANNENİN GÖZYAŞLARIAman Allahım, bu gencin ailesi var, çevresi arkadaşları var, belki “erkek arkadaşı ya da nişanlısı-eşi” var, nasıl olabilir? Hem de bu kadar önemli konumda bir siyasetçi böyle fahiş bir hatayı nasıl yapabilir?Herhalde Gizem Suyolcu yerden göğe haklı olarak “özür dilemesini” istemiş ki cevap şöyle geliyor Gökçek’ten; “Ne özür dileyeceğim. Sen önce benim sorularıma samimi cevap ver”.. “Sen sen ol bir daha haddini aşma”.. Tabii genç kız binlerce kişi tarafından izlenen bu cümlelerin şokuyla önce ailesini düşünüyor ve şu cevapları veriyor;“Şahsım adına böyle bir olayın içinde yer aldığım ve kalp hastası annemin gözyaşlarına neden olduğum için önce ailemden özür diliyorum.”“Bunun her şeyden önce aileme yapılmış bir saygısızlık olduğunu gördüm.. Hayatta insanlar onuru, şerefi için yaşar”..SEN ÜZÜLME GİZEM!En sonunda Gökçek “Özür dilemek erdemdir, Gizem özür diledi” diyerek bitiriyor twitlerini.. İşte bir konu tartışılırken “bel altından vurmak” dediğimiz utanç verici şey bunun ta kendisidir. Konunun özünden, tartışmadan çıkıp en kestirme yola saparak muhatabını “utançtan cevap veremez hale getirmeye çalışmak” .. Eğer bu yola sapan başarırsa burada olduğu gibi kürtaj konusu kapanır, muhatap “dayanılmaz hal alan tartışmadan kendini ve ailesini kurtarmaya” çabalar. Gizem’in düşürüldüğü ve tartışma adabına da, hiçbir adaba da uymayan durum budur. Ve özür dilemesi gereken kişi Gizem Suyolcu değil, bu inanılmaz olaya neden olan Melih Gökçek’tir. Gizem’in annesi de üzülmesin, hastalanmasın, aynı durum bir başka genç için de, konuyu yazan gazeteciler için de rahatça söz konusu olabilir (ki benzer şekilde davranıp tartışmalarda bel altı vurarak kaçan gazeteciler de var, vicdan müsait ise olabiliyor.)TAZMİNAT ÖDERBunları yazarken Gökçek’in büyük hatası adına üzüntü duyuyorum, çünkü bırakın bir belediye başkanını, sıradan bir insan bile mumla arasa kendini bu kadar zor duruma düşürecek bir eylem bulamaz. En azından yazarken “kendi ailesindeki kadınlara bir erkek bu soruyu sorsa ne hissederdi” diye düşünür, empati yapar.. (Lütfen ailesi de empati yaparak değerlendirsin olayı..) Zira eğer anlayışı buysa yakında “kürtaj” konusunu yazan kadın gazetecilere de aynı soruyu sorabilir Gökçek.. Mesela ben yazdım, sorusunu cevaplamamı mı isteyecek? Ona ne bir kadının özel yaşamından, bu nasıl cesarettir? Gizem dava açsa tazminat ödeyeceğini bilmiyor mu?Gazetecilere “bir tek kelime”leri için bile iddianame hazırlanabilen, soruşturma açılabilen ülkede neden herkese açılamasın?Kadınların giyimi, kuşamı, dindarlığı, sezaryeni derken bu gidişle kadınlar hayat boyu attıkları her adım için açıklama yapmak veya özür dilemek zorunda kalacaklar. Kadınlar üzerinden siyasete son verilsin artık.. Melih Gökçek’in de yalnız Gizem ve ailesinden değil, tüm kadınlardan özür dilemesi gerekir! ‘Her kürtaj bir Uludere’ ise.. Kürtaj iyi bir tercihtir denemez, elbette “büyük bir zorunluluk” varsa başvurulabilecek bir çözümdür ve 2.5 aylık hamilelik geçmişse izin verilmemelidir. Ama dün yazdığım gibi “mutlaka yapılmasından başka çözüm yoksa”, örneğin evlilik dışı ilişkiden olmuş ve çocuk ortada kalacaksa ya da kadının (erkeğin) yaşı anneliğe-babalığa müsait değil ve kaza sonucu olmuşsa birilerinin “cinayettir, hiç kimse yaptırmayacak” demesinin de anlamı olamaz.Yapılacak şey “doğum kontrolü” önlemlerinin daha çok tanıtımını sağlamak, istenmeyen hamilelik olmaması için erken yaştan başlayarak bilinçlendirme yapmaktır.Gelelim Başbakan Erdoğan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir” sözüne.. Bunu söylemeden önce “Kürtaj cinayettir” demiş olması çok kötü tesadüf değil mi? Düz mantık veya “doğru orantı” ile baktığınızda Kürtaj “cinayet”se ve “her kürtaj bir Uludere” ise matematiksel sonuç “Uludere bir cinayettir” oluyor.Oysa “karar kim tarafından verilmiş olursa olsun” bunun bir cinayet, yani “kasıtlı öldürme” olmadığını, olamayacağını, büyük bir yanlışlık, bir kaza olduğunu (ama tarihteki olayları bile didik didik sorguladığımıza ve suçlama yaptığımıza göre hesabı verilmeli ki ilerde de bu olay sorgulanmasın) düşünüyordu büyük çoğunluk..Şimdi Başbakan’ın ağzından başka bir anlam kazandı. Yine “dil sürçmesi” mi denecek bilmiyoruz ama daha önce de yazmıştım; Başbakan Erdoğan’ın konuşmalarını hazırlayanlar arasında devamlı çelişkiye düşen veya hata yapan birileri var. Çok zeki olduklarını sanarak paldır küldür gidiyor ve toplumun zekasını göz ardı ediyorlar bence!Aa, bir nokta daha var; Kürtajda 8-10 haftalık ceninler alınıyor, Uludere’de ölenler cenin değil yetişkin insanlardı bildiğimiz kadarıyla.. Benzetme bu açıdan da yanlış sayılır.
Bildiğiniz gibi, defalarca dikkatlerini çekmeme ve ‘Çocuklar mahvoluyor, bu konuya eğilmek ve ağır cezalar getirmek lazım, çocukları mağdur olan annelerin yardım çığlıklarına koşmak, davalarına müdahil olup en iyi avukatları vermek lazım’ diye uyarmama rağmen, AKP Hükümeti ve özellikle Kadın ve Aile’den Sorumlu Bakanlık “aile içi çocuk tecavüzü” vahşetini bile “aile mahremiyetine karışmak olur” benzeri akıl-mantık almaz bir anlayışla ağzına almıyor ve yok farzediyor. Bu durumda Başbakan Erdoğan ’ın tam bir aile mahremiyeti meselesi olan, sadece “anne” olacak kadının ve eşinin tercihine kalmış bir konu olan “sezaryen veya kürtaj” için müdahalede bulunması büyük çelişkidir.Kendisi “sezaryane karşı” ise yakınlarının yapmamasını sağlar. Devlet hastanelerinde doktorların “daha çok maddi kazanç” düşüncesiyle sezaryene yönelmesi söz konusuysa hastaneler daha sıkı denetlenir. Ama eğer bir kadın “normal doğumu kaldıramayacağını” düşünüyor ve sezaryenle (belki narkozla) doğum yapmanın daha kolay olacağına inanıyorsa bu karar o doğumu yapacak olan kadına aittir ve kimsenin aksini söyleme hakkı yoktur.PARASI OLANA AYRICALIKBaşbakan’ın açıklamasından hemen sonra Sağlık Bakanı Akdağ “Gereksiz yere sezaryen yapan hastanelerle ilgili yaptırımları olacağını” açıkladı. Bu da “parası olan anne adaylarının özel hastanelere gitmesi”, olmayanların ise normal doğuma zorlanması anlamına geliyor. Aynen eğitim sisteminde yapılan değişiklikle 5 yaşında ilkokula başlaması istenen çocuklar için parası olan ailelerin “cezasını öder, o kadar küçük yaşta çocuğumuzu 1’inci sınıfa göndermeyiz” demeleri gibi..KADIN HAYATI TEHLİKEDE..Sağlık Bakanı “kürtaj” için yaptırımdan henüz söz etmemiş ama sezaryenin arkasından “kürtaj yasağı” nın geleceği belli oluyor. Yine aynı durum söz konusu; evlilik içi ve dışı beraberliklerde “çocuk istenmediği halde bir kaza sonucu hamile kalınmış” ise parası olan özel klinik ve hastanelerde kürtaj yaptıracak, olmayanlar ya hayatlarını tehlikeye sokacak şekilde ebelere koşacak veya düşük yapmak için olmayacak yöntemler deneyerek yine hayatlarını tehlikeye atacaklar. Hükümetler böyle önemli kararları keyfi şekilde veremezler, önce araştırma yapmaları, örneğin “jinekolog doktorlarla” tartışmaları gerekir (eğitim değişikliğinde “önce eğitimcilerle” tartışmaları gerektiği gibi, yapılmadı ve sonuç ortada..)Bu kararlar Katolikler de olduğu gibi “dini nedenle” mi veriliyor bilmiyoruz ama sadece “çok çocuk doğsun, en az 3 çocuk istiyorum” diyerek veriliyorsa “o çocuğa bakamayacak olan ama hamile kalmış bulunan” kadınların nasıl bir çaresizlik içine düşeceği düşünülmelidir. Sebep ne olursa olsun artık 21’inci yüzyılda “kaç çocuk doğuracağına” kadın yerine başkalarının hele de hükümetlerin karar vermesi olacak şey değildir. “Dini nedenler”i öne sürecek olanlara da şunu sorabiliriz; her dini kurala uyuluyorsa “faiz” neden yasak değil?ÇOCUKLAR SOKAKLARDA!Bu “3 çocuk-5 çocuk” baskılarını ailelere Başbakan’dan sonra “bakanlar” da yapmaya başladı.. Öyle bir görüntü var ki sanki ülkede sokaklarda sahipsiz kalıp tinerci olan, aile içi veya dışı şiddete, tecavüze uğrayan, eğitim imkanı bulamayan, yoksulluk çeken, büyüdüğünde işsiz kalan milyonlarca çocuk olmamış veya artık olmuyor gibi.. Burası İngiltere veya Almanya değil, her ne kadar pembe ekonomik tablolar çiziliyorsa da bu tablolar büyük kitleleri dışında bırakarak, yok sayarak çiziliyor.O nedenle efendim; “dinamik nüfus olsun” diyerek çok çocuk önerip durmak yanlıştır. Kürtajı yasaklamak “hayati tehlikelere” de neden olacağı için birçok nedenle yanlıştır. Kürtajla ilgili yapılacak tek şey “2-2.5 aydan sonra” yapılmasına engel olmak, denetim sağlamaktır. Kadınlarla ilgili ve hızlı nüfus artışıyla ilgili bunca sorun varken sezaryen ve kürtaj damdan düşer gibi nasıl çıktı anlayan var mı?*****Kara kedi ‘uğursuz’ değil!Birilerinin hüsnü kuruntusu olan ve kulaktan kulağa topluma yayılan öyle saçma şeylere inanmışız ki bazen kendime de kızıyorum. Doğrudur, mesela birçoklarının uzak durmaya çalıştığı zavallı siyah kedicikler.. Hiçbir zararları olmadığı, diğer bütün kediler kadar (hatta daha fazla) sevimli oldukları halde ben de uzun yıllar kara kedilere hep şüpheyle baktım, hatta kapımın önünde oturmalarının, önüme çıkmalarının iyi olmadığını düşünerek kaçındım..Sonra bir gün, size anlatmış olduğum parka kalpsiz insanlar tarafından atılan (öyle kalpsiz ya da ‘kötü kalpli’ ler ki kendi kedileri hamile kaldığında bebekleri doğar doğmaz annelerinden ayırıp sokağa atabiliyorlar), orada itilip kakılan yavrular arasındaki siyahları gördüm. Kurtarabildiğim kadarını alırken onları da unutmadım ve şimdi arkadaşlar o kara kedilere bir yıldır bakıyorum ve hepsine aşığım..‘NANKÖR’ DİYE BİR ŞEY YOK!Geçenlerde bindiğimiz bir taksinin şoförü de daha önce çok kez duyduğum şekilde “hayvanları severim ama kedilere ısınamadım” deyince ‘nedenmiş’ diye sordum. “Bilirsiniz ya” dedi “onlar için ‘nankör’ derler, verdiğiniz yemekleri bile gözlerini kapatarak yerlermiş”.. Sadece bu söz yol boyu uzun bir “kediler asla nankör değildir, bu bizim uydurduğumuz koca bir yalan” konuşması yapmama yetti tabii..Ona çok sayıda kedim ve bir köpeğim olduğunu, kedilerin de köpekler gibi sahiplerine sadık ve sevecen olduğunu, verdikleri sıcaklıkla “insanlara sağlık, mutluluk aşıladıklarını” , yemek yerken gözlerini hiç kapatmadıklarını, yıllardır şoförümüz olan Mehmet Bey’in de önce böyle düşündüğünü ama şimdi kedileri kucağından indirmediğini anlattım. “Haklısınız, her duyduğumuza inanmamalıyız” dedi.Lütfen siz de inanmayın, yardım edin, koruyun onları.. Sokaklarda perişanlar inanın, herkes bir kedi yavrusu kurtarsa ne olur?