Bir kahraman kadın; Semahat Arsel!

17 Mayıs 2012

Türk tarihinde kadınların kahramanlıkları, Kurtuluş Savaşı süresince hiç korkmadan erkeklerle birlikte çarpışmaları, karanlık gecelerde bebeklerini sırtlarına alıp cephane taşımaları tarihe altın harflerle kazınmıştır, unutulamaz. Artık kadınlar sırtlarında cephane taşıyarak geçmiyorlar tarihe ama aralarındaki “kahraman”-lar yine isimlerini altın harflerle yazdırmayı sürdürüyor.Ülkenin; bilim, sanat, edebiyat, eğitim, teknoloji, sanayi ve aklınıza gelebilecek her alanda ilerlemesi için aralıksız emek veren ‘Koç ailesi’nin büyüğü, kendisini tanıyan herkes tarafından “tevazusu, hoşgörüsü, iyi kalpliliği, çalışkanlığı, nezaketi, zekası, vizyonu ve dost canlısı karakteriyle” çok sevilen (bu özelliklerin hepsi onda tek tek mevcuttur, en ufak abartı yok) Semahat Arsel’e dün İstanbul Üniversitesi tarafından fahri doktora ünvanı verildi. Çok kalabalık olmayan davetli topluluğunda ben de vardım ve bu; varlığıyla toplumca gurur duyulacak insanın “çok özel” gününü yakından izlediğim için de mutluyum.HEMŞİRE GÖRÜNCE ONU HATIRLAYIN!Diğer alanlarda yaptıklarını saymaya sayfalar yetmez ama İstanbul Üniversitesi Fahri Doktora Ünvanı ona “Türkiye’de hemşirelik mesleğinin gelişmesi, profesyonelleşmesi” konusundaki destek ve katkıları nedeniyle verildi.. Bu ülkede kendinden başkasını düşünmeyen ama arada bir toplumsal bir olayda görünerek “düşünüyormuş gibi yapan” büyük sanayicileri, zengin iş adamlarını da gördüğümüz için Semahat Arsel gibi kendinden önce ülkesine hizmet vermeyi düşünen insanları ne kadar takdir etsek, ülkemiz adına ne kadar minnet duysak azdır.1970’li yılların başında Türkiye’de hemşireliğin geliştirilmesi, okullarının kusursuz hale getirilmesi gereğini fark ederek Vehbi Koç Vakfı bünyesinde bir “Hemşirelik Fonu” oluşturmakla işe başlayan Semahat Arsel bu fonla önce “Florence Nightingale Hemşirelik Yüksekokulu”nun kurulmasına büyük katkı sağlamış. Daha sonra “Koç Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu”-nu kurmuş.YOĞUN BAKIM HEMŞİRELİĞİSağlık Bakanlığı temsilcilerinin de katıldığı “Hemşirelik Komitesi” ile; çeşitli konularda 16 meslek kitabının basılması, Amerikan Hastanesi ve Houston Methodist Hastanesi işbirliği ile “ilk yoğun bakım hemşireliği” kurslarının düzenlenmesi gibi sayısız faaliyet gerçekleştirilmiş.ALLAH TARAFINDAN VERİLMİŞ GÖREV!“Kendi adıyla anılan Hemşirelik Yüksekokulu’nda öğrencilerin yüzde 90’ının burslu olduğunu” belirten Semahat Arsel “Zaman zaman durur ve hayatımla ilgili ‘geriye dönük’ analizler yaparım. Bunu yaptığımda hemşirelik mesleğine olan ilgimin Allah tarafından bana verilmiş bir görev olduğuna inanıyorum” dedi. Gerçekten de öyle olmalı çünkü yaptıklarının hepsi “Semahat Hanım olmasa kolay kolay başarılacak şeyler” değil, büyük ihtimalle o alanlarda bugün hala 30 yıl önceki noktada duruyor olurduk.İnsan ancak kendisi veya bir yakını hastalandığında “hemşireliğin ne kadar önemli olduğunu, iyi eğitilmiş bir hemşireyle eğitilmemiş olan arasındaki farkı, yoğun bakım hemşireliğinin önemini” anlayabiliyor. Semahat Arsel bir kahramandır. Hem de çok mütevazi bir kahraman!*****Halkla çelişkiler!İstanbul Üniversitesi’ni bu “hakkıyla verilmiş unvan”ı düşündükleri için takdir ediyorum, toplantıda gözleri rahatsız eden tek bir nokta vardı; “Basın ve Halkla İlişkiler” görevlisi olarak seçilmiş kadın görevlinin (haydi adını vermeyelim) davetlilere karşı sert ve dikkatsiz tutumu..İşin içinde “basın” da olunca ben kendisini toplantı sonrasında uyarma zorunluluğu hissettim ama o uyarıya bile aynı tutumla cevap vermeyi sürdürdü. Bu tavır nedeniyle Rektör Basın Danışmanı Doç. Dr. Ergün Yolcu açıklama yapmak zorunda kaldı ki böyle durumlarda halkla ilişkiler “halkla çelişkiler” haline dönüşüyor, görevlinin basın veya halkla tek ilişkisi “ters düşmek” oluyor.Bu ve benzeri görevliler “görevli” olmamalı bence!*****Uludere için kim hesap verecek?Şimdi tabii orduya, Genelkurmay’a her konuda hesap soran, generallerin büyük çoğunluğunu “muhtelif iddialar üzerine” tutuklayan bir yargı varken..Sivil asker yüzlerce insanın tutukluluklarını; “bilirkişi raporlarını” bile tınmadan, dinlemeden, sahte dijital verileri incelemeyi kabul etmeden inatla sürdüren, yıllarca hapseden bir yargı varken..Milli iradeyi “kendisiyle ilgili olunca” dilinden düşürmeyen ama “milli iradenin seçtiği” milletvekillerinin tutuksuz yargılanmasına ve TBMM’ye giderek görevlerini yapmalarına karşı çıkan bir hükümet varken..“TSK bize bağlı, Başbakanlık’tan emir alır, Başkomutan da cumhurbaşkanıdır. Bizden izinsiz artık orada sinek uçamaz” diyen bir hükümet varken.ORTADA YALAN VAR!Uludere’de 34 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan hava operasyonunun hesabı da gerekecektir. Aslında olay açık seçik ortadaydı, tek eksik “bu operasyonda bombalama emrini kimin verdiği, sorumlu merciin kim olduğu” idi. Daha önce Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu soruyu sorduğunda Milli Savunma Bakanı Yıldız da, Başbakan Erdoğan da “milli kaynaklardan, kendi istihbarat kaynaklarımız” demişti.GARİP İSTEKABD’nin Wall Street Journal gazetesi ise “Uludere operasyonunda istihbaratı ABD’nin (insansız hava aracı ile) verdiğini , ABD Savunma Bakanlığı’ndan üst düzey bir yetkilinin ise ‘kararıTürkler verdi, bombalama kararı bize ait değildi’ dediğini” yazdı. ABD’li görevliler Türk tarafına “daha yakından görebilmeleri için hava aracını yaklaştırabileceklerini” iletmişler ama kabul edilmemiş, tam aksine “aracın daha uzak bir noktaya yönlendirilmesi” istenmiş.Bundan daha fazla şüphe yaratan ne olabilir ki? Adamlar açıkça “sizinkiler suçlu” diyor. Peki kim suçlanacak, kim üstlenecek bu sorumluluğu? Genelkurmay “kararlarını Hükümet onayı olmadan veremiyorsa” bu emri kim verdi? Herhalde artık açıklama zamanı gelmiştir, değil mi?Bu arada, ABD’nin “insansız araçlarla istihbarat paylaşıyoruz” övünmeleri sonunda paylaştıkları istihbaratın bu olmasına ne demeli? “Kılavuzu karga olanın..” sözü tam bunun için söylenmiş!

Devamını Oku

Bu katillere ömür boyu hapis verin!

16 Mayıs 2012

Kadınlar öldürülüyor, çocuklar “aile içi ve dışı tecavüzlerle” telef oluyor diye çırpınırken kazık kadar herifler kız çocukları da öldürmeye başladılar, yine Hükümet’ten tık yok.. Sanki bu arkası kesilmeyen, bir ülke için yüz karası cinayet ve tecavüzler “ülkenin geçmişindeki olaylar” kadar bile önemli değilmiş gibi hiiç umursanmıyor.Dokunaklı cümlelerle “Anneler Günü” mesajları verildi, halkın duygularına hitap edildi ama asıl o Anneler Günü’nde en çok düşünülmesi gerekenler; “gözleri önünde öldürülen analarına yanan evlatlar, öldürülen kızlarına yanan anneler ve tecavüz mağduru çocukların ‘onlara baktıkça her gün ölen’ anaları”dır.ÇOCUK ‘AMCA’ DİYOR!Bu kez de Zonguldak’ta bir sapık katil 14 yaşındaki ilköğretim okulu öğrencisi kız çocuğu Kader Demiroğlu’nu okulunun önünde pompalı tüfekle vurarak öldürdü.. Zavallı çocuğun kanlar içindeki küçücük bedenine bakıp bakıp ağlayan okul arkadaşlarını izledik TV’lerde, bizim de içimiz kan ağlayarak.. Sonra bu sapık çıkıp bir de utanmadan “Biz 1 yıldır sevgiliydik, onu başka erkeklerle dolaşıyor görünce..” diyerek kendine ceza indirimi sağlamaya çalışmış.Oysa arkadaşları Kader’in teneffüste “Metin amca beni çağırıyor” dediğini anlatıyorlardı haberlerde.. Demek ki katil bir şekilde çocukla tanışmış ve ona “amca” gibi yanaşmış, belki kendine acındırdı, belki yardım ederek tanıştı, belli değil. Ama belli olan şey, “amca” olarak görüldüğü..‘TAHRİK İNDİRİMİ’ SAÇMALIĞIDaha ilköğretim öğrencisi olan ve bu ülkede ne kadar kötü ve acımasız insanlar çıkabildiğini, “hak ettikleri cezalar verilmediği için” bir de üstüne korkusuz olduklarını bilmeyen çocuklar bu sefil yaratıklara inanıyor ve sonunda aldatılarak ya tecavüze uğruyor veya cinayete kurban gidiyorlar.O sefiller çocukların hayatını mahvettikten sonra da dönüp “biz sevgiliydik” veya “beni tahrik edecek şeyler söyledi” benzeri yalanlarla cezalarının fazlasıyla azaltılmasını sağlıyorlar. Çocuklara tecavüz edenler serbest bırakılıyor, hatta 15-20 kişi olsalar da hepsi birden serbest bırakılıyor. İnsanların “yalan yanlış iddialarla 4-5 yıl tutuklu olarak cezaevinde bekletildiği, hayatlarından yılların çalındığı” ülkede cinayetlerin cezaları 8-10 yıl içinde kurtulabilecekleri hale getiriliyor.İLAHİ ADALETTEN KORKUN!Ne demekmiş “tahrik indirimi, iyi hal indirimi” vs? Böyle cezalar verilir veya ağır suçlular affedilirse adalet mi kalır ortada? Kader’in katilinin cezası “affa uğramayacak müebbet hapis” olmalıdır. Bu cezaları vermeyen hakimlerin başka bir şeyden korkuları yoksa bile ilahi adaletten korkmaları gerekir ama o da yok..Aslına bakarsanız bu suçların cezalarını veremeyen hakimlerin “suçlu yakınlarından” korktuğu bile geliyor akla. Daha iki gün önce gazetelerde Oscar ödüllü ABD’li oyuncu Jennifer Hudson’ın 2008 yılında cinayete kurban giden annesinin katiline verilen cezanın haberi vardı. Şarkıcının eski eniştesi “tek bir görgü tanığı olmamasına” ve olay yerinde parmak izleri bulunmamasına rağmen “tanıkların ifadesiyle” ömür boyu hapse mahkum edildi. O ülkelerde verilen cezalar Türkiye gibi her gün sayısız cinayetin işlendiği, çocukların öldürüldüğü bir ülkede neden verilemiyor?Bunu bilmek sürekli olarak felaket haberleriyle yaşayan toplumun hakkı değil midir, sorumlu konumdakiler ne zamana kadar “üç maymunları” oynayacak ve görmezden gelecekler?*****Çocuklarına tecavüz edilen anne tek başına!Defalarca yazdım ve Aile Bakanlığı’nı “o çaresiz anne”ye yardıma çağırdım. Öz babaları tarafından küçük yaşta tecavüze uğrayan iki erkek evladının hayatını kurtarmaya çalıştığını, onlara “korku duymayacakları” bir hayat sağlayabilmek için tek başına mücadele verdiğini ama yardım istediğini anlattım. Babaları olacak kişinin (bir öğretmen üstelik, kendisine başka çocuklar emanet ediliyor) tüm imkanlarını kullanarak, araya tanıdıklar sokarak bu anneyi Bakırköy Akıl Hastanesi’ne kapattırmaya, böylece çocukları yeniden almaya çalıştığını bildirdim.Detaylar annenin kendisinde.. Çocuklar yaşadıklarını mahkemeye anlatmış, aradan yıllar geçmiş hala dava bitirilip suçlu cezalandırılmadığı gibi, zaten ağır üzüntü içinde yaşayan anne bir de hastaneye kapatılma korkusu yaşıyor. Oysa Hastane 1 yıl önce “yatırılmasını gerektiren psikiyatrik bozukluk saptanmadı” diye rapor da vermiş.STERİL YAŞAMAK İÇİN DUYMAYALIM MI?İstanbul Barosu ilgilenmiş ama anlaşılan yeterli değil ki kadıncağız “beni kapatmayı başarırsa çocuklarımın hayatı mahvolacak” diye çırpınıyor. Peki bu durumda; istese davaya müdahil olabilecek ve iyi avukatlar gönderebilecek olan Kadın ve Aile Bakanlığı neden hiç ilgilenmiyor acaba? Bir defa bakmak bile istemiyor?Yoksa bu ülkede yaşanan felaketlere, ensest olaylarına gözümüzü kapatıp steril yaşamlar mı süreceğiz? O anneler yapayalnız boğuşurken o tarafa bakmayacak mıyız? Kadın kuruluşları ve Bakanlığın bu ilgisizliği inanılır gibi değil, hala bir hareket bekliyorum.*****Tutuklu milletvekilleri için ‘sakınca’ nedir hakikaten?Muhalefet partilerinin “tutuklu vekillerin tahliyesi” için CMK’nın 100. Maddesi’nde değişiklik yapılması teklifine AKP “suistimal edilir” diyerek karşı çıktı ve reddedildi. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik “Çok farklı ve olumsuz sonuçlar doğuracağı ve böyle bir düzenlemenin suistimale müsait olduğunu” da açıkladı.Oysa önceleri AKP’den “muhalefet partileriyle birlikte tutuklu vekiller için çözüm bulacağız” şeklinde açıklamalar yapılmıştı. Şimdi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli soruyor; “Başbakan ne sakıncaları olduğunu bize de açıklasın” diyor. Gerçekten de herkesin merak ettiği bir konu bu; sabit bir suçları ortaya çıkarılmadığı halde yıllardır cezaevinde tutulan ve bugüne kadarki kimlikleri de tüm toplum tarafından bilinen, “millet iradesi”yle milletvekili seçilmiş bu insanların tutuksuz yargılanmasında nasıl bir suistimal ve sakınca olabilir?Yuvarlak laflar yerine detaylarıyla açıklamak eğer AKP Hükümeti tarafından yapılmayacaksa Meclis adına TBMM Başkanı’na düşer sanıyorum. Önemli konudur bu, atlanamaz!

Devamını Oku

Yumuşak başlılık değil, demokrasi!

14 Mayıs 2012

Bir ülkenin muhalefet partileri ve özellikle ana muhalefet partisi her şeyden önce “demokrasi adına” son derece önemlidir ve bu partiler de o önemin bilinciyle hareket etmek zorundadır. CHP’de ise Baykal-Sav döneminden kalma tartışmalar-çekişmeler hiç bitmedi (bu ikilinin gayretleri nedeniyle bitirilemedi), kaç kez kurultay yapıldı, hala ümidini kaybetmeyenlerin kavgası izleniyor. Son olarak eski PM üyesi Berhan Şimşek (ona da her kurultaydan aynı sonucun çıkması yetmemiş olmalı ki) ortaya fırlayarak partisine, genel başkanına saydırdı, “Bizi Atatürk bile kurtaramaz” benzeri laflar etti ve sonunda da bunları “gelecek kurultayda aday olabileceğine” bağlayarak davranışının nedenini açıklamış oldu..Arkasından Abdi İpekçi’deki Olağan İl Kongresi’nde “İstanbul İl Başkanı’nın kendilerini disipline sevketme- si”ni protesto için 4 partili ağızlarını bantlaması yine bir tartışmaya neden oldu. Kendini üniversiteli genç zanneden ve her nedense sorunlarını konuşarak çözmek yerine olay yaratmayı tercih eden koca koca siyasetçiler arasında çekişme çıktı. ÖNCE ÜLKENİN ÇIKARI..Berhan Şimşek bu konuda doğru söylüyor, eğer değiştirmezlerse onun da dahil olduğu bu anlayışı gerçekten de Atatürk bile kurtaramaz. Şimşek’in Gürsel Tekin’den ders alması lazım.. O da bir şeylere kızarak MYK’dan istifa etti ama partisi aleyhinde tek kelime söylemedi. İstifadan sonra Kemal Kılıçdaroğlu’yla birlikte oldukları toplantıda da birbirlerine karşı gayet saygılı ve güler yüzlü davrandılar ki siyaset dediğiniz şey eğer “kendi çıkarınızdan önce ülkenizi düşünüyorsanız” böyle olmalı, saygı ve milletvekili saygınlığı korunmalıdır.Bu toplantıda Kılıçdaroğlu’nun “Ben yumuşak huylu bir insanım. Her türlü eleştiriye saygı gösteririm, beni eleştirenlere saygı gösteririm ama partiye zarar verecekleri affetmem. Parti içinde çekişme-kavga olmaz. Buna kesinlikle müsaade etmem. Bu parti barışın dilini kullanacak, ülkenin sorunlarına çözüm getirecek. Eski alışkanlıkları çöp sepetine atacağız” dediği konuşması da kavgadan bıkmış toplumun beklentisine cevap verecek nitelikteydi.HAKARET VE YALANLAR!Kılıçdaroğlu gerçekten de “her türlü eleştiriye ve eleştirenlere saygı” gösteriyor, bugüne kadar “kitle halinde bombardıman eden taraflı bir medya” tarafından ona yapılanlar Türkiye’de başka bir parti liderine yapılmamıştır ve buna rağmen hakaretamiz bir müdahalesi veya bir tepkisi görülmedi. Hepsini gülümseyerek karşıladı. Annesine, mezhebine bile saygısızlık edenlere, “Türkmen” olduğu bilinmesine rağmen kökeni hakkında yalan söyleyenlere, bunları referandumda, seçimde onun ve partisinin aleyhinde kullanmak gibi hiç de dürüst olmayan yöntemlere başvuranlara öfkeli tepkiler vermedi.Bir liderin “eleştirilere ve eleştirenlere saygı göstermesi” ise yalnız yumuşak huylulukla ilgili değildir, daha büyük ölçüde “demokrasiye saygı” dır, o liderin demokrasiyi lafla değil içselleştirerek özümsediğini gösterir. Eleştirenlere korku salan, onlara işlerini kaybettiren, hakaret eden siyasetçilerin ise bu özelliklerle ilgisi yoktur ve umursamazlıkları da aslında “demokrasiye karşı” umursamazlıktır. Demokrasiye filan ne gerek var, bu halk nasılsa “tamamen hatalı olduklarınız dahil” her konuda hoş ve etkileyici birkaç cümleyle tav oluyor düşüncesi onlar için politikanın ta kendisidir.Sonuca gelelim; Kemal Kılıçdaroğlu artık yumuşak huyu bir tarafa bırakıp sözünü tutmalı, partisinde sürekli kazan kaynatanları engellemeyi başarmalı ve bir kez daha karmaşa yaratılmasına izin vermemelidir. Bir ülkenin, hele de Türkiye gibi sıkıntıları hiç bitmeyen, “yüzlerce ciddi sorunu Meclis’inin ilgisini beklediği halde bir türlü o ilgiyi görmeyen” bir ülkenin ana muhalefet partisinde böyle istikrarsız bir görüntü olamaz!*****Diyanet İşleri bu imamı ne yaptı?Bu korkunç haberi duyduğumda “mutlaka takip edilmeli” demiştim, araya birçok olay girdi ve geciktim. Muğla’da 74 yaşında bir vatandaş; Arif Ekiz “camide siyaset yapan imam”ı yapmaması için uyarmış. Sen misin uyaran.. Hem suçlu, hem güçlü imam sanki camiye değil de TBMM’ye gönderilmiş gibi ya da seçimde propaganda yapmak için görevlendirilmiş gibi ibadet yerinde siyaset yapmasından rahatsız olan vatandaşı öldüresiye döverken yaşlı adamcağızın karısı yetişip kurtarmış, imam ise kaçmış.SİYASİ MİSYONERHaberin altında “imam aranıyor” yazıyordu, devamını öğrenemedik. Bu tür “siyasi misyoner” imamların (veya “imam kıyafetli misyoner”ler) sayısı az değil ve yıllardır birçok camiden böyle şikayetler duyulur. Biz gazeteciler duyar ve duyururuz ama Diyanet’in bu konuda ne yaptığı belli değil. Bu olayda ise “bir vatandaşı”, üstelik “zayıf ve yaşlı” bir vatandaşı döven topaç görünümlü bir imam söz konusu..Fotoğrafı görenler biliyordur, yaşlı damcağızın yüzü gözü yaralanmış, bantlar içinde, imam ise genç ve şişman.. Bir kere insan bu “güç dengesizliğinden” utanır her şeyden önce.. Ve sonra da “din adamı” olmasından utanır, mensup olduğu dinde (ve tüm dinlerde) böyle bir şiddet günah değil mi? Ayrıca kendisi devlet memuru değil mi? Kendisi “topluma örnek olması gereken bir görevde” değil mi? Ayıptır söylemesi nasıldı o söz; “imam yellenirse cemaat..” ne yapar?İMAMLIK YAPACAK MI?Acaba Muğla Emniyeti bu saldırgan imamı yakaladı mı, yakaladıysa ne işlem yapıldı?Diyanet bu konuda ne yaptı? Böyle ciddi suç işlemiş, her zaman işleyebilecek ve ibadet yerinde terör estiren bir adamın bir daha imamlık yapmasına izin verilecek mi? Muğla Emniyeti (Valiliği) ve Diyanet İşleri Başkanlığı bu olayın sonucunu millete açıklamak zorundadır, cevap bekliyoruz!*****Büyükkılıçlı Köyü’nde hayvanları katlediyorlar!Birkaç haftadır yazacağım, hep aklımda ama bir türlü sıra gelmedi.. Bu nedenle de kendimi “o zavallı hayvancıklara” ihanet ediyormuş gibi hissedip durdum.Silivri yakınlarında bir köy var; Büyükkılıçlı köyü.. Hayvanlarla ilgili yazılarım nedeniyle birçok il, ilçe ve köyden geldiği gibi zaman zaman buradan bana elektronik posta veya elle yazılmış mektuplar gelir.. Hayvan sevmeyen ve onlara acımadan düşmanlık eden insanların çoğunlukta olduğunu, bunların da “hayvan seven ve onları acımasızların zulmünden korumaya çalışanlara” baskı yapıp durduğunu anlatır bu mektuplar..Bazıları bu köyde “dindar insanların da hayvanlara eziyet ettiğini” anlatarak “bizim dinimizde insana, hayvana, herhangi bir canlıya işkence, onları öldürmek var mı Ruhat Hanım, bu nasıl dindarlık anlayışı” diye sorar (buna benzer “din ve canlılara eziyet, sevgisizlik ilişkisi”yle ilgili şikayetler başka köy ve ilçelerden, illerden de geliyor ama buradan gelenler daha fazla).. Geçenlerde bir yerde tesadüfen bu köyden okurlarıma rastladım ve yine aynı şikayetleri duyunca yazmaya karar verdim.Bir gün “ileri demokrasi”den “normal demokrasi”ye geçersek ve bizler “zorla kaybettirilen işlerimize dönebilirsek” hayvanlara kötülük yapan belediyeleri, kişileri, köyleri, illeri TV’lerden yayınlayarak tüm ülkeye duyurmak ahdımdır, söz veriyorum. Büyükkılıçlı köyünde köpekler taşlanıyor ve daha da kötüsü resmen tüfekle ateş açılarak öldürülüyormuş. Hayvanlara acıyan ve bakan insanlar “gördükleri karşısında ruh sağlıklarının bozulduğunu” söylüyorlar. Örneğin “Nuri” ve Hasan” isimli iki kardeşin açıkça, duyurarak, çekinmeden silahla öldürdüğü anlatılıyor.Ben şimdilik bu köyün muhtarını uyarıyorum. Eğer köylerinin adının “hayvan öldüren köyü” olarak değişmesini istemiyorlarsa o şahısların cezalandırılmasını sağlasın, bu vahşeti derhal durdursun ve tüm hayvanları korumayı, kısırlaştırılmalarını sağlayarak sayılarının artmasına engel olsunlar. Yoksa yaptıklarını sık sık duyurmaya devam edeceğim.

Devamını Oku

Sporda bile şiddet olmasa olmaz mı yani?

13 Mayıs 2012

Artık bekliyoruz da, kavga her yerde, Meclis’in göbeğinde, ülke yöneten siyasetçilerin arasında, okulda, komşular arasında, trafikte varsa “centilmence yapılması” gereken sporda olmayacak mı? Kim dinler centilmenliği? Dün son haberlere bakıyorum süper finalin oynandığı Fenerbahçe-Galatasaray maçı öncesinde taraftar gençler Mecidiyeköy’de kavga etmiş, aralarında Fenerbahçe yöneticisi Şekip Mosturoğlu’nun 17 yaşındaki oğlunun da bulunduğu 4 genç yaralanmış.. Beyoğlu’nda ise Galatasaray taraftarları ile Yunan Panathinaikos takımı taraftarları arasında kavga çıkmış, iki taraf sopa ve sandalyelerle birbirine girmiş, orada da yaralananlar olmuş.Yunanlılar herhalde “Türkiye’de maç öncesi kavga adet olmalı” duygusuna kapılmışlar ki iki Yunan takımı da kavgaya tutuşmuş. Yani insan spordan da, taraftardan da utanır mı, biz utanacak durumdayız. Üstelik Galatasaray taraftarının kavga ettiği Yunan takımı buraya THY Avrupa final maçı için gelmiş, yani misafir sayılır. Biz de sözüm ona çok “misafirperver” milletizdir..LEEDS OLAYINI HATIRLADIM..Hemen aklıma yıllar önce Türkiye’de öldürülen Leeds holiganları geldi. Bu olayın üstüne Leeds’de Türkiye ile oynanan final maçı geldi.. Ben izlemek üzere Leeds’e davet edilen gazeteciler ekibindeydim ve o korkunç olayın üstüne bile olay çıkmaması, Türklere karşı bir şiddet hareketi olmaması için İngilizler’in müthiş bir çaba gösterdiklerini bugün gibi hatırlıyorum..Maç öncesi bir İngiliz amigo ayağa kalkarak “Türklerden kim nefret ediyor” diye bağırmış, koca stadyumdaki binlerce seyirci ayağa kalkarak “biz” diye cevaplamıştı, o duygular içinde yaptıklarında haklı olabilirlerdi ama bu bile ekibimizde herkesin tüylerini ürpertmeye, başımızı öne eğdirmeye, Türkiye’de gerçekleşen olaydan müthiş bir utanç duymamızı sağlamaya yetmişti.KENDİNE SAYGI OLSA..Gerçekten, Türkiye’de bu maçlarda taraftarlar arasında çıkan kavgalar, hakemlere bile yapılan saygısızlıklar, edilen küfürler utanç vericidir, spora da, insanlığa da hiç yakışmıyor. Ne zaman kendimizi toplayıp biraz saygılı (kendine saygı bile yeter) olmayı, öfkemizi frenlemeyi, hiç değilse ülkemizin adına leke sürmemek için dikkat etmeyi, kazanmak kadar kaybetmeyi de kabullenmeyi öğreneceğiz acaba?*****Gazetecilere hakaret sıktı artık!Başbakan’ın “bir yazısından dolayı” ve “paşalara hakaret etti” diyerek Bekir Coşkun’a “kaleminden hep pislik akan zat” diyerek onu hedef haline getirmesi Coşkun ve ailesini tehlike içine soktu ve zaten kendisi de neler olduğunu “hayatımız cehenneme döndü” sözleriyle açıkladı. Tabii başbakan ve onlar gibi önemli mevkide olan insanlar kelimeleri seçerken sonuçlarını iyi düşünmelidirler, zira hemen arkasının geleceği bellidir.Nitekim ondan birkaç gün sonra bu kez AKP Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz yine Bekir Coşkun’un bir cümlesini alıp Başbakan’a yaranma amacıyla daha da ileri giderek saygıyı iyice unuttu ve“şu dili uzun, kaleminden lağım akan birisi” hitabıyla başlayarak (bundan daha kötü, daha ayıp ne söylenebilir acaba) anlamsız cümleler sıraladı. Örneğin Coşkun “Çankaya’yı ‘dinciler’e bırakmayacağız” demiş, Kapusuz “Peki şimdi Cumhurbaşkanı kim” diyor. “Dinci”nin “köktendinci, dini yönetim isteyen” demek olduğunu ve normal olarak “demokrasiye inanan herkes”in aynı görüşte olacağını da bilmiyor, verip veriştiriyor.CUMHURBAŞKANI ‘DİNCİ’ Mİ?Üstelik bu arada Cumhurbaşkanı’na da “dinci” demiş oluyor ki buna Sayın Gül’ün kendisi de kızmıştır herhalde.. Kapusuz Bekir Coşkun’a saldırmakla yetinmiyor, Yılmaz Özdil’in bir cümlesini alıp ona “darbeci, kafası darbeci” diyor, ondan Yazgülü Aldoğan’a atlıyor, oradan Mustafa Balbay’a geçiyor, herkes nasibini alıyor yani.. İyi bari, eğer partilerin (hele de bir iktidar partisinin) yönetim kademesindekiler her yazılarından dolayı gazetecileri hedef gösterecek, hakaretin alasını yapacaksa kalemi bıraksın artık gazeteciler.. Dünyada benzeri görülmemiş, bundan önce Türkiye’de de görülmemiş bir tablodur bu..Ve bu şartlar altında gazetecilik yapmak tam bir işkenceye dönüşür ki dönüştü.. Biraz eleştirel bakışa sahip, bugüne kadar her iktidar döneminde olayları “olması gerektiği gibi” yorumlamış, bugün de görevini doğru yapmaya çalışan her gazeteci için dönüştü. İktidarların “yapması gerekenler” arasında gazetecilerle birebir kavgaya girişmek, onlara laf yetiştirmek, hedef göstermek yoktur. Ve unutulmasın ki “özgür medyası” olmayan bir ülkede “demokrasi vardır” diyene dünya güler!MESELE VARSA YARGIYA GİDİLİR!Ayrıca.. Birçok orgeneral hapislerde ömür tüketirken, ordunun onuru yerlerde süründürülürken bu “paşa sevgisi” de büyük çelişki değil mi? Bir “ayrıca” daha; neden köpeklere “paşa” denmesine bu kadar kızılıyor, ne kusuru varmış köpeklerin? Hiç paşa isimli köpek görülmedi mi, ben çok rastladım mesela.. Bir yazar istediği teşbihi yapar, dava edilecek bir konu varsa yargıya gidilir, yoksa hakaret edilemez, suçlama yapılamaz.. Ben köpeklerin birçok insandan daha duygulu, sevecen ve saygılı olduğuna inanıyorum, adımın bir köpeğe verilmesi de beni kızdırmaz. Öyle insanlar görüyoruz ki “onlara verilmesi” daha çok üzerdi inanın!

Devamını Oku

Yargıya ‘siyasi müdahale’ değilse nedir bu?

12 Mayıs 2012

İktidar partisi “yargının bağımsız olduğunu” ispatlamak istercesine MİT mensuplarının soruşturulmasına karşı çıkmış ve yargıyla çekişme havası vermişti. Son olarak “28 Şubat tutuklamalarının dalga dalga yapılmasının ülkeyi boğduğunu” söyleyerek yargıyı eleştirmiş oldular. Böylece biz “yargı bağımsızlığına” inandık (!)..Özellikle son günlerde Hükümet üyelerinin “kuvvetler ayrılığına çok önem verdikleri, buna zarar verecek durumlara önce kendilerinin karşı çıkacağı” benzeri açıklamaları da Türkiye’de gerçekten bir “kuvvetler ayrılığı” varmış, yasama-yürütme ve yargı tamamen birbirlerinden bağımsızmış algısı yaratma gayreti gösteriyor. Peki o zaman referandumun da esas nedeni olarak öne sürülen “darbeler ve muhtıralar, ordunun siyasete müdahaleleri soruşturulacak” sözleri neden şimdi değiştirildi?27 NİSAN MUHTIRASI NEDEN ÇIKARILIYOR?Referandum ve seçim öncesinde 27 Nisan muhtırasını sanki Ana Muhalefet Partisi vermiş gibi olay propaganda olarak bol bol kullanıldı. Başbakan ve Bakanlar hala sık sık “27 Nisan muhtırası verilirken neden sustunuz” diye medyadan muhalefet partilerine kadar herkesi suçluyor, hesap soruyorlar ve neredeyse darbeci ilan ediyorlar. Daha iki gün önce AKP Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz CHP’nin “27 Nisan muhtırasına alkış tuttuğunu” filan söyledi.Bu durumda şimdi Meclis’te; 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat (MGK kararları ile altında sivil hükümetin imzaları ile yapılan hükümet değişikliği) soruşturmaları için üç ayrı komisyon kurulurken 27 Nisan neden atlanıyor? Başbakan Erdoğan “onu muhtıra olarak kabul etmiyorum” dediği için 27 Nisan “muhtıra olmaktan” nasıl çıkıverdi?12 EYLÜL’Ü DE KABUL ETMESEYDİ?Başbakan “12 Eylül’ü de darbe kabul etmiyorum” deseydi 12 Eylül de “darbe olmaktan” çıkacak mıydı? Her şeyden önce “ordunun siyasete müdahalesi” nasıl ki darbe oluyorsa bu da Hükümet’in “yargıya açık müdahalesi” değilse nedir?GİRİŞİM AŞAMASI DENEMEZÖte yanda, MHP’nin tepkisi (onların da bütün tepkileri adeta fısıltı be kardeşim) son derece doğrudur; eğer “SOMUT BİR MUHTIRA” olan 27 Nisan “Hükümet direndi, girişim aşamasında kaldı” mazeretiyle sorgulanmayacaksa Balyoz ve bütün diğer ay ışığı, güneş ışığı vs ve bütün o gazeteciler, milletvekilleri “iddialar, imzasız mektuplar, Haham sözleri” ile neden yıllardır mahkum gibi cezaevinde tutuldu da Hükümet’in “girişim aşaması bile kanıtlamadı, yazıktır bu insanlara” dediği hiç duyulmadı?Hala (sanki da davalar sonuçlanmış da suçları kesinleşmiş, tutuklu değil de hükümlülermiş gibi) gazeteciler siyasilerin yaptığı konuşmalarda “PKK teröristleriyle” bir tutuluyor, hala “onlar gazetecilik faaliyetinden değil, terörden içerde” deniyor. Bu haksızlığa susulabilir mi? Yaşar Büyükanıt’ın muhtırası ülkede seçim sonuçlarını etkileyen, Cumhuriyet mitinglerini sanki ordu yaptırmış imajı altına sokan, “21’inci yüzyılda hala ordu siyasete müdahale ediyor” tezini ortaya çıkaran kapı gibi bir muhtıradır. Ve medyaya, Ana Muhalefet Partisi’ne “27 Nisan’da neden sustunuz” diye her gün hesap soran bir hükümetin bu muhtırayı ve Büyükanıt’ı korumaya alması “27 Nisan’dan hiç de şikayetçi olmadığını” anlatmaktadır.Madem ki “güçler ayrılığı”na o kadar önem veriliyor, 27 Nisan ve Büyükanıt’la ilgili karar ; bütün tutuklamaları yapan, bir muhtıra vermemiş, devamlı olarak “demokrasiye saygılıyız” demiş olan İlker Başbuğ’u bile tutuklayan yargıya bırakılmıyor, bu dev bir çelişki ve yüzlerce insana dev bir haksızlık değil midir?27 Nisan’ın soruşturulmaması tarihe böyle yazılacaktır.*****Şu kamuoyu anketleri komik olmadı mı artık?Türkiye’de siyasetçinin seçmenin topunu, eksiksiz “geri zekalı” zannettiği görülmüştür, örneğin eğitimde önemli ve tepki gören bir değişiklik yapılacaksa veya başkanlık sistemi çıkarılacaksa bunun hazırlığının farklı ağızlardan “beyin yıkama” gibi yapıldığı görülmüştür ama aynı alışkanlığı kamuoyu araştırma şirketlerinin de edinmesi bardağı iyice taşırıyor.Bildiğiniz gibi benim yazılarım “yüksek sesle düşünme” gibidir, düşünürken sizi de beynime alıyormuşum gibi.. Yine öyle yapıyorum. Seçim öncelerinde de “kamuoyu araştırması” adı altında yapılan seçim anketlerine inanmadığımı belirtmiştim, bu anketlerle önce toplumun “kolay etkilenen ve her duyduğuna kolayca inanan” çoğunluğunun şartlandırıldığını, aynı anda şartlandırılan milletin “çıkan sonucu” da doğal olarak doğru kabul ettiğini düşünüyorum ben.SİSTEM DEĞİŞMEZSE HEP AYNI SONUÇ..“Parmak boyası” kaldırıldıktan ve aynı anda oyların toplanması “elektronik olarak yapılmaya” başlandıktan sonra (buna bir de fazladan basılan milyonlarca oy pusulası, bebeklerin veya ölülerin oy kullanması, boş evlere seçmen yazılması benzeri olayları ekleyin, ki bu hepsi birbirinden farklı yöntemlerin diğer partiler tarafından tek tek kontrolü neredeyse imkansızdır ve yakalasalar bile “aman bir daha sayılırsa oylarımızı daha düşük çıkarırlar vs” korkusuyla susuyorlar) ben artık hiçbir seçim sonucuna güvenmiyorum ama yapacak bir şey yok.. Bundan sonra; parmak boyası ve tek tek oy sayma gelmediği sürece de her seçim aynı olacak.. Önce anketlerle beyin yıkama, arkadan aynen anket sonuçlarının (artı-eksi 1 veya iki hata payı da “inandırıcılık açısından” bırakılabilir tabii) seçimlerde çıkması..Bu arada A&G’nin sonuçlarına diğerlerinden çok güvendiğimi ama neticede anket yapılan kişilerin “o güne kadar yıllarca aralıksız çıkarılan anketlerden etkilenen denekler” olduğunu ve bu nedenle sonuçların sağlıklı çıkacağına inanmadığımı da ekleyeyim. Tabii bunun dışında zaten “bütün gazete veTV’lerin, bütün propaganda kaynaklarının “tek parti”nin elinde olduğu” bir ortamda dürüst, eşit şartlarda seçim yapıldığı da söylenemez. Her neyse, gelelim son ankete.GENEL BAŞKAN BEĞENİLMİYOR İMAJI..Bu şirketlerden Pollmark’ın yaptığı son araştırmada AKP oyları yüzde 52.4’e yükselmiş görünüyor, CHP 24.5, MHP 11.4.. Ama geliyoruz “en beğenilen siyaset adamı” bölümüne.. Adeta CHP’nin içinden kendi partilerini “koltuk ihtirasıyla” sorumsuzca kemiren isimlerle ortak çalışır görünen bir büyük çelişki göze çarpıyor.. En beğenilen siyaset adamı yüzde 41.7 ile Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu yüzde 7.6, Devlet Bahçeli yüzde 9.6.. Hoppalaa..Mantık, rasyonalite diye bir şey var, hiç değilse ona saygı gerekir, bu ne? MHP 11.4 alıyor ama liderini beğenen 9.6, AKP 52.4 alıyor ve liderini beğenen 41.7, CHP ise 24.5 alıyor ve büyük bir oransızlıkla lideri beğenen 7.6.. İyi ki sıfırlamamışlar.. Yani CHP’ye oy verenlerin neredeyse üçte biri Kemal Kılıçdaroğlu’nu beğenmeden veriyor. Neden böyle olsun peki; bir liderde en önemli özellikler olan; “dürüstlük, sözüne güvenilirlik, çalışkanlık, iyi niyet” bu genel başkanda var, o zaman en azından partiye oy verenlerin yarısı neden onu “iyi siyasetçi” görmesin?Uzun lafın kısası, milleti şartlandırma amaçlı görünen bu araştırmalar beni güldürüyor, işi öyle ele aldılar, öyle sanal bir alem kurdular ki bize artık gerçeğin ne olduğu hiç önemli değil!

Devamını Oku

‘Bağımsız’ Danıştay Başkanı başkanlık sistemini seviyor!

11 Mayıs 2012

Danıştay Başkanı Hüseyin Karakulluk-çu’nun “Başkanlık, sultanlık değil tartışılmalı” dediğini duyunca (Allah sizi inandırsın) elimde olmayarak, kendiliğinden “google”ı açıp bu başkanın nasıl seçildiğini hatırlamak istedim. Konuşmasının devamını daha okumadan, sadece bu cümle ile.. Zira bırakın yüksek yargıyı, daha yeni hakim, avukat olmuş veya hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş birinin bile Türkiye’deki mevcut şartlarda “başkanlık sistemi”ni savunması, “bunun sultanlık olmayacağını” söyleyebilmesi mümkün değildir.Karakullukçu “referandumdan sonra üyeleri Adalet Bakanlığı içinden seçilerek (başındaki Adalet Bakanı ve müsteşar yetmiyormuş gibi) tümüyle siyasallaştırılan HSYK” tarafından seçilmiş. Bir de “Tayyip Erdoğan’ı ceza almaktan kurtaran kararın altında imzası vardı” yazıyor orada.. Bunları okumadan önce onun “19 Mayıs törenleri için Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararı” vermesi, arkasından Milli Eğitim Bakanı’nın “bu karar bir garabet” demesi üzerine denge sağlamak için böyle konuştuğunu düşünmüştüm. Meğer başka nedenler de varmış..BAŞKANLIK SİSTEMİNDE ‘DAHA ÇOK BARAJ’..Bu sistem nasılsa getirilecek ya şu sıralarda “tartışma oyunu” oynamaktayız.. Mesela Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu da “tartışma”ya şu ilginç sözlerle katılmış; “Başkanlık sisteminde mevcut sistemden daha çok baraj yapılır”.. Demek Milli Eğitim Bakanı katılsa “daha çok okul açılır”, Kadın Bakanı katılsa “kadın cinayetleri durur”, Spor Bakanı katılsa “tüm uluslar arası maç ve yarışları Türkiye kazanır” filan denecek..Ama Danıştay Bakanı’nın sözleri önemli.. “Bu sistemin siyasi istikrar doğurması, ekonomiye olumlu yansıması, başarılı bir kuvvetler ayırımı gibi avantajları bulunmaktadır” demiş mesela.. Türkiye’de ABD gibi eyalet yapısı, bu eyaletlerin başında neredeyse başkan gücüne ve özgürlüğüne sahip valiler ve çok güçlü ve bağımsız yargı sistemi olmadığına göre seçilecek başkan “mutlak güç” sahibi olacak. Yani “istikrar” dediği şey “her konuda tek ses, tek emir” olacak.. Asıl önemli nokta ise “başkanlık sisteminde başarılı bir kuvvetler ayırımı” avantajı olduğunu söylemesi.DANIŞTAY BAŞKANI’NA BİR SORU!Nasıl yani? Bugün “yasama-yürütme-yargı” arasında bir kuvvetler ayırımı kalmadı.. Yargıyı hükümet kontrolündeki HSYK elinde tuttuğu için yargı bağımsızlığından söz edilemiyor.. Yasama-yürütme tek partinin elinde, milletvekilleri de “tek kişi”nin elinde, cumhurbaşkanını da katarsak ortada zaten “tek kuvvet” var..Bu durumda başkanlık sistemi gelirse nasıl olacak da “başarılı bir kuvvetler ayırımı”na dönüşüverecek? Ben Danıştay Başkanı’nın aksine diyorum ki; ‘ancak başarılı bir kuvvetler ayırımı zaten mevcutsa başkanlık o zaman tartışılabilir, başkanlık geldikten sonra kuvvetler ayırımı gelmez’..Danıştay Başkanı Karakullukçu lütfen (biraz okumuş, araştırmış, bilgi edinmiş) benim gibi düşünen vatandaşları ve hukukçuları -ki aralarında ülkenin en önde gelen isimleri de var, daha önce başkanlık tartışılırken görüşlerini aktarmışlardı- aydınlatmak üzere sözlerini açıklasın, özellikle bu son noktayı! Çünkü devlet ve millet oyuncak olmadığına göre, kendisinin dediği gibi “Başkanlık bir gelsin de beğenmezseniz değiştirirsiniz” gibi bir şey de olamaz.. Bu nasıl söz hakikaten?*****Dalgalar üzerine..Başbakan Erdoğan “28 Şubat’la ilgili olarak dalgalar halinde, kısa aralıklarla yapılan tutuklamaların ülkeyi boğduğunu, kendilerinin de bundan ciddi şekilde rahatsız olduğunu” söyledi ve hemen ertesi gün AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik çıkarak “Başbakan öyle demek istemedi, aslında şöyle demek istedi” diyerek düzeltme yaptı. Hüseyin Çelik bundan önce de Erdoğan’ın “Tek din” sözünü düzeltmişti ve bu durum dışarıdan hayli garip görünüyor..Şöyle ki; bir bakanlığın uzmanlık alanına giren konularda bile lafı bakanlardan önce kendisi söyleyen Başbakan’ın “anlaşılmayan” konuşmaları neden şimdi Çelik tarafından düzeltiliyor? Kimse kendi konuşmasının bir başkası tarafından düzeltilmesinden hoşlanmazken Başbakan buna nasıl izin veriyor ve ayrıca neden son zamanlarda bu kadar çok “düzeltilme gereği ortaya çıkan” konuşma yapılıyor? Bir enteresanlık burada.. Diğeri ise böyle durumlarda “ilk söylenene inanma”yı tercih eden insan psikolojisi.. Bende de hep; kim tarafından söylenmiş olursa olsun “ilk söylenen, düzeltme yapılmadan önce vurgulanan” konusunda düşünme alışkanlığım vardır, neticede sıradan insanlar söylemiyor bunları, bu kadar sık dil sürçmesi de olmamalıdır..YARGI BAĞIMSIZMIŞ GİBİ..Hükümet tarafından yapılan bu tür açıklamalar aynen MİT soruşturmasında “yargıyla Hükümet’in ters düşmesi” gibi yapay görünüyor insana.. Yargının artık “bağımsız” olmadığı, özellikle referandumdan sonra hemen yapılan HSYK ve yüksek mahkeme değişiklikleriyle “siyasi gücün sözünden çıkamaz” hale geldiği bilinirken sanki “bakın işte biz de rahatsızız, onlar bağımsız” havası vermek için yapılıyor gibi..Bırakalım bunu, neden sadece 28 Şubat tutuklamaları dalgalar halinde yapılmış gibi konuşuluyor? Yine 28 Şubat’ta (her ne kadar MGK kararı olarak ve demokrasi kesintiye uğramadan yapıldıysa da) ortada somut bir olay var.. Ergenekon diye başlatılıp “keyiflerin istediği her ismi içeri alan ve en kötü şartlarda hapislerde çürüten”, somut bir olayın bile ispatlanamadığı soruşturmanın dalgaları ise yıllarca sürdü, dünyanın tepkilerine rağmen de hala bitmek bilmiyor.12 Eylül, 27 Nisan ve 28 Şubat’ta mevcut hükümetlere gözle görülür şekilde askeri müdahale olmasına, diğeri ise “hükümeti indireceklerdi” iddialarıyla sürmesine rağmen 12 Eylül sorumluları bile tutuklanmadı.. Sorun “ülkeyi boğmak” ise onlar neden boğmadı da bu boğuyor? Bence insanları asıl bu dev çelişkiler boğuyor!

Devamını Oku

Başkanlık sistemini olmuş sayabiliriz!

10 Mayıs 2012

Milletvekillerinin “etik” öğrenmesi gereğinden sonra galiba sıra “parlamenter sistem ve demokrasi” derslerine geldi, TBMM Başkanı Cemil Çiçek bunun için de bir girişim başlatsa iyi olacak. Baksanıza Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ “başkanlık sistemi” tartışmasını başlatmak üzere konuya balıklama dalarak “zaten bizimkine parlamenter sistem denmez, gerçek anlamda ‘yasama ve yürütme’nin birbirine karşı bağımsız olduğu başkanlık sistemini tartışmak gerekir (Ö) Bana göre mevcut sistemler arasında denetimin en etkin yapılmasına izin veren sistem başkanlık sistemidir. Bizim sistemde iktidar yetkisini kullananlar vatandaşa hesabını tam verebiliyor mu, onu da yapamıyor” dedi..Tabii Bekir Bozdağ yeni anayasa için kurulan Uzlaşma Komisyonu’nun üyesi olmadığı halde konuştuğu için MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural’ın “maydanoz oluyor” tepkisiyle karşılaştı, Devlet Bahçeli de “başkanlık sistemi bize uygun değil” dedi ama aslında Bozdağ’ın söyledikleri çok önemli.. Her cümlesini tek tek açıklaması gerekecek kadar önemli.. Gerçi bu “tartışma başlatıldı, tartışılıyor” gibi laflar da komik artık, hangi konunun “kesinlikle, kim ne derse desin gerçekleşmesine karar verilince” birkaç kişi ortaya bu tür bir konuşmayla çıkıyor. Sanki tartışılıyormuş (veya bir şey değişebilirmiş) gibi birkaç kişi de kendini paralayarak gümbürtüye katılıyor, kısacık süre sonra bir bakıyorsunuz “oldu da bitti maşallah” gerçekleşivermiş.YOKSA TARTIŞMAMALI MI?Şimdi “gerçekleşecekler” sırasında başkanlık sistemi var (Tarhan Erdem de “başkanlık sistemi gelmeden Erdoğan cumhurbaşkanı olmaz” dedi ki öyle zaten), eyaletlere bölünme var, bu kadar ciddi bir konuda dil sürçmesi kabul edilemeyeceğine (bugüne kadar da hiç böyle bir sürçme yaşanmadığına) göre bir süre sonra tekrarlanabilecek “tek din” konusu var, kararlaştırılmış, bitmiş çok şey var yani.. Acaba bu tartışmalara katılmayıp tarihe “ama o konu toplumda da tartışılmıştı” diye geçmemesini mi sağlamak gerekir diye düşünüyor insan.Yine de Bekir Bozdağ’ın “kendi sözlerini açıklaması için” birkaç satır yazmak isterim.. Başkanlık sisteminde yasama(Meclis) ve yürütme (hükümet) birbirine karşı bağımsızmış, bu nedenle birbirini frenleyen-denetleyen bir mekanizma oluyormuş, söylenen bu..MECLİS, HÜKÜMETİ DENETLEMEZYani bize başkanlık sistemi gelir gelmez hemen “AKP çoğunluğunun birçok konuda muhalefet partilerini takmadan ‘milli irade istedi, halkım istedi’ diyerek tek başlarına aldıkları kararlar, çıkardıkları yasalar” bitecek. Ve sonra AKP’li Meclis ile AKP hükümeti birbirlerini denetleyecek, mesela başında Abdullah Gül’ün olduğu hükümete (Erdoğan başkan olacağına göre), başında Cemil Çiçek’in olduğu parlamento “yanlış yapıyorsunuz” diyecek. Oooldu!Gerçek demokrasinin yaşandığı ülkelerde “başkanlık sistemine filan gerek kalmadan” parlamentolar hükümetleri denetleyebilir. Hükümetin bir yanlışında muhalefet partileri de, kendi milletvekilleri de karşı çıkar, dürüstçe bir tartışma yaşanır ve yanlıştan dönülür. Dönülmezse bu kez devreye..YÜKSEK YARGI VE ‘ÇELME’..Evet bu kez devreye yüksek yargı, mesela “BAĞIMSIZ” anayasa mahkemeleri girer, onların görevi de budur, denetlemeyi yapar, yanlışı durdururlar. Eğer Bekir Bozdağ ve partisi “denetim”i bu kadar istiyorlarsa, “vatandaşa hesap veremiyoruz” diye üzülüyorlarsa o zaman; özellikle bugünkü gibi “dediğim dedik” bir tek parti döneminde “yargının bağımsızlığı”nın denetim açısından önemini bilerek siyasallaşması için uğraşmazlardı... Bırakın Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan başlayarak tüm yargıyı “iktidarın kontrolü altına” almayı, Anayasa Mahkemesi’nin başına “AYM’nin görevi milletin iradesini temsil edenlere çelme takma yeri değildir” diyen (ve örneğin “muhalefet partilerinin de milletin iradesini temsil ettiğini, AYM’nin görevinin o temsilcileri denetlemek olduğunu” bilmeyen ve yağ çeken) biri başkan olarak orada kalamazdı.MİLLETİN İRADESİ VEKİLİNİ SEÇEMİYOR..Ve öte yanda.. İktidar partisinin “Parlamenter sistem şöyle, böyle” diye demokratik sistem tartışacak veya milletin iradesinden söz edecek hakkı zaten yoktur.. Milletin kendi vekilini seçmesine izin verilmez, vekilleri “millet yerine genel başkanlar” seçerse ve o vekiller tekrar seçilebilmek için genel başkanın “emir eri” durumunda olursa ona ne demokrasi denir, ne parlamenter sistem.. Bal gibi “padişahlık”tır adı.. Ve bu kesinlikle ülkenin dış politikasına da yansıyacak, kimselere hesap verilmeyen bir dış politika ortaya çıkacaktır bence..Birkaç satır dedim bakın yine nasıl uzadı, bitireyim; bağımsız yargının olmadığı, milletvekilinin özgür olmadığı yerde başkanlık sistemi zaten felaketle biter. Ama Başbakan veya Yardımcısı uygun görüyorsa biz yanılıyoruz demektir.. Şimdiden alışalım; “haklısınız Başkan, siz nasıl emrederseniz”.. Aynen Hakan Şükür’ün dediği gibi!*****Bu da bir tür vahşettir!Üzerinden biraz zaman geçti, hemen yazamadım ama yazmadan geçemeyeceğim bir konu bu..Uluslar arası estetik cerrahi kongrelerine çoğu kez “Türkiye’den tek isim” olarak davet edilen ünlü plastik cerrah Prof. Dr. Onur Erol sanıyorum şu sıralar halen ABD’de yapılan bir kongrede.. Gitmeden önce bana gönderdiği ‘Fazıl Say’la ilgili mektupta ona ve aynı sorunu yaşayan binlerce çocuğa, gence, aileye yapılan (benim de haberi ilk duyduğumda fena halde öfkelendiğim) büyük bir saygısızlığı anlatıyor. Dudak yarıklarıyla ilgili ameliyatlar yapan ve maddi durumu yetersiz ailelerin çocuklarını kurduğu vakıfla parasız ameliyat eden Onur Erol 22 Nisan’da İtalya’daki bir kongreye giderken yolda okuduğu gazetede görmüş bu haberi ve çok etkilenmiş.ALLAH’A İNANANLAR..Konu Twitter’da Fazıl Say’ın 7000 kişi tarafından saldırıya uğraması.. Okuyanlar hatırlayacaktır, saldırı da Say’a utanmazca, acımasızca “yamuk dudaklı” denmişti. Dr. Onur Erol ise; “Fazıl Say’ın dünya çapında bir sanatçı olduğunu, doğuştan ‘halk arasında tavşan dudak denilen özür’ le dünyaya geldiğini, bunun kendi tercihi olmadığını” söyledikten sonra “Ne acıdır ki bu saldırıyı Allah’a inananlar yapmaktadır oysa insanları Allah yarattığına göre ne büyük günah işlediklerinin farkında değiller mi acaba? Bu saldırı binlerce dudak-damak yarıklı çocuğa da yapılmıştır. Öte yanda Fazıl Say büyük bir sanatçı olarak dudak-damak yarıklı çocukların aileleri için -inandırıcılık açısından-adeta bir ışık gibi teselli simgesi olmuştur. Bu acımasız saldırı Türk milletine hiç yakışmadı” diyor.Ben bu tür bir vahşiliği, acımasızlığı yapacak kadar gözü dönmüş olanların dinen de asla bağışlanmayacağına, böyle kötü insanların Allah’ın adını anmamaları gerektiğine inanıyorum. O 7000 kişide biraz utanma olsa özür dilerlerdi, Dr. Erol’un dediği gibi; yaptıkları büyük bir utançtır bu toplum için!

Devamını Oku

Buyrun size ‘laiklik’ yerine ‘demokrasi’.. Hem de bize özgü tarifiyle!

9 Mayıs 2012

Böyle yazmıştı bir meslektaşımız Atatürk’ün fikrini beğenmeyip ‘daha iyi sonuç verirdi’ diyerek; “Demokrasi laikliği zaten içeriyor, Atatürk ‘laiklik’ diye tutturacağına sadece ‘demokrasi’ deseydi her şey çok farklı olurdu”.. Bugün gelinen nokta “Laiklik açık seçik anayasada mevcut olmasına, tanımlanmış olmasına rağmen” o arkadaşımızın istediği noktadır, artık laiklik kalkıyor, demokrasi de “çoğunluğu ele geçirenin her istediğini dayatması” tarifine geliyor, buyurun güle güle kullanın.“Ay sıktı bu laiklik”, Ay Kemalistler laiklik diye tutturuyor” şikayetleriyle kolaylaştırılarak girilen yolda çoktan laikliğe el sallamaya başladık da ancak dikkatli gözler fark ediyor gidişi.. Bu “laiklik” dediğiniz şeyin sadece “türbana devlet alanlarında yasak getirilmesi” demek olmadığını, gerçek demokrasinin uygulandığı ülkelerde laikliğin “her din ve inanca, her dini simge ve ibadete aynı uygulamaları yaptığını ve ‘çoğunluğun aynı dine sahip olduğu’ ülkelerde ‘diğer din ve inanışlarda olan vatandaşlara’ baskıların ortaya çıkmaması için laikliğin çok daha önem kazandığını” anlatmaktan dilimizde tüy bitti.‘TEK DİN’..Biz anlattıkça onlar laik-demokratik rejimi “türbanı yasakladılar, nasıl olur da okulda, Meclis’te türban olmazmış, laiklik dindar insanları gözetmiyor” noktasına, hatta laikliği “Müslümanlığa karşı başka bir din ya da dinsizlikmiş gibi gösterme” noktasına indirgediler. Ama işte sonunda bir gün “laikliğin ve demokrasinin evrensel anlamının, tanımının değiştirilemeyeceği, esnetilemeyeceğinin anlaşıldığı noktaya geliniyor (da genellikle vakit çok geç oluyor).Ahmet Hakan Pazartesi günü “Tek din mi” başlıklı yazısında Başbakan Erdoğan’ın “tek” vurgusu olan sloganı üçten dörde çıkararak “Tek millet, tek bayrak, tek devlet, tek din” dediğine dikkat çekiyor; “Hepsini anladık da ‘tek din’ nereden çıktı? ‘Tek din’ Müslümanlık ise başka dinlere mensup vatandaşlarımıza ‘sizi dışarıya alalım’ mı denecek? Yine tek din ‘Müslümanlık’ ise kastedilen hangi Müslümanlık? Ve hepsinden önemlisi ‘laiklik ilkesi’ ne olacak” diye soruyordu..TEK MEZHEP!Çok haklı ama tekrarlayayım, bu sorular için de çok geç.. Laiklik ilkesinden bu kadar çok rahatsız olunan ülkede o da tek kalemde kaldırılır (ki artık Başbakan’ın sözüyle bellidir, yeni anayasada laiklik de tarihe karışacak), kimse de ses çıkaramaz. Ayrıca buradaki asıl önemli iki soru; “başka dinlere mensup olanların neyle karşılaşacağı” ve “hangi Müslümanlık” sorularıdır.. “Biz herkesin dinine-inancına saygılıyız” dedikten, “Sünni” mezhebinin her isteğini “demokrasi adına” diyerek savunduktan sonra diğer dinler “tek din” söylemiyle nasıl dışlanabilir? Ve eğer “tek din”i açıkça slogan yapacak duruma gelinmişse bunun sonunda Endonezya’daki gibi “tek mezhep” noktasına da gelineceği ve mezhep çekişmelerinin daha doğrusu “Sünni” dışındaki mezheplerden olanları dışlamanın başlayacağı da kesindir.Bakalım yeni anayasa “laikliği” ne hale sokacak, gerçekten çok kritik bir süreç Türkiye için.. Nasılsa tepkiler ustaca püskürtüldüğüne, niyet ortaya konmuşsa hiçbiri (hatta yüksek mahkeme kararları bile) dinlenmediğine göre şimdiden “alışmaya” başlasak iyi olur. “Demokrasi zaten laikliği içeriyor, vurgulamaya ne gerek var” diyenler laikliğin arkasından bir tas su dökmeyi unutmasınlar ama.. Şimdiye kadar “aman laiklik kuralları ‘çoğunluğu aynı dinden olan ülkelerde’ daha da dikkatle korunmalıdır, oradan buradan esnetilirse ‘tek din’ baskısı gelir dikkat” diyenler bu noktayı anlatıyordu çünkü!*****Hakan Şükür bir gerçeği açıklamış!Sedat Ergin geçen Cuma Hürriyet’te “milletvekillerinin başka gelir getirici işlerde çalışıp çalışmaması” ile ilgili çok güzel bir yazı yazdı. TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in önerisiyle kurulan ve Meclis’te grubu bulunan 4 partinin milletvekillerinden oluşan komisyonun, çıkarılacak yasanın taslağını hazırlayarak “milletvekilleri için siyasi etik kuralları”nı belirleyeceğini anlatıyor ve “Çiçek’in bu önemli girişimi kamuoyundan kuvvetli bir desteği hak ediyor” diyor.MİLLETVEKİLLİĞİ MESLEK DEĞİL..Cemil Çiçek “Her mesleğin ‘nelerin yapılmasının doğru olup olmadığını gösteren kendi etik kuralları’ var. Bu milletvekilliği açısından da geçerli” demiş, çok doğru, çok güzel. Ama.. İki konu var, öncelikle milletvekilliği “her meslek” değil, aslında “bir meslek” de değil, kısa dönemler için yapılan kutsal denecek, en onurlu bir görev.. Koca bir ülkeyi yöneten, 70 milyon insanın bugününe ve geleceğine yön veren, bu şansı elde etmiş insanların “etik” dediğiniz olayı ilk günden ezbere bilmesi, içselleştirmiş olması ve zaten kendiliğinden asla dışına çıkmaması gerekir. Bunu sağlamak için kanuna gerek kalmamalıdır yani..İkincisi; Türkiye’de “evrensel etik kuralları açıkça belli ve kökleşmiş konularda” bile kural mural dinleyen, hatta TCK’da yer alan ceza kanunlarında “suç” olduğu belli konuları takan mı var ki milletvekilleri yasayla etik öğrenecekler? Burada yapılacak olan; TBMM Başkanlığı’nın Hakan Şükür’e “Bugüne kadar milletvekili seçilenler ‘ikinci kazanç kaynakları olan’ işlerini bıraktılar, bırakmayanlar için de ciddi tartışmalar yaşandı. Yasal olarak engel yok dense bile bu yaptığınız (hele de Meclis Genel Kurullarına mazeret bildirerek katılmayıp aynı gece ekrana çıkmanız) olacak şey değildir. Vazgeçin” uyarısını yapmasıydı. Bundan kaçındılar.‘BEYEFENDİYE SORULMUŞ’..Ama kaçınmalarına da hak vermek gerektiğini de kendisine gelen eleştirilere Hakan Şükür’ün verdiği cevap yeterince anlatıyor: Tayyip Erdoğan’dan izin aldığını belirterek “Beyefendiye sorulmuş, gerisi lafıgüzaf” demiş.. Özet; ne etiğe gerek var, ne yasaya.. Bu ülkede “Beyefendi ne derse o olur, nokta” ..Hepsini alt alta koyunca ne çıkıyor; Cemil Çiçek’in gayretinin bir sonuç vermeyeceği.. Milletin vekili olmuş Hakan Şükür bu lafı ve davranışını kendine yakıştırdıktan sonra ne etiğinden söz ediyorsunuz?*****Başkanlık da gelince..Yeni anayasada “laiklik” ne olacak diyoruz ama “başkanlık sistemi”nin aynı anayasayla getirilecek olması daha az ürkütücü değil.. Medyanın “iktidarların yanlış adımlarını eleştirme, gündeme getirme” görevi yerine iktidarın her yaptığını onaylayıp cansiperane, militanca savunmayı gazetecilik sananlar, iş dünyasında “sadece işlerini pürüzsüz yürütmek ve dokunulmamak” için her gelişmeyi onaylayıp el etek öpenler, gözlerini ülkelerini tüm sorununa kapatarak kafasını kuma gömenler bir de başkanlık sistemi gelirse “gerçekleri” anlayacaklar.TEK ÖRNEK VE NEDENİDünya ülkelerinde başkanlık (ve yarı başkanlık) sistemi uygulamaları konusunda uzman hukukçuların sık sık tekrarladığı “Dünyada tek başarılı örneği ABD’dir, bunun nedeni ‘tam bağımsız bir yargı’ya sahip olması ve ‘eyalet sistemi’ ile başkan yetkilerinin bölüşülüyor olması’dır, her vali bağımsız bir başkan gibi hareket eder. Türkiye’de ise sonu mutlaka diktatörlüğe gider” uyarılarına rağmen bu da yapılacak. Yapılacağı çoktan belliydi çünkü Tayyip Erdoğan’ın başbakanlık yetkilerini başkasına vererek “tarafsız” bir göreve, cumhurbaşkanlığı bile olsa çekilmeyeceği, buna bir çözüm bulacağı belliydi.Yeni anayasada bu nedenle “Türkiye’nin eyaletlere bölünmesi” de getirilebilir ki BDP ile PKK’nın ilk beklentisi budur. Buna da “Haydi hayırlı olsun” deme zamanıdır bence!

Devamını Oku