İstanbul Üniversitesi’nde “Müslüman Gençlik” isimli bir grup “Sivas davasının düşmesini protesto eden” gruba “Ya Müslüman Türkiye, ya hiç” sloganlarıyla ve sopalarla saldırarak 9 öğrenciyi yaralamış, üniversite savaş alanına dönmüş. Polis ise saldıranlar yerine saldırıya uğrayanları gözaltına almış.. Peki mesela polisin “adaleti ayaklar altına alarak” bunu yapması şaşırtıyor mu, hayır artık şaşırtmıyor. Çünkü “adalet” gibi “tarafsız polis”i de mumla arar hale gelmiş bulunuyoruz..
Polis ne kadar şaşırtmıyorsa, bir kez daha üniversitelerde başlayan “din eksenli çatışmalar” da şaşırtıcı değil.. Yıllardır bu ülkeyi “din kavgalarına düşmüş ve diktatörlerden zulüm çekmiş, baskı rejiminden kurtulamayan” diğer Müslüman ülkelerden ayıran en önemli özelliğin “laik-demokratik” rejimi olduğunu yazdık. Anlamayan veya siyasi nedenlerle anlamazlıktan gelenlere anlatmaya çalıştık. Ülkelerinde kanlı çatışmalar yaşanan Arap gazetecilerin “Bizde de Türkiye’deki gibi laiklik olsaydı, bunlar olmazdı” dediği konuşmaları aktardık..
LAİKLİĞİ TAKDİR ETMEYİNCE..
Biz bunları yazdıkça birileri o laik-demokratik rejimi bu ülkeye kazandıran, özgürlüğünü borçlu olduğu kendi atasına; Atatürk’e bile kusur üstüne kusur yakıştırmaktan, gözden düşürmeye, ona olan sevgiyi yok etmeye çalışmaktan çekinmedi. Oysa işte o rejimi çekiştirdiğinizde, “din ile devletin ayrı tutulmasını, toplumda din üzerinden bölünmelerin olmamasını, her din ve inanca aynı saygının gösterilmesini” sağlayan laikliği takdir edemediğinizde, toplumu devletin zirvesinden “dindar gençlik, dindar olmayan gençlik, dindar parti, dindar olmayan parti” gibi gruplara ayırarak veya “onlar içki içtikleri için geç kalkarlar” benzeri suçlamalarla kendiniz böldüğünüzde ortaya mutlaka bu din kavgaları çıkacaktır, ki örnekleri daha önce de görüldü, bu üniversite kavgası örneğiyle de görülüyor.
Şimdi bakalım; üniversitede “Müslüman Gençlik” isimli grup “Ya Müslüman Türkiye, ya hiç” diyerek saldırıyor.. Bu toplumun yüzde 95’in üstünde, hatta yüzde 98’inin Müslüman olduğu söylenmiyor mu? O grup ne istiyor bu durumda?
TOPLUMU BÖLME GÜNAHI!
“Sivas katliamında ölenler için adalet yerini bulsun” diyenler Müslüman değil de bir tek kendileri mi Müslüman? Kim vermiş Müslümanlığın tapusunu onlara veya toplumu-gençleri “dindar veya değil”, “Daha çok Müslüman, daha az Müslüman” diye ayıranlara ya da mezhep üzerinden insan suçlayanlara? Üstelik bunu bir “okul”a veya “sadece başörtüsüne” bağlayanlara? Bu ayırımları yapanlar Kur’ana göre “en büyük günah”ı işlemekte, yalnızca Yaradan’a ait bir görevin kendilerine ait olduğunu iddia etmekte değiller mi? Haydi, din profesörlerine sorsunlar bakalım cevap ne olacak?
“Ya Müslüman Türkiye, ya hiç” derken ve bunu Sivas olayı için yaparken, orada yakılan Aleviler’i ve diğerlerini ne yapmış oluyorlar?.. Burada söz konusu olan yalnızca Müslümanlık değil, aslında mezhep kavgasıdır ve işte bunun başlatılmasına bir kez göz yumuldu mu sonrasını önlemek imkansızdır artık, birçok ülkede görülen bir sonuç bu, geleceği okuyor değilim yani..
Siyasetçiler, din-inanç-mezhep konularını siyasetten uzak tutmak ve söyledikleri her söze dikkat etmek zorundalar. Büyük çoğunluğu Müslüman bir ülkede “Dindar ve kininin sahibi gençlik” benzeri söylemler, bölünme yaratan ve kışkırtıcı cümleler sonunda ülkeye büyük kötülük haline dönüşebilir, aslına bakarsanız İstanbul Üniversitesi olayıyla bağlantılı olarak bu tartışmanın TV haber programlarında (elde kalanlarda) yapılmasının tam zamanıdır!
Hakan Şükür konusu Meclis’e ait!
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı; Hakan Şükür’ün Lig TV’de yorumculuk yapmasının “Anayasa ve diğer yasalara göre milletvekilliği ile bağdaşmaz bir durum olmadığına” karar vermiş. “Kamuda değil ama özel sektörde çalışabilir”miş.
Başsavcılık sadece yasalarda ne yazdığına bakıyor ve bunu zaten TBMM Başkanı Çiçek söylemiş, Başkanlık’tan yazılı açıklamayla da bildirilmişti. Ama burada “TBMM’ye gitmediği, Genel Kurul’a katılmadığı” ve mazeret bildirdiği gün “TV’de yorumculuk yaptığı”nın ortaya çıkması durumu var. Yani “devlete, millete verdiği sözü tutmazken, oradan aldığı maaşın karşılığını vermezken” özel sektörde çalışıyor ve oradan da büyük kazanç sağlıyor.
TBMM Başkanlığı “Başsavcılık” olmadığına ve sadece yasalara bakarak karar veremeyeceğine göre, diğer milletvekillerinden de (Meclis’e gidip görevlerini yapsalar bile) bugüne kadar hep “başka işlerini bırakmaları” istendiğine göre bunun gereğini yapmak onlara düşer. “Yasal olarak engel yok” demek asla yeterli değildir. Bakalım bu konu da “beğenmeyen dama çıksın” misali kapatılacak mı?
Millet iradesinin tarifi yapılmalı!
Bu “millet iradesi” sözü bizde çok kullanılıyor ya, insanın kafasına takılıyor. “Millet iradesini kimseye çiğnetmeyiz” sözü mesela.. Ya da “4+4+4 milletin iradesiyle Meclis’te düzeltildi” sözü.. Her ikisi de “muhalefet partileri, özelikle de Ana Muhalefet” için söylenmiş. Oysa 4+4+4 Meclis Komisyonu’nda kabul edildiği gün MHP de, CHP de “iktidar partisi milletvekilleri salonu tümüyle doldurduğu ve kapılar bile açılamadığı” için Komisyon salonuna bile giremediler, konuşamadılar, oy kullanamadılar bunu da basına açıkladılar.
Bırakın oy kullanmayı, en önemli bir eğitim yasası konusunda MHP görüş açıklasa “Tamam işte bakın MHP, yine CHP’nin vagonu oldu” benzeri suçlamalarla karşılaşıyor. CHP yasayı her yönüyle tartışıp, eğitimcilerden görüş alırken “onların tek derdi imam hatipler açılmasın” gibi kısır bir çerçeveye sıkıştırılıyor. Bir kere bu kadar önemli bir yasa herkesin, her partinin söz hakkı olması gereken bir konudur o başka mesele.. Ama (sık sık karşılaştığımız bir durum oldu artık) Meclis’teki partilerin konuyu tartışmasına hatta görüş açıklamasına dahi imkan tanınmayan bir yasa böyle kabul edilirse buna “milli irade” denebilir mi?
Milli irade sadece “en çok oyu alan parti” demek midir, halktan oy alarak Meclis’e giren-giremeyen muhalefet partilerini de “milli irade” seçmemiş midir, söz ve oy hakları yok mudur? Artık çok önemli hale gelen bir tartışma konusu da burada, uzmanlar keşke açılasa da iyice anlaşılsa!

