Görünüşe bakılırsa BDP artık “Öcalan’a özgürlük ve özerk Kürt bölgesi” için yeni anayasayı beklemekten vazgeçti.. Hatta bence Hükümetin yaptığı çıkışlardan ve MİT mensuplarıyla ilgili ortaya çıkan sorundan sonra bundan ümidi tamamen kesti. Oysa “referandum öncesinden başlayıp seçim sonrasına kadar” taleplerinin çoğunun karşılanacağı konusunda yaratılan ümitle, MİT’le yapılan görüşmelerdeki “anlaşma” havasıyla memnun şekilde “görüşmelerin çok olumlu gittiği” açıklamaları yapmışlardı.
Seçim bitince, hele de MİT görüşmeleri aniden “yargı konusu” olup da “yeni görüşmelerin yapılması” çıkmaza girince “özerk bölge ve Öcalan’ın serbest bırakılması” talebi, yani BDP ve PKK için “asıl açılım” da gündemden kalktı. Şimdi sonuca gitmek için en kestirme yol olarak BDP’li belediye başkanlarının “Öcalan’a özgürlük” için başlattıkları açlık greviyle dikkatleri çekmeyi ve bu arada aynı talepleri tekrarlamayı deniyorlar.
KÜRT REFERANDUMU
Bu arada BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş çok ilginç ve tabii yine “çok kestirme” olacak bir çözüm talebi ortaya attı. “Abdullah Öcalan, BDP ve (PKK’nın şehir yapılanması) KCK ile müzakerelerin yürütülmesi-ni” istediği konuşmada şöyle diyor; “Geleceklerini belirlemeleri için Kürtlerin önüne sandık kurulsun. ‘Özerklik, federasyon, bağımsızlık ya da hiçbir şey istemiyor’ seçeneklerini sunalım. Sandıktan çıkan kabulümüzdür”.
Doğrusu parlak bir buluş olduğunu teslim etmek gerekir.. Değil mi ki siz “Kürtlerin az bir yüzdesi BDP ve PKK’yı destekliyor. Çoğunluk ‘özerklik, bölünme ve bunlar için sürdürülen terör’ü istemiyor” diyorsunuz, haydi sorun bakalım bütün Kürtlere ne istiyorlar, kimi destekliyorlar? Bakalım bağımsız Kürt devleti istiyorlar mı? Söylediği bu.. Yani bir tür “sadece Kürtler için referandum”.. Koyun referandum sandığını ne çıkarsa..
ANAYASA’YI ATLATMA
Bırakın böylesine önem verilen, uğruna binlerce terör kurbanına mal olmuş bir konuda yapılacak oylamada “PKK’nın uygulayacağı baskıyı” bir yana.. Anayasa’nın ilk üç maddesinin “değiştirilemez” olduğu, “vatanın bölünmez bütünlüğü”nün de bu maddeler içinde bulunduğu ortadayken ve bu tartışma sürerken birden Anayasa’yı dışlayarak “açıkça bölünmeyi yaratacak” bir çözümü dayatmadır referandum talebi..
Böyle bir referandum için ise önce bunun Meclis’te kabul edilmesi, Cumhurbaşkanı tarafından da onaylanması gerekir. “İlk üç madde” nedeniyle, onun için de başka şeyler gerekir.. Mesela önce “Türkiye’nin üniter devlet yapısından vazgeçerek federasyon olmayı kabul etmesi”.. Kaldı ki öyle bile olsa sonunda gelinecek nokta; üniter yapıya sahip olmadığı halde bugün hala Bask’ların “özerklik” baskısı yüzünden sorunları bir türlü bitmeyen İspanya’dan farklı olmayacaktır. Uzun lafın kısası..
Bütün bu nedenlerle Demirtaş’ın bu teklifinin “olabilirliği”, olsa bile sonunda çözüm getireceği hiç mümkün görünmüyor. Bunları “açılım” sürecinde, seçime kadar MİT’le yaptıkları görüşmelerde tartışmamışlar mıydı merak ediyor insan!
Şiddet Yasası böyle çıkacaksa..
Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı (bizimki gibi en büyük sorunu “kadın haklarındaki geri kalmışlığı” olan bir ülkede, içinde “kadın” kelimesi olmayan “aile” bakanlığı olmaz, eski isim doğrudur ve ben onu kullanıyorum) Fatma Şahin “Şiddet Yasası”nı hızlandırmak için görüşmeler yapıyormuş. Meclis’te grubu bulunan partilerin grup başkanvekilleri ve TBMM Başkanı Cemil Çiçek’le görüşmüşler.
Muhalefet sözcüleri ve sivil toplum kuruluşlarının eksiklere dikkat çekmesi üzerine alt komisyon kurulmuş. Tasarı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde görüşülecekmiş. Ama daha önce Bakanlığın bu yasa çalışmalarında görüşünü aldığı, tasarıyı birlikte oluşturduğu yüzlerce kadın örgütü “kendi öneri ve taleplerinin çoğunun tasarıdan çıkarıldığını ve ondan çok geride kaldığını” söyleyerek bu duruma tepki gösteriyorlar.
Dün bu haberi Hürriyet’te okudum, haberin tam üstünde ise “karaciğer nakli yapılmış ama hala kocasından şiddet gören” Zekiye K. isimli bir kadının haberi vardı. “Devlet karaciğer nakli olabilmem için bugünün parasıyla 100 bin lira masraf etti. Hayatım çok değerli ama eşimden dayak yediğim için üç aydır sokaktayım” diyordu. Onun gibi dayak nedeniyle evinden ayrılan, boşanan ve çocuklarını geçindirmek için çöpten eşya, yiyecek toplayan, dayak-şiddet yüzünden 45 kiloya inmiş kadınların haberlerini de kısa süre önce okumuştuk.
Bir gün önceki VATAN’da bazı haberlerin başlıkları ise şöyle;
- 4 yaşındaki kızının gözü önünde eşini öldürdü.
- Eşini vurdu, ‘son pişmanlık fayda etmiyor’ dedi.
- Terk eden Muazzez’in göğsüne eşinden tek kurşun (kadın 3 çocuklu).
Şimdi arkadaşlar, böyle korkunç olayların, kadınlara ve çocuklara karşı şiddetin alıp başını gittiği, karakolunda polislerin bile kadın vatandaş dövdüğü bir ülkede.. O “deneyimli ve olayları izleyen” kadın örgütlerinin, avukatlarının yardımıyla hazırlanan tasarı eğer; birçok öneri dışlanarak, içinden ‘kadının insan hakları, kadın erkek eşitliği” gibi kavramlar bile çıkarılarak.. Şiddet mağdurlarını korumada yetersiz kalacak hale getirilerek yasalaşacaksa hiç yapılmasın..
Hele de Dünya Kadınlar Günü’n-de hiç tartışılmasın. Neyimize bizim “Kadınlar Günü” Allah aşkına? Yazık, bu kez gerçekten ümitlenmiştim, yine hayal kırıklığı, inanılır gibi değil!

