Başbakan Erdoğan artık hastalığı ve tedavileri nedeniyle eskisi kadar sık konuşma yapmıyor ama yaptı mı da tam yapıyor, derya deniz gibi “üzerinde” saatlerce tartışmak (izin varsa tabii) mümkün.. ‘İzin varsa’ dememin sebebi Başbakan’ın tartışanlara kızması.. Bu bir gazeteci de olabilir, yılların en usta en deneyimli bir profesörü de, bir siyasetçi de, sivil toplum kuruluşu da.. Tepkisi o kadar fazla oluyor, bazen hemen arkasından neredeyse isim vererek cevaplıyor ki “konuşmalarını ve gelişmeleri yorumlamamak daha mı doğru olur” düşüncesi ağır basıyor. Ama tabii göreviniz buysa kaçınmak da imkansız.
İNKAR YASASI İPTAL!
Fransa’da Anayasa Konseyi “Ermeni soykırım iddiasını inkar edene hapis ve para cezası getirilmesini” sağlayacak olan ve Fransa Parlamentosu’nda da kabul edilen “İnkar Yasası”nı iptal etmiş. O yasaya bizim ve itiraz eden herkesin tepkileri “ifade özgürlüğünü” yok etmesi, bu nedenle “demokrasiye aykırı” olmasıydı.
Görüldüğü gibi eğer bir ülkede “hukuk devleti” varsa, “yargı” yürütme ve yasamadan, yani hükümet ve parlamentodan bağımsız ise o hükümet ve meclisin aldığı yanlış bir kararı yargı düzeltiyor, hatanın büyümesini engelliyor. Eğer yargı, diğer “diğer iki erkten bağımsız değil” ise o zaman ne “hak” kalıyor, ne “hukuk”, hükümetler ve meclis çoğunlukları canının istediğini yapıyor. O rejimin adı da “demokrasi” olmuyor.
KONUŞMA ALANINI HÜKÜMET BELİRLERSE..
Biz Fransa’daki yasaya “ifade özgürlüğü ve demokrasi” söylemiyle haklı bir çıkış yaptık ama tesadüfe bakın ki Fransız Anayasa Komisyonu kararıyla aynı gün Başbakan Erdoğan ülkenin çok sayıda önemli sivil toplum kuruluşunun eleştirdiği “Eğitimde 4+4+4 formülü uygulaması”na TÜSİAD da karşı çıktığı için; “TÜSİAD’ın acilen değişmesi lazım.. Sanayide ne söylerseniz söyleyin ama milletin evlatlarının okumasına bariyer olmayın. Neymiş, kızların okuması engellenecekmiş. TÜSİAD önce 28 Şubat’ın hesabını versin” dedi.
Şimdi, tabii ki TÜSİAD öncelikli olarak sanayi, ekonomi alanlarında görüş bildirecektir ama sonuçta her sivil toplum kuruluşunun bir “esas alan”ı var, bu takdirde hepsi “eğitim” ya da diğer konulardaki önemli adımlara sessiz kalmaya mı zorlanacaklar? Onlar bu şekilde “konuşma alanlarını hükümet belirleyerek” susturulurlarsa bizim Fransa’ya “ifade özgürlüğü” tepkisi göstermeye hakkımız olur mu? Eğer demokrasi varsa her sivil toplum kuruluşu ve her vatandaş, her medya mensubu (hele de önemli konularda) görüşlerini korkmadan, susturulmadan açıklama hakkına sahip olmalıdır, aksi takdirde demokrasi ortadan kalkmış demektir.
KIZLARIN EĞİTİMİ VE ÇELİŞKİ!
Başbakan Erdoğan konuşmasında “28 Şubat sonrasında yanına gelip konuşan ve ‘eğitim hakkımız elimizden alındı’ diyen iki kız”dan söz etmiş. Bu yasa teklifi ile ilgili tepkiler de “ülkenin kızlarının okuması ilk 4 yıldan sonra engellenir” endişesiyle ortaya çıktı, o nedenle 28 Şubat döneminde kızların eğitiminin engellenmesine kızıp, bu dönemde aynı nedenle eleştiri yapanlara da kızmak büyük bir çelişki yaratır.
SİVİL HÜKÜMET ONAYLARKEN..
Başbakan tam aksine STK eleştirilerini olgunlukla karşılamalı ve “toplumu ilgilendiren konularda hepsinin görüşü alınmalı” demeliydi, seçimden sonra “herkesi kucaklayacağını, herkesin başbakanı olacağını” söylememiş miydi, bu her konuda öfkeye ne gerek var? Ayrıca 28 Şubat’taki kararlar sivil hükümetin de bulunduğu MGK’da “demokrasinin kesintiye uğramaması” da konuşularak alınıp altına da bütün “bakanlar kurulu”nun imzaları atılmışken, “Başbakan Erbakan ile ortağı Çiller’in yer değiştirmesi” kendileri tarafından kararlaştırılmışken sonuçta olanların hesabını neden bir sivil toplum kuruluşu vermelidir? Sorumluluğu kim paylaşıyor burada, hükümet mi, TÜSİAD ve diğer kuruluşlar mı?
BENZERLİK YOK MU?
Öte yanda CHP’ye veya STK’lara “28 Şubat” hesabı soruluyor ama “27 Nisan Muhtırası”na hiç değinilmiyor. CHP’ye kendi döneminde değil, yıllar önce olmuş “Dersim olayı ve İstiklal Mahkemeleri”nin hesabı soruluyor ama bunlarla benzerlik içeren “Uludere olayı ve Özel Yetkili Mahkemeler” unutuluyor. Dediğim gibi bunların hepsi tartışma konusudur ama ne yazık ki hepsi bir yazıya sığmıyor.
Neyse ki 4+4+4 formülü MGK’da tartışılmış ve teklifte tartışma yaratan konular göz önüne alınarak “8+4” e karar verilmiş. Sonuçta MGK da “TÜSİAD ve diğer sivil kuruluşların tepkisine” hak verdiğine göre onlara kızmak da doğru değil!
Tahliye için hastalanmak şart mı?
Oda TV davası kapsamında yaklaşık bir yıldır tutuklu olan gazeteci Doğan Yurdakul “sağlığının bozulması nedeniyle” tahliye edildi, yoksa belki daha birkaç yıl içerde “duruşma” bekletilirdi. Kendisine “geçmiş olsun” diyor ve eşi için de başsağlığı ve rahmet diliyorum ama düşünmekten de kendimi alamıyorum; demek ki sağlığı bir süre önce bozulmuş olsaydı meslektaşımız kendisi cezaevindeyken kaybettiği eşiyle hiç değilse son günlerinde beraber olabilecekti.
İSTENSE ELBETTE ÇÖZÜM BULUNURDU!
Yani “sağlığı bozulduğu” için insafa gelenler, “eşinin son dakikalarında onunla beraber olması, son bir kez görmesi” için aynı insafı göstermemişlerdi.. Oysa ABD’de “suçu sabit olanların, mahkumların” bile bileğine elektronik bilezik takıp izleyerek “şartlı tahliye” gibi çözümler buluyorlar, nedense Türkiye’ye her şey geldi ama hiç değilse “deliller toplanmadığı için davası süren” veya cezaevinde aylar-yıllar boyu “duruşma sırasının kendisine gelmesini” bekleyen-bekletilen “hüküm giymemiş, suçluluğu kanıtlanmamış” insanların “tutuksuz yargılanmasını” sağlayacak bu çözüm gelemedi.
Haydi diyelim ki o tutuklama seremonisinden vazgeçilmeyecekti, tutuklandıktan sonra da istense mesela bu gazeteciler ve İlker Başbuğ gibi bir “Genelkurmay eski Başkanı” için şartlı tahliye yolu bulunamaz mıydı? Elbette bulunabilirdi.. Şimdi Doğan Yurdakul “ağır hastalandıktan sonra” serbest bırakıldı, yazık değil mi daha sağlıklı günlerini “gazetecilik yaptığı için 4 duvar arasına hapsedilerek” geçirmiş olması.. Ve Nedim Şener, Soner Yalçın, Ahmet Şık, Müyesser Yıldız ve diğer gazetecilerin de özgürlüklerine kavuşabilmeleri için (Allah korusun) Doğan Yurdakul gibi hastalanmaları mı gerekecek, o güne kadar mı özgürlükleri, aileleri, işleri ellerinden alınacak?
Şimdi bunları yazarken “emir eri” olduğu halde tutuklanmış askerler de geliyor aklıma örneğin.. Bir semineri neden göstererek “darbe” iddiası ortaya çıkarılıyor, dönemin Genelkurmay Başkanı serbest, komutanların emirlerine itaat etmiş askerler tutuklu.. O kadar büyük çapta bir darbe hazırlığından o Genelkurmay Başkanı’nın ise hiç haberi olmamış, “vardır” da diyemiyor, “yoktur” da. Olacak şey midir bu? (Devam edecek)

