Ermeni soykırım iddiası ile ilgili “İnkar Yasası” Fransa Senatosunda oylandı.. Yasa oylanmadan önce onbinlerce Türk, Paris’te yürüyerek büyük tepki gösterdi. Hükümetimiz her türlü tepki ve tehdidi eksiksiz yaptı, gazetelerimiz “Utan Fransa.. Demokrasiyi katlettin” manşetleri attı, Başbakan Erdoğan “Sarkozy bir daha seçilirse Fransa’ya gitmeyeceğini” de söyledi ama bunların hiçbiri sonucu etkilemedi, etkilemeyecek.Fransa “soykırım yoktur” diyene hapis ve para cezası verilecek bu yasayla elbette “ifade özgürlüğü”ne ağır darbe vurdu, elbette “demokrasiyi katletti” ama bizim de artık milletçe öğrendiğimiz kadarıyla “demokrasi” denen şey zaten bir şekilde “katledilmek üzere” icat edilmiş. Çıkarlar uğruna katledilebiliyor ve “çıkarı olan”lar için de bu sorun olarak görülmüyor.BİZ DE SORUMLUYUZÖte yanda ben en az 15 yıldır Ermeni iddiası ile ilgili sayısız yazı yazmış ve bu nedenle örneğin tarihçi Halil Berktay tarafından hakkında dava açılmış (kaybetmiştir davayı) biri olarak bizim de bu sonuçta en az Fransa kadar sorumluluğumuz olduğuna inanıyorum. Onlar “demokrasiye ülke olarak ihanetleri” nedeniyle, biz ise vurdumduymazlığımız, boşvermişliğimiz, “yumurta kapıya gelmeden” asla harekete geçmememiz nedeniyle..ONLARI UNUTMAYALIMKendi yazar ve akademisyenlerimizin ABD medyası ve üniversitelerinden başlayıp, AB ülkelerinde yıllar boyu Ermeni lobileri desteğiyle devam ettikleri “Türkiye soykırım yapmıştır, tarihiyle yüzleşsin” makalelerini, konferanslarını, ABD’de yaptıkları ve “soykırım yoktur” diyen Türk tarihçilere hakaret ettikleri programları unutmayalım tabii. Bu arkadaşlar arasında bu iddiaları tarihten hiç araştırmamış olup da “ABD’ye gidip de Ermeni teyzelerden hikayelerini dinleyince” birden bire soykırım uzmanı kesilen yazarlar da vardı, konferanslarda “Ben bu konuda bir şey bilmiyorum” diye söze başlayıp “Türkiye mutlaka soykırım yapmıştır” diyen de..Veya çok ünlü yazar gibi dünyaya “Türkler 1.5 milyon Ermeni’yi öldürmüştür” deyip, “açıkla bakalım hangi belgeye göre söyledin” sorusu sorulunca “Ben şu kişiden duydum, o da bu kişiden duymuş” cevabını utanmadan verebilen de..KAÇ KEZ ‘KAÇAZNUNİ’ DEDİK?Sadece ülke ülke dolaşıp Ermeni diasporasıyla kol kola kendi ülkesi aleyhine çalışanlar değil tabii başka şeyler de var.. Türk Tarih Kurumu Yusuf Halaçoğlu’nun başkanlığı döneminde Ermeni tarihçileri ve dünya tarihçilerini belgeleri birlikte incelemek üzere Türkiye’ye davet etti. Tek bir tarihçi gelmedi, bunu dünyaya duyurduk mu, hayır..Ermenistan’ın ilk Başbakanı Johannes Kaçaznuni’nin “Türkler suçlu değil, bütün olaylar bizim yüzümüzden çıktı, diğer ülkelerin yalanlarına kandık, onları arkadan vurduk. Buna rağmen bize çok alicenap davrandılar, tehcire mecbur kaldılar” şeklindeki açıklaması elimizdeki en önemli kozdu. Yıllar içinde defalarca hatırlatmamıza, ‘şu kitapçığı ülke parlamentolarına dağıtın’ dememize rağmen (yazılarımıza baksınlar kaç kez ‘ihmalcilik yapıyorsunuz, çabuk olun, son dakikada olmaz bu işler’ demişiz ve kimsenin umurunda bile olmamış) bu hükümet de, öncekiler de günlük siyasetle uğraşmayı bırakıp herhangi bir ilgi gösterdiler mi, hayır.. Bunun yerine “siz kendi tarihinize bakın” teranesini tekrarlayıp durduk, işe yaramadı.MALTA MAHKEMESİ, TEK KARAR!İkinci en önemli koz; İngilizler’in 18 Ocak 1919’da Malta Adası ’nda, İngiliz Kraliyet Başsavcısı ile Britanya Yüksek Komiseri’nin de bulunduğu bir mahkeme kurarak 120 Türk’ü “Ermenilere soykırım yapma” suçlamasıyla yargılaması ve sonunda ABD’ye de sormalarına rağmen “Ermenilere toplu kıyım yapıldığı konusunda delil bulamayarak” hepsine beraat kararı vermesiydi. Ki bu iddia ile ilgili tek “uluslar arası mahkeme kararı” budur ve çok üzgünüm ama Türkiye bunu bile dünyaya hatırlatmakta aciz kalmıştır.Bundan sonra da zahmet edeceğimizi pek sanmıyorum ben, herşey olup bittikten sonra mağdur rolü, öfkeli tehditler her zaman daha kolay geliyor bize!*****Demirtaş yanılıyor!BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş “Türkiye’de Ermenilerin yaşadığı trajediyi korkusuz şekilde tartışabiliyor muyuz” diye sormuş, daha doğrusu “tartışamadığımızı” iddia etmiş. Yanılıyor, en az son on beş yıldır gazete ve TV’lerde, üniversiteler ve her yerde yapılan açık oturumlarda sık sık tartışıldı. Ama son birkaç yıl “terör, Ergenekon” gibi konulardan ona fırsat kalmadı ve zaten ilgilenen pek az kişi vardı. Demirtaş’ın da Fransa’nın kararından önce değindiğini hiç hatırlamıyorum.Bu “Türkiye tartışmıyor, biz bugüne kadar tehcir ve 1915 olaylarıyla ilgili hiç bilgilendirilmedik” benzeri şikayetler yukarda söz ettiğim akademisyen ve yazarlar tarafından da Batı ülkelerine hep söylendi. Oysa; “tarih kitaplarında detaylı bilgi verilmediği” doğrudur ama tartışılmadığı doğru değildir. Kafadan suçlama da yapmayalım kendimize lütfen!*****Ayşe Paşalı davası, nihayet!Yargıtay nihayet sonunda Ayşe Paşalı cinayeti davasında kararı verdi ve 3 çocuk annesi kadıncağıza yıllarca şiddet uyguladıktan sonra onu öldüren eski kocaya “ömür boyu hapis” cezası oybirliğiyle onandı. Bu karar “kesinlikle değişmeyecek, affa uğramayacak şekilde” uygulanmalı..Bildiğim kadarıyla bunun için “ağırlaştırılmış müebbet” kararı verilmesi gerekiyor, neden bu yapılmadı acaba? Umalım da sonunda yine bir afla filan indirime uğramasın!SAĞLAM RAPORU!!Diğer tarafta “İzmir’de karakolda iki polis tarafından feci şekilde dövülen kadın”la ilgili haber dehşet verici.. “Dayak” çok hafif kalır, iki polisin tekme tokat saldırısı, işkencesi sonunda kadının yüzünün ne hale geldiğinin fotoğrafları yayınlandı, herkes bunu ve internetteki korkunç saldırıyı izledi. Ama meğer yine de “kadın sağlam”mış!!İki gün önce Mehmet Y. Yılmaz “dayak yiyen kadına SAĞLAM RAPORU verildiğini ve bu raporu veren doktor hakkında da hiçbir işlem yapılmadığını” yazmış, “bugün yarın diğer tüm suçluların da yakayı kurtardığını görürüz” demişti. Buna hiç şüphe yok, öyle olacağı zaten savcının “dayak yiyen kadını suçlu çıkarıp, polislerin hapissiz kurtulmasını sağlayan dava istemi”nden belliydi. Ve bu olaylarda verilen bu kararlar aynı zamanda bundan sonra benzer durumlarda suçlulara cesaret de verecek.Yine aynı noktaya geliyoruz; Kadın Bakanlığı ve STK ’lar bu haksızlıklara sessiz kaldıkça hiçbir şey de-ğiş-me-yecek ! Sussunlar bakalım!
“Ermeni soykırım yasası”nın Fransız Senatosu’nda oylanacak olması nedeniyle Fransa’da on binlerce Türk eylem yaptı ve ülke olarak da tepkilerimiz haklı bir şekilde sürüyor. Neden tepki gösteriyoruz bu yasaya; çünkü öncelikle “tarih tartışılmadan, belgeler birlikte incelenmeden, farklı ülkelerden tarihçiler birlikte masaya oturup karar vermeden önce” bir ülke tek başına tarih yazamaz.Ama bizim asıl sarıldığımız, destek bulmamıza da neden olan çok önemli diğer nokta “düşünce ve ifade özgürlüğü”dür. Fransa’nın bu yasayla, “soykırım yok” diyeni hapis veya para cezası vererek “düşünce ve ifade özgürlüğünü ortadan kaldırıyor olması”dır. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Fransa’ya “Başbakan Erdoğan Paris’e geldi, soykırım yoktur dedi. Ne yapacaksınız” sorusunu soruyor.İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ GÜVENCEDE OLSAYDI..Gayet güzel bir soru ve vatandaşlarının düşünce, ifade (ki başta ‘basın özgürlüğü’ tabii) dahil tüm insan haklarını güvence altına almış “iki demokratik ülke” arasında sorulması gayet normaldir. Ama gelin görün ki Türkiye’de son yıllardaki insan hakkı ihlalleri, düşünce ve ifade özgürlüğü ihlalleri, yazıları-kitapları nedeniyle yıllardır tutuklu gazeteciler AB ülkeleri ve medyaları tarafından biliniyor, yazılıyor, raporlara konuyor.Bu durumda onların da dönüp “Siz önce kendinize bakın. Düşünce ve ifade özgürlüğünü orada koruyor musunuz ki bizi suçluyorsunuz. Medyanızın bile hali, cezaevindeki ifade tutukluları, özgür yazdıkları-tartıştıkları için en hafifinden işini kaybeden gazeteciler ortada” demesi mümkündür. Umarım bunu akıl edemezler ama bence bir gün bu durum suratımıza çarpılacak, bilelim de yutturuyoruz sanmayalım.Uluslar arası siyasette “dediğimi yap, yaptığımı yapma” dayatması pek geçerli değil çünkü!*****Dink dosyaları çok zormuş!Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ “Hrant Dink davasının sonucu ve hakimler” hakkında konuşmuş. “Mahkemenin hakimi ‘MİT’ten gelen binlerce kayıt vardı. Onları inceleseydik dava 2 yıl veya 2.5 yıl daha uzun sürerdi’ diyor. Bu ‘dosyaları, delilleri incelemeden karar verdik’ itirafıdır. Bu görev suçudur. Mahkemenin Hakimi ‘örgüt var ama delil yok’ diyor, niçin araştırmadınız” demiş.Artık “bu tür suçlar işleyen hakim ve savcıların yargılanmayacağı, onların yerine sorumluluğu devletin üstleneceği” ile ilgili yasayı (kararı her neyse) bu Hükümet çıkardı. O nedenle de hakimlerin görev suçlarının hiçbir yaptırımı yok. Onlar suç işlerse mağdur bu ülkede çözüm bulamayacağı için AİHM’ye gidecek, ceza devlete kesilecek, milletin cebinden de ödenecek. Birincisi bu!İkincisi; Hakim ve savcılar yıllardır cezaevinde duruşma bekletilen, “terör örgütü” suçlamasıyla özgürlüğü elinden alınmış yüzlerce insan için “2 yıl, 5 yıl” endişesi taşımıyor, her duruşmada hakimler “tutukluluğunun devamına” diyerek kesip atıyor da cinayet işlediği kanıtlanmış bir katil için mi zaman endişesi taşıyorlar?Bu çelişkiler dayanılır gibi değil! Bir de soru; Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na “yargı için söylediği sözler” nedeniyle fezleke hazırlayanlar acaba Başbakan Yardımcısı Bozdağ’ın “yargıyla, mahkemeyle ilgili” sözlerini, suçlamalarını ne yapacaklar?*****Sular donuyor, onlara su verin!Hava o kadar soğuk ki ülkenin Batı’sı, Doğu’su her yerde sular donuyor. Geçenlerde bahçenin çeşitli yerlerine koyduğum suların donduğunu bir kedinin patisiyle kasedeki buza vurması sonucu fark ettim. Şimdi yalnız bahçeme değil, sitenin de köşelerine “sıcak su” koyuyorum. Hiç değilse soğuyana kadar içebilirler.Lütfen sizler de yakın çevrenize sokak kedileri ve köpekleri için sıcak su koyun. Yiyecek bir şeyler de koyarsanız daha iyi tabii.. Bakın sevabı da az değil, HAYTAP’ın broşürlerinden birinde hadislerinde sıkça hayvanların korunmasından söz eden Peygamberimiz Hz. Muhammed’in yaptıklarını ve söylediklerini yazmışlar;“Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed, ayakkabısıyla kuyudan su çıkararak köpeğe su veren bir kişinin CENNETLİK olduğunu bildirmiştir.”Hz. Peygamber “Hayvanlara işkence yapan kimseleri yüce Allah rahmetinden uzak kılsın” demiş.Hz. Peygamber, hayvanların bakımı ile bizzat ilgilenmiş, bunu bir küçüklük saymamış, sahip olduğu hayvanlara “onların yüzünü sırtındaki elbiseyle silecek kadar” şefkat göstermiştir.“Hz. Peygamberimizin yakınlarından Enes b. Malik şöyle diyor; ‘Biz bir konak yerine indiğimizde hayvanlarımızın yükünü indirmeden kuşluk namazı kılmazdık.” Çünkü İslam’ın Yüce Peygamberine göre hayvanların haklarının gözetilmesi de bir ibadettir ve hayvanlar yük altında bitkin durumdayken namaz için yüce Allah’ın huzuruna çıkılması doğru değildir.Hz. Peygamber bir hadisinde; “Bir kadının bir kediyi açlıktan ölünceye kadar hapsettiğini, zavallı hayvana yiyecek ve su vermediği gibi, yeryüzünde rızkını bulsun diye de salıvermediğini” ve bu yüzden CEHENNEMLİK olduğunu bildirmiştir.Sahipsiz hayvanları koruyun.
Reha Muhtar yazmıştı Perşembe günü; 12 Eylül darbesini yapan Kenan Evren’in evindeki bütün silahları götürmüşler, “ne olur ne olmaz canına kıyar” diye.. Aklı tamamen yerinde olan Evren durup durup “Nasıl oldu da yüzde 92’den buraya geldik” diyormuş.Oysa aklı tamamen yerindeyse canına kıymaz, kıyması için sebep yok. Binlerce insanı ve aileyi mağdur eden, binlerce insanın Hitler Almanyası şartlarında işkenceler çektiği, bir hükümeti yerinden indirip askeri yönetim getiren bir darbenin hesabının günün birinde sorulması gerektiğini herkes kabul eder, o da.. Neden etmeyecek ki?ZEMZEMLE YIKANMIŞ!!12 Eylül mağdurları arasında kaç genç insan hayatını kaybetti, gençleri idam etmek için yaşını büyütmekten bile çekinmediler, kaç siyasetçi hakkıyla, emek vererek, milletin seçimiyle elde ettiği görevinden oldu, Evren ve darbeci ekibi ise haksız elde ettikleri gücün keyfini ömür boyu sürdü. Bir de üstüne bizim güce tapan ve darbe bile dinlemeyen kesimlerimizin itibarına mazhar oldular. Şimdi birden zemzem suyuyla yıkanmış mı hissediyorlar kendilerini de çok şaşırıyorlar?İsteselerdi, darbe yapacaklarına, “şartların olgunlaşmasını bekleyeceklerine” dönemin hükümetiyle işbirliği yaparak anarşiyi önleselerdi ne o kanlar dökülür, ne de ülke (bugün bile ‘askerin darbe sicili nedeniyle’ insanların mağdur edildiği) bir darbe yaşardı. “Yüzde 92” meselesine gelince.. İşte o “yüzde 92” referandum sonuçlarının her zaman doğruyu vermediğinin kanıtıdır. O gün “11 Eylül’de Türkiye nasıldı, 12 Eylül’de ise nasıl düzeldi” palavralarına inananlar (bizim halk böyle saf olabiliyor bazen) o 82 Anayasası’na yüzde 92 oy verdi ama bugüne kadar da “Çok kötü bir anayasa” olduğu en az milyon defa söylendi, defalarca değişikliğe uğramasına rağmen hala söyleniyor.REFERANDUM SONUCU ÇOK MU DOĞRUDUR?Uzun lafın kısası, o yüzde 92 nasıl “12 Eylül’ün ve anayasasının harika olduğunu” göstermiyorsa, daha sonraki 12 Eylül referandumu da yapılan anayasa değişikliği ile “yargının daha iyi, daha bağımsız vs bir hale geldiğini” göstermez. Nitekim Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg “Türk yargı sisteminin kökten değişmesi gerektiğini, bu yapılmadıkça ‘yasa değiştirme’nin hiçbir işe yaramayacağını, hakim ve savcıların eğitim eksikliği olduğunu, bireye kendini savunma hakkı verilmediğini ve daha birçok noktayı” vurguladı..Öte yanda, anayasa gibi teknik ve zor anlaşılacak bir konunun referanduma sunulması da doğru değildir zaten.SIRA 27 NİSAN’A GELMELİSonuç olarak.. Evren’e hapis cezası verileceğini hiç sanmıyorum, bu zaten önemli değil artık, ama “o ve darbesi” mutlaka tarih önünde hak ettiği mahkumiyeti almalıdır.. Aynen 27 Nisan muhtırası ile onun paşası Yaşar Büyükanıt’ın mahkum edilmesi gerektiği gibi. 12 Eylül’ü mahkum edip, 27 Nisan’ı unutursak buna tarih bile güler.Sıranın 27 Nisan’a gelmesi lazım!*****Kalabalıklar ne demişti?Hemen cevaplayayım; “yetmez ama evet” veya sadece “evet” demişlerdi referandumda. Ki o referandumun bel kemiği “yargıda yapılacak değişiklikler”di ve o değişikliklerden sonra yargının eskiden bağımlı olduğu iddia edilen yargının “daha bağımsız, daha kusursuz” hale getirileceğine inanıyorlardı.Ama tam aksine iktidara daha bağımlı bir yargı çıktı ortaya.. Bu yargıda en büyük role sahip “HSYK”nın başında hala Adalet Bakanı ve Müsteşarı var, üyelerinin büyük çoğunluğu da Adalet Bakanlığı bünyesinden seçildi. Anayasa Mahkemesi ve diğer yüksek mahkemeler de benzer şekilde düzenlendi. AB ülkelerinde HSYK görevini yapan kurumların başından siyasiler alınmışken referandum öncesinde “bunun tam aksi olduğu” telkin edildi. AB de buna sustu, hiç eleştirmedi.NE ÖĞRENDİK?Şimdi Avrupa Konseyi Komiseri “Türk yargı sistemini beğenmediğini, yürüyüşe katılan kalabalıkların da ‘hukukun doğru işlememesine’ tepki gösterdiğini” söylüyor. “Tutuklu yargılamanın ‘çok istisnai durumlarda’ olabileceğini, Türkiye’de buna uyulmadığını, yazdıkları ya da söyledikleri birilerini rahatsız etti diye ilgisi olmayan insanların tutuklandığını” söylüyor. Oysa yargı sistemi için çok geç artık, zira Komiser’in hoşuna gitmeyen şeyler başkalarının hoşuna gidiyor olabilir.Peki bu tablo bize ne öğretti? Kalabalıkların asla “yetmez ama evet” dememesi gerektiğini, 21’inci yüzyılda yapılacak değişikliklerin “mutlaka yeterli” olması gerektiğini, referandumlarda ancak tek bir değişikliğin ve o da “ÇOK İYİ ANLAŞILARAK” oylanması gerektiğini, anayasa ve yasalarla ile ilgili hiçbir faaliyetin aceleye gelemeyeceğini, hayatımızı ilgilendiren bu tür oylamalarda bizi kutuplaştırmaya çalışanlara inanmak ve takım tutar gibi oy vermek yerine kafamızı önümüze koyup akılcı şekilde düşünmek, araştırmak gerektiğini..Bunların hepsini öğretti ama bir bardak su içmekten başka pek az seçenek var maalesef.Mesela şimdi Hrant Dink’in katili için “örgüt yok” kararından sonra karısı “tahliye bekliyor”muş, bekler tabii, o tahliye olurken gazeteciler, öğrenciler “örgüt” suçlamasıyla içerde kalırlar. En azından “yasa değişene” kadar!*****Fatmagül’de “ensest” duyarlılığı!Diziler bende çok nadiren bağımlılık yapar, “Fatmagül’ün Suçu Ne” ise ilk günden beri kaçırmadığım dizilerden biri.. Her şeyden önce tüm kadronun birbiriyle yetenek yarıştırmasına, oyunların doğallığına hayranım. Sonra Fatmagül’deki duyarlılığın “diğer bazı dizi ve filmler tarafından da örnek alındığını ve benzerinin yapıldığını” düşündüğüm için, “kadına şiddet, tecavüz” gibi Türkiye’nin çok önemli ve acil çözüm üretilmesi gereken bir sorununu mükemmel şekilde işlediği için hayranım.Geçen haftaki bölümünde ise benim devamlı vurguladığım ama Kadın ve Aile Bakanlığı ile STK’ların henüz ciddi şekilde ele almadığı, Türkiye’de MAALESEF hala konuşmaktan kaçınılan “aile içi tecavüz-ensest” olayını işlediler ki bence “10 üzerinden 10 puan”lık bir adımdı. Senaryo yazarından oyuncularına kadar tüm ekibi kutluyorum, bravo onlara.. Zülfü Livaneli’nin Mutluluk filminden sonra ilk kez onlar konuyu bu kadar kusursuz işlediler!
Başbakan Erdoğan, TV programında Mehmet Ali Birand’la konuşurken 28 Şubat sorusuna verdiği cevapta yine “medyanın rolü”nden söz etmiş.“Sorumlusu tabii aynı zamanda o dönemin parlamentosunu oluşturan ‘diğer siyasi partiler’.. Çünkü bu tür olaylara eğer sivil irade, STK’lar karşı duruş sergilemiş olsaydılar.. Mesela medya dünyamızda acaba kaç kişi duruş sergileyebildi, kaçı selam durdu” demiş. Öncelikle tarihimizdeki olayları tüm detaylarıyla konuşmakta yarar var ki akıllarda yanlış bilgi kalmasın.HÜKÜMET KABUL ETMİŞMesela 28 Şubat öncesi gelişmeler, sayıları artan radikal dinci gruplar, Hükümet üyelerinin anayasa aykırı olduğu görülen konuşmaları Milli Güvenlik Kurulu’nda birçok kez tartışılmış. Başbakan Erbakan’la özel konuşmalarda dikkat çekilmiş. Erbakan bu görüşmelerin ne kadar olumlu olduğunu açıklamış. MGK toplantılarında “Bir ülkede anayasa ve yasalara uyulmazsa hukuk devletinden söz edilemeyeceği” vurgulanmış.Bütün bunlardan sonra 28 Şubat’ta yapılan değişiklik kararlarının da MGK’da Başbakan, Refah-Yol Hükümeti üyeleri ve Cumhurbaşkanı varken alındığını, bu kararın altında dönemin Başbakan’ı Erbakan’ın imzasının bulunduğunu hatırlamak lazım. Asker “rejim değişikliği niyetlerinin” bazı konuşmalarla ortaya konduğu, toplumun din-inanç üzerinden kışkırtıldığı-bölündüğü bir ortamda hükümet değişikliği istiyor (ki bu elbette her şart altında antdemokratik bir baskıdır, madem ki MGK’da birliktelerdi farklı çözümler bulunabilirdi) ama Hükümet en ufak tepki göstermeden, direnmeden imzayı basıyor. Bu gelişmelerin hepsi o dönemi ve MGK’yı anlatan kitaplarda da detaylı şekilde mevcut.Böylece devlet yönetiminde demokrasi dışı bir kesintiye gidilmeden, sivil yönetim dışına çıkılmadan değişiklik yapılıyor, darbelerden farkı budur zaten.. Şimdi böyle bir durumda Hükümet’ten önce “diğer partiler”e sorumluluk yüklemek doğru değildir (keşke bu konu o programda tartışılsaydı). Evet, “muhalefet partileri de, STK’lar da tepki gösterebilirdi” bunu söylemek mümkün ama önce Hükümet gelir. Asker tepenize dikilmiş, “yapmazsanız” ne olacağı belli iken ve Hükümet kabullenmişken başkası suçlanamaz.YA BUGÜNÜN MEDYASI?Ve medya.. Aynı şey medya için geçerli, “Konunun aralarında tartışıldığı uzun bir süreçten sonra MGK’da sivil-askeri tüm yöneticilerin ortaklaşa aldığı bir kararda” medyaya sorumluluk yüklemek de haksızlıktır, kaldı ki 28 Şubat da bugüne kadar TV’lerde gazetelerde enine boyuna tartışıldı, tepki göstermeyen siyasiler eleştirildi. Eğer o gün medya tam kadro karşı çıksaydı bu alınacak kararı etkileyecek miydi acaba?Bugün sivil yönetim dönemindeki antidemokratik, hak hukuk dışı uygulamalara medya ne kadar karşı çıkıyor? O soru, bu soruyu doğurur; bırakın tepede asker beklerken karşı çıkmayı, beklemediği dönemde ne değişiklik oluyor? Tüm yetkilerin sivil yönetimde olduğu dönemde hataları, haksız ve hukuksuz eylemleri “tartışabilecek bir medya” bile mevcut mu şu anda, yanlışlara “karşı duruş” sergilemek hangi ölçüde mümkündür? Karşı duruşu da geçelim, örneğin hangi TV kanalında rahatça eleştiri getirilebilir, patronlar korkmadan izin verir, programcılar işini ya da özgürlüğünü kaybetme korkusu olmadan konuşabilir?SIKILMAK ÇOK DOĞAL!Başbakan “TV’de tartışma programı izlemekten sıkıldığını” da söylemiş, kimbilir belki de nedeni budur; “belirlenmiş sınırlar dışına çıkamayan, özgürce tartışması yasak” program sıkılmadan izlenir mi hiç?Onun için bence daha önceki sorunlu dönemler için de işin “medya” kısmını hiç karıştırmayalım artık!*****‘Örgüt var da diyemem, yok da diyemem’..Hukuk garabeti daha nasıl olur belli değil.. Bu ülkede hukukun kaldığına, verilen kararlara nasıl inanılır o da artık hiç belli değil (bunu söyleyenlere fezleke hazırlıyorlar ama şu anda 10 binlerce kişi aynı şeyi söylüyor, hatta sokaklarda haykırıyor, ne olacak şimdi?).Hrant Dink cinayeti davasında mahkeme “örgüt yok” kararı verdi. Aynı mahkemenin başkanı “örgüt yok diyemem, delil yok” diyor. Savcı “Tamam yani hakimler bağımsız olmalı da burada hem örgüt var, hem delil var, hem de fazlasıyla” diyor. Mahkeme Başkanı bu kez; cinayeti çok önceden ihbar eden sanık Coşkun İğci için “hüküm vermeyi unuttuklarını, çok dikkat etmelerine rağmen gözden kaçtığını” söylüyor ve bunun “insani bir olay” olduğunu iddia ediyor.KİM GÜVENİR, KİM İNANIR?Aynı Mahkeme Başkanı “bu karar benim de vicdanımı tatmin etmedi” diyor. Hepsini alt alta koyun ve düşünmeye gerek yok sadece bakın; sizin vicdanınız “bu hukuka, bu mahkemeye güvenileceğini” söylüyor mu, güvenecek tek kişi çıkabilir mi?“Dava bitmedi, devam ediyor” deseler de buraya kadar olan kısmı, sonrası için son derece ümitsiz bir tablo gösteriyor. Bu kadar uzun bir sürede, Duruşma Savcısı’nın “fazlasıyla delil var” dediği davada Emniyet’in kanıt bulamadığına kim inanır?Zihinlerden silinmeyen “katille bayrak önünde gülerek fotoğraf çektiren Samsun Emniyet Müdürlüğü görevlileri”ni hatırlayınca bu olayın Emniyet tarafından örtbas edilmeyeceğine inanmak zaten herkes için çok zor, o fotoğraf bir simge gibi zihinlerde..Ve ayrıca “cinayet ihbarını bile önceden almış olan Emniyet”in gerekli korumayı, üstelik Hrant Dink’in de istemesine rağmen sağlamamış olması, gerekli önlemi almamış olması hep şüpheleri haklı çıkaran olaylar.ÇIKARIN ŞU DELİLLERİ!Şurası kesinlikle bellidir ki bu cinayet tam olarak ortaya çıkarılmadan toplum susmayacak ve diğer birçok olayın arkasında “kimlerin olduğu” da anlaşılmayacak, hepsine “Ergenekon yaptı” etiketi yapıştırıp çıkılacak işin içinden.. Bıraksınlar artık bu “vardır da diyemem, yoktur da” anlamsızlığını ve gerçeği bulsunlar. Sabır taşı olsa çatlardı bu olanlara!
Hep dikkatimi çekmiştir, Libe-ral Parti Genel Başkanı Cem Toker başka siyasetçilerin üstünde durmadığı (medyanın ise duramadığı) önemli detayları gözden kaçırmıyor ve bunları gönderdiği mesajlarla basınla paylaşı-yor.. Kısa süre önce gönderdiği e-postada “Türkiye’nin, uluslar arası ‘Sınır Tanımayan Gazeteciler’ örgütü tarafından yapılan basın özgürlüğü sıralamasında 2005-2010 arasında, beş yıl içinde 40 ülkenin daha altına düşerek 98’incilikten 138’inci-liğe indiğini.. Bunun nedeninin sadece ‘hapisteki gazeteci’ sayısında dünya birincisi olmamız değil, işlerinden attırılmış, köşelerinden okurlarından koparılmış onlarca köşe yazarının susturulması olduğunu” hatırlatıyordu.Gerçekten de bu durumda insan şöyle düşünüyor, yıllardır tutuklu vaziyette duruşma bekletilen gazeteciler başta olmak üzere yüzlercekişinin özgürlüğünün elinden alınmasına neden olarak “Hükümeti indirmek, bitirmek istemeleri” gösterildi. Her ne kadar bu “yıllardır tutuklu” insanlardan hiç biri için bugüne kadar darbe hazırlığı gibi bir konuda “kesin bir suçluluk kanıtı” ortaya konmadı ise de iddialarla cezaevinde tutuldular ve oradan çıkamadılar.SİYASETÇİLERİN HAKKINDAN FARKI VAR MI?Peki “bir hükümeti indirmek istemek” nedeniyle, üstelik delil olmasa bile böyle katı ve uzun yaptırımlar uygulanabiliyorsa, sadece “istemek”le kalmayıp gayet somut şe-kilde “gazetecileri yerinden indirme, bitirme” işleminin neden hiçbir yaptırımı yok? Siyasetçilerin hakkını elinden almak “suç” olduğuna göre, gazetecilerin hayatı boyunca alın teri dökerek elde ettiği, anasının sütü gibi helal haklarını elinden almak, hem de açık açık çağrı yaparak almak neden suç değil?İşte uluslar arası basın kuruluşları “siyasetçi baskısıyla gerçekleşen” bu haksızlıkların faturasını aynen AİHM’de olduğu gibi şahıslara değil, ülkelere kesiyor. Türkiye’yi, dünyanın en antidemokratik ülkelerinin bile alt sıralarına koyarak.. Bu ülkede umursayan olmasa da dünyaya rezil ederek!*****Ya biz doğayı hayvanlardan çaldıysak?Hayvanlara giderek daha da büyük bir sevgi duyuyorum, çünkü son yıllarda ve özellikle son bir yıldır onlarla çok daha fazla ilgilendiğim, barınakları, parkları dolaşarak hayvanları yakından incelediğim için çok şey öğrendim onlar hakkında.. Bildiklerimizin, bize söylenen “kediler nankördür” gibi sözlerin tamamen yalan olduğunu, bebekliklerinden başlayarak onlara baktığınız takdirde size kesinlikle bağlanacaklarını ve zarar vermeyeceklerini öğrendim mesela.. Köpeklerin çoğu zaten neredeyse konuşuyor gibi çoğu şeyi anlıyorlar ama kedilerin de gözleri, vücut dilleri ve hareketleriyle insanlarla “konuşur gibi” iletişim kurabildiklerini..AĞZINDA YAPRAK TAŞIYAN KEDİMesela pencerenizin önüne çıkmış ve içeri girmek istiyorlarsa patilerini cama koyup boyunlarını bü-kerek size yalvarabildiklerini.. Dikkatinizi çekemiyorlarsa ağızlarına bir yaprak alıp sizi güldürebildiklerini (Maçka Parkı’ndan kaçırarak kötü insanların ve belediyenin öldürdükleri arasında olmaktan kurtardığım harika bir gri kedi böyle yapraklı.. Adını ‘cam güzeli’ koyduk).. Sizin sıcaklığınıza, sevginize yemek kadarihtiyaç duyduklarını.. Birini okşarsanız diğerinin kıskanıp kucağınıza atladığını.. Ve daha çokfazla bilinmeyen detay farkettim.Pencerelerden içerisini film gibi izliyor ve evlerin içine girmeye bayılıyorlar.. Barınaklara gittiğinizde “köpeklerin yalnız olduklarında nekadar mutsuz göründüklerini” de anlayabiliyorsunuz. Onları uzun süre “tek kafes”lerin içine kapatmak kadar büyük kötülük yok bence..SOĞUK TAŞLAR ÜSTÜNDEKısırkaya’ya giderken yanıma paketlerle sosis, köpek maması alıyor, kafeslerden içeri atıyorum, bayılıyorlar, kapış kapış gidiyor.. Ucuz yerlerden aldığım halı ve havluları “soğuk ve ıslak taşların üstünde” tutulan hayvanların, özellikle yavruların altına seriyorum. Sarıyer Belediyesi ve diğer belediyeler barınakların “hayvan cezaevi” olmaması için dikkat edebilirler. Sarıyer büyük ilerleme kaydetti ama ciddi sorunları var hala.. Mesela taş binaların içindeki hayvanlar hep karanlıkta ve soğuktalar, güneşe de ihtiyaçları olmasına rağmen hepsi ışık görmeden yaşıyorlar (üstelik yanan lamba da yok.)SİZ DE KORUYABİLİRSİNİZŞimdi yemek artıklarını da hiç atmıyorum, bayat ekmekleri ıslatıyor (bazen artan çorbalarla) ve et-kemik ne kalmışsa toplayıp yolumun üstünde bazı noktalara gazete üstünde bırakıyorum. Kışın soğukta yemek arayan köpek ve kediler karınlarını doyursunlar diye.. Bazı hayvansever okurlarım da hayvanları soğuktan korumak ve doyurmak için yaptıklarını anlatıyor hatta bana fotoğraflar bile gönderiyorlar.Eğer bunu hepimiz yapsak, yalnızca yakın çevremizdekilere yardım etsek bile onların çoğunu korumayı başarabiliriz. Tabii bunun için, bana bir siteden yazan ve “kedilerin apartmanlarını kirlettiğini” söyleyen okurumuz gibi “pek kolay rahatsız olan” kişilerden olmamak gerekiyor. Ya biz “aslında onlara da ait olan doğa”yı sırf daha güçlüyüz diye tek başımıza sahiplenme saygısızlığını yaptıysak..Hayvan sevgisini tatmamış insanlara öyle acıyorum ki bilemezsiniz.. Eksikli onlar, hem de çok eksikliler.
Basında böyle bir garip kitle var, sanki artık bu toplum her olayda, her nedenle “en az iki ayrı gruba” bölünmek zorundaymış gibi tartışmaları “lise münazarası”na çeviriyorlar. “Sen öyle dersen, ben de böyle derim”, “sen anlıyorsun da, ben anlamıyor muyum”, “milli duygular senin ipoteğinde mi”, “bizim grup şunu dedi, karşı grup bunu dedi” vs..Nedir bu yani, en önemli milli bayramlarımız konusunda bile “sen-ben” kavgasına mı tutuşulacak, şöyle akılcı irdelemelerle, eleştiriler veya önerilerle hiçbir konu tartışılamayacak mı? Bazıları da her zaman yaptıkları gibi “başkalarının yazdıklarını hiçe sayarak, küçümseyerek yine son noktayı koyma” hevesiyle döktürüyorlar ki artık komik olmaya başladıklarının farkında değiller. Özellikle “zeka” konusunda daha önce puan kaybetmiş olanları kastediyorum.Bu “başka görüşleri üç beş maddede aşağılama” alışkanlığında olanların bu kötü huydan vazgeçmesi gerekiyor; kendine güvenmeyen, kendi analizini yapacağına kolaya kaçanların yöntemidir zira..COŞKUYU YAŞAMA HAKKIKonya’da bir genç “19 Mayıs kutlamaları coşkusu hakkının bir Türk genci olarak elinden alındığını, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Spor Bayramı’nı kutlamaya ve bu coşkuyu yaşamaya hakkı olduğunu” söyleyerek avukatı ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın “19 Mayıs törenleriyle ilgili genelgesi”nde yürütmenin durdurulması ve iptali için Danıştay’a dava açmış.Bu kadar önemli kararlar önce toplumla paylaşılıp milletin duyguları, görüşleri, talepleri hiç değerlendirilmeden açıklanırsa bunlar da olacaktır. Ama neyse ki Cumhurbaşkanı Gül “Milli bayramların kaldırılmadığını, güncellendiğini” açıkladı. Umarız bu güncelleme “neredeyse kaldırmaya eşdeğer” bir düzenleme olmaz. Milli törenler sadece okullara ve Ankara’da yapılacak tek törene hapsedilmez.*****Çocuk tecavüzü ve ensest çözümü bekleyemezŞu sıralarda Kadın ve Aile Bakanlığı ile kadın örgütleri birlikte “kadına karşı şiddeti önlemek” için gerekli yasa tasarısını geliştirme sürecindeler. Toplantılar yapılıyor, Bakan Şahin’in “uyumlu ve önerilere kulak veren çalışması”ndan söz ediliyor.Ama nedense bizde “aynı anda iki iş” birlikte götürülemezmiş gibi zaman kayıpları yaşanır hep. Gördüğüm kadarıyla yine bu sorun var. Önce “boşanmış kadınlar veya şiddete uğrayan eşler için” önlemler tam olarak düzenleniyor, sonra sıra diğer konulara, Ceza Yasası’na, çocuk tecavüzlerine gelecek. O arada da aylar geçecek.İŞKENCE İÇİNDE BEKLİYORLAR, KURTARIN!Daha 10 gün olmadı, 5 yaşında ve anası babası olmadığı için dayısına emanet edilen yavrucuğun o cani dayı tarafından nasıl tecavüze uğradığını (buna AİLE İÇİ TECAVÜZ-ENSEST deniyor) gazetelerde okuduk. 11 yaşında çocuğun imam nikahıyla 25 yaşında kazık kadar biriyle evlendirildiğini ve tecavüze uğrayarak hamile kaldığını, sanatçı Berna Laçin’in “soruşturma açılması” için girişimini okuduk.Kimbilir kaç küçük çocuk, benzer vahşetin pençesinde “kurtarılmayı” beklerken, biz Bakanlık ve örgütlerin “sıra gelsin” diyerek zaman kaybını bekleyemeyiz. Bu konu, yani “TCK ve çocuk tecavüzlerine ağır cezaların verilmesi, ensest olaylarının peşine düşülmesi” de diğeriyle birlikte götürülmeli, artık daha çok zaman kaybedilmemelidir.Bunu yaparken, Bakan Şahin’in ve STK’ların “ENSEST olaylarını, çocuk tecavüzlerini en ağır şekilde cezalandıracak, bu suçu işleyenleri de deşifre edecek yasalar üzerinde çalışıyoruz. Peşlerindeyiz, tek tek yakalanacaklarını unutmasınlar, çocuklara el uzatan ölümden beter cezalandırılacak” benzeri açıklamalar yapmaları da gerekiyor. Allah korkusu olmayan bu canavarları biraz olsun düşündürecek eylemler gerekiyor. Mutlaka!*****İran-İsrail kapışırsa..Dün “İran’ın Arap ülkelerine, İsrail’in ise Batı’ya karşı Türkiye aleyhinde propaganda yaptığı” haberi vardı. Her ikisi de aylardır yayınlarında birbiriyle bağlantılı gibi “Türkiye ABD ile tehlikeli düzeyde samimi.. Demokratik görüntüsü altında kendi halkına eziyet eden bir ülke.. Türkiye’nin bölgede söz sahibi olması hepimiz için tehlikeli” mesajları veriyorlarmış.Keşke demokrasimiz yara almamış olsaydı, keşke ABD’nin her dediğini yapıyor görüntüsünde olmasaydık da onlara bu bilgileri yayma fırsatı da verilmeseydi. Ama bir tek “füze kalkanı” konusu bile ABD’nin İsrail’i koruma isteğinden kaynaklandığına göre İran’a söyleyecek söz yok. İsrail ise devamlı çekişme içinde olduğumuz için (ama ekonomik ilişki aynen sürmekte) veryansın ediyor.Buna rağmen biz onu koruma adına o füze kalkanı ile kendi insanlarımızı ve topraklarımızı (bırakın “kullanıldığı anda hedef alınmayı” en azından biyolojik tehlikesi ile) tehlikeye atıyoruz. Bu iki ülke çatışacak olsa, bir savaş çıksa ki -çıkacağı uzun süredir gündemde- İran’ın ilk hedefi biz olacağız, kaç kez açıkladılar. Bu nasıl bozuk bir projedir, anlayan var mı acaba?
Dün İlker Başbuğ’la ilgili yazımda bir hata olmuş, anlam değişmediği ve asıl kastedilen de belirli olduğu için çoğunuz fark etmemiş bile olabilirsiniz ama yine özür dilerim. Dilim, pardon elim sürçmüş ama bugün de o “sürçme”yi soracağım..“Demokratik bir ülkenin cumhurbaşkanına, 27 Mayıs darbesini, Yassıada’yı hatırlatan rahatlıkla ‘Ergenekon terör örgütü yöneticisi olup olmadığı’ nasıl sorulabilir” demişim. Aslında cümleye “Demokratik bir ülkenin cumhurbaşkanına bu soruyu sorabilir misiniz ki, Genelkurmay başkanına sorabiliyorsunuz” niyetiyle başlamıştım, sonunu elim “bağımsızlığını ilan ederek” böyle bitirmiş.‘ÜLKENİZE İHANET ETTİNİZ Mİ’ SORUSUŞimdi bu ‘bağımsız’ cümleye dönelim; “Aynı soruyu mesela ‘terörle ilgisi konusunda kesin ve çok ciddi bir delil bulunmadığı halde, sadece bir iddia üzerine’ bu devletin Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’e sorabilir misiniz?”. “Sorarız” diyorsanız, ben de vatandaş olarak “Nasıl sorarsınız yahu” deme hakkına sahip olurum. İstediğiniz kadar “Yargı eleştirilemez” deyin, özgür vicdanları ve beyinleri susturamazsınız, tarihte de susturulamamıştır. Şimdi bu soruyu o savcı ve hakimlerin cevaplaması bekleniyor, çünkü aynı “terörist” suçlamasıyla içerde olan yüzlerce onurlu insan da var.Bir soru da savcılara; Acaba kendilerine “bir iddia ile mesela bir imzasız mektupla ‘görevlerine ve ülkelerine ihanet edip etmedikleri sorulsa”, kendilerinin ve ailelerinin onuru zedelense ne hisseder, bu soruya ne cevap verirlerdi? Düşünsünler!‘TUTUKLULUĞUNUN DEVAMINA’..İlker Başbuğ’un Avukatı’nın “tutukluluk kararı konusunda bir kez daha inceleme yapılması” talebinden sonra Hakim “Savcı’dan bu incelemeyi yapmasını” istemiş, yapılan inceleme sonunda da itirazı reddederek “tutukluluk kararının yerinde olduğunu” bildirmiş.Nedeni için yapılan açıklama şöyle; “Şüpheli İlker Başbuğ hakkında toplanan deliller, suçların vasıf ve mahiyeti, şüphelinin üstüne atılı suçları işlediğine ilişkin kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların varlığının halen devam ediyor olması, suçun CMK’nın 100’üncü maddesinde yer alan ‘tutukluluk gerektiren suçlar’dan olması nedeniyle tutukluluğun devam etmesi gerekiyor.” Daha önceki tutuklama gerekçesi “iddianamenin kendisinde verilen tarihler” nedeniyle anlamsız hale gelmişti. Şimdi hakim bunları söylediğine göre herhalde açıklanmayan yeni bulgular olmalı..DARBE HAVASINDA YAŞAMAK!Ama yıllardır devam eden bu “darbe havası” millete de açıkça hayatı zehir etti, insanların yaşama zevkini aldı götürdü ki gelen mektuplarda benzer şikayetler net şekilde görülüyor. Bu durumda halkın da devamlı olarak, tutuklu gazeteciler için de “üstü kapalı söylenen” yukardakine benzer konuşmalardaki gerçekleri bilme hakkı doğuyor.Umalım da İlker Başbuğ’la ilgili “kuvvetli suç şüphesi” yaratan olguları yakın zamanda açıklarlar. Şüphe yok bunu yalnız biz değil, Türkiye’de demokrasinin devamıyla ilgili şüphelerin doğduğunu yazan dünya basını ve ülkeleri de öğrenmek istiyorlardır.*****Fransa’ya kızamazsınız artık!Bugüne kadar herkes “düşünce ve ifade özgürlüğü”nden söz etti. Bu özgürlüğün ihlali nedeniyle cezaevi tecrübesi yaşamış olanlar yıllarca halka şikayet ettiler, seçim propagandası konusu oldu bu ihlal.. Demokratik bir ülkede, eğer gerçekten “demokratik” ise tabii, insanların düşünce ve ifadelerine yasak getirmek kabul edilemez.Mesela Fransa “Ermeni soykırımı olmamıştır, Türkiye soykırım yapmamıştır” diyene para ve hapis cezası uyguladığında, hatta bunu parlamentosunda oyladığında biz “Nasıl yaparsınız, bu nasıl demok-ratik ülkedir” diye ayağa kalkıyor, hakaretler yağdırıyoruz. Bunu yaptıktan sonra kalkıp Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı’na “Vay sen nasıl yargıya laf eder, eleştirir, benzetme yaparsın” diye hapis cezası için fezleke hazırlıyorsak..İKİ YÜZLÜ HUKUK OLUR MU?Ne diyeyim; ‘süper bir komedi oynuyoruz’ mu, ‘bu ne iki yüzlü tavırdır’ mı, ‘başta Fransa olmak üzere dünya bize haklı olarak güler’ mi.. Her şey söylenebilir.. Yani Başbakan Erdoğan’ın, neden gerek duyduğu da anlaşılmayan “Bu fezlekeden kahraman çıkmaz” sözüne CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun verdiği cevap doğrudur ve her demokratik ülkede aynı cevap verilirdi; “Kahraman çıkmayabilir ama düşünce ve ifade özgürlüğü adına ‘utanç’ çıkar”.Türkiye’de bu iki özgürlük ve daha birçoğu ortadan kalktı, hiç değilse ülkenin Meclisi aynı baskıyı yaşamamalı!*****Bolu’da donan hayvanlar!Dün yazdığım yazıda ‘karda sokak hayvanlarının sığınacak bir köşe bulamayıp ağır hastalandığından ve aç dolaştıklarından’ söz etmiş ve yardımlarınızı esirgemeyin demiştim. Aynı gün Cüneyt Kınık’tan gelen mektup “Ege Sakin isimli arkadaşlarının gelen ihbarlar üzerine Bolu Hayvan Barınağı’na gittiğini ve zincirle bağlanmış hayvanların donarak öldüklerini gördüğünü” anlatıyordu.Hemen Bolu Belediye Başkanı’nı aradım, Belediye’nin sitesinde olay anlatılmış. Habertürk TV ve birçok gazeteci olanları soruşturmuş (onları kutluyorum, helal olsun). Ben de soruşturmaktayım, sonucu yazacağım. Hayvanlara eziyeti, ihmalleri ve yasaya uymayan belediyeleri takip edeceğiz, hiçbir belediye bunu aklından çıkarmasın! Koruyoruz şovuyla alıp “hayvan cehennemi” yaratmalarına da izin vermeyeceğiz.
Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ “kendi başkanlık döneminde Hükümet aleyhine kara propaganda yapan siteler” nedeniyle emekliliğinden uzun zaman sonra tutuklanmış ve cezaevine konmuştu. Neden olarak “terör örgütü liderliği” gösterilmişti ama gösterenler kusura bakmazsa yabancı medya ve eski ABD büyükelçileri bile “buna inanmak saflık olur” demişlerdi.İlker Başbuğ ise sorgulamasını yapan savcıya “iddianamedeki inceleme raporu”nu delil olarak göstermiş. Bu rapora göre söz konusu internet sitelerinin son güncelleme tarihi 2007 olarak belirtilmiş. Başbuğ “o dönemde Kara Kuvvetleri Komutanı olduğunu”, Genelkurmay Başkanlığı görevine 30 Ağustos 2008’de başladığını, 5 ay sonra 4 Şubat 2009’da bu sitelerle ilgili çıkan bir haber üzerine başlattıkları incelemede “sitelerin şekil ve teknik açıdan kanuna uygun olmadığı” bildirildikten sonra siteleri kapattırdığını anlatıyor.BU SORU HANGİ DELİLE DAYANIYOR?Savcı’nın “Ergenekon terör örgütü yöneticisi olup olmadığı” sorusuna ise “Bu soruyu şiddetle reddederim” cevabını veriyor. Buyrun, bir anlaşılmaz daha.. Önce sitelerle ilgili iddia “yine aynı iddianın yer aldığı iddianamenin kendisi tarafından” çürütülmüş. Tarihler ortada, yapılan net ortada.. Peki Savcı hangi delile dayanarak bir Genelkurmay Başkanı’na “terör örgütü yöneticisi olup olmama” sorusunu sorabiliyor?Gerçekten, bu devletin zirvesinin birlikte karar aldığı, sık sık buluşup görüştüğü ve o aylar yıllar zarfında böyle bir iddianın sözünün edilmediği “Türk ordusunun Başkanı”na böyle bir soru damdan düşer gibi nasıl sorulabilir? Demokratik bir ülkenin cumhurbaşkanına 27 Mayıs darbesini, Yassıada’yı hatırlatan rahatlıkla bu nasıl sorulabilir?TERÖRİSTLE KONUŞMA SUÇUVatandaş olarak herkes bu sorunun cevabını merak eder, nitekim gelen maillerde “Bir teröristle konuşmuş olmak” bazı sanıkların aylarca cezaevinde kalmasına neden oldu, o zaman eğer Başbuğ terör örgütü lideri ise onunla devamlı görüşen konuşan “Başbakan, Cumhurbaşkanı, MGK’nın diğer üyeleri ne oluyor, onlar da suçlu sayılacak mı?” sorusu var. Savcıların; devletin zirvesindeki, bu ülkenin güvenliğini yıllarca yönetmiş bir insana soracakları sorular önemlidir ve dikkatle izlenir ve ayrıca ortada bu insanların “onuru” da var.‘ONUR’ DENEN ŞEY!Evet, gazetecinin, yazarın, bilim adamının, hapis milletvekillerinin, Emniyet yöneticisinin, sivilin askerin, herkesin onuru söz konusu.. Ve onur denen şey çarşıda satılmıyor ki kaybolunca gidip yenisini alasın.. Onlarca yıl içinde özenle, gayretle elde ediliyor ve ayrıca o kişinin tüm ailesi de bu kazanım ve kayıptan birebir etkileniyor... Siz bu insanların hepsine, ömrünü “terörle savaşa adamış” komutanlara ve dahi bir Genelkurmay başkanına bile rahatça, elinizde kesin bir suç delili olmadan bu etiketi yapıştırırsanız ve bir gün suçsuz oldukları anlaşılırsa “çok uzun dava süreçlerinde ‘acaba mı’ sorularıyla zedelenen onurları” kim ve nasıl telafi edecek?İlker Başbuğ iddianamesine ve ona sorulan sorulara göre şöyle bir soru da ortaya çıkıyor: Bu sitelerin olduğu dönemde, daha sonra 2008 ve 2009 yıllarında, ondan sonraki yıllarda onun “terör örgütü lideri” olduğu, bir terör örgütünü ve bu tür siteleri yönettiği iddiaları hiç mi hiç akla gelmedi de sonra ne oldu ki birdenbire bu kanıya varıldı? Oradaki “bilinmeyen” nedir?Olayı okudukça, düşündükçe bunların hepsi akla geliyor ve bu sorunun cevabını da toplum (ve dünya) en kısa zamanda öğrenme hakkına sahiptir sanıyorum!****Akşam yazarına bravo!Akşam gazetesi Yazarı Özlem Çelik şehirler arası bir otobüste “inmesinden kısa süre önce otobüse binip yanına oturan” gencin kalkması gerektiğini, çünkü erkekle-kadının (orada ‘bayan’ deniyor) yan yana oturmasına izin vermediklerini söyleyen ve “kalk oradan” diye emir vermekte israr eden muavinle tartışmış.Kucağındaki birçok eşyayla kalkıp yer değiştirmesinin veya yol vermesinin zor olduğunu, beş dakikalık yolculuk için bu tartışmanın olamayacağını söylemiş ama dinletememiş. Bu durumda “Sen benim namusumun bekçisi misin, yanımdaki gence ‘sapık’, bana ‘korunmaya muhtaç bir mahluk’ muamelesi yapmak sana mı düştü” demiş haklı olarak.Otobüste kimseden ses çıkmamış, çıkmaz efendim “sessiz toplum” bu, hiç ses etmez, her olayı öylece seyreder.. Nihayet arkasında oturan adam kendisine “neden itiraz ediyorsunuz anlamadım ki, sizi korumaya çalışıyor” deyince sabrı iyice taşmış, “Neyi anlayamadınız, yazıklar olsun, işte bu ayırımcılık, bu namus bekçiliği yüzünden kadınlar şiddet görüyor, nereye oturacağıma ben karar veririm, uçakta kadınla yan yana oturunca namuslu, otobüste namussuz mu oluyorsunuz” demiş.Özlem Çelik’e bir bravo, suskun şekilde izleyen veya yanlış müdahale yapanlara benden de bir ‘yazıklar olsun’! “Korunmak” isteyen, özellikle gece yolculuğu yapan kadınların yanına erkek oturtulmayabilir ama bundan rahatsız olmayanlara da kimse karışamaz. En önemlisi Çelik’in dediği gibi “Kimse bir başkasının namus bekçisi” değildir. MEDENİ ülkelerde!*****Hayvanlar karda perişan!Cumartesi günü bir yandan yazımı yazıp İstanbul’da yağan lapa lapa karı bilgisayarımın arkasından izlerken içim rahattı, benim ulaşabildiğim, çevremdeki tüm sokak hayvanları sıcak yuvalarda ve karınları toktu. Bahçemde kendine yer arayacak “yabancı” kediler için de masayı naylonla kaplamış, altına saklanacakları bir delik açarak içine kutular yerleştirmiştim.Sonra akşam Müjdat Gezen’in son oyunu 24’ü izlemek için Kadıköy’deki tiyatrosuna gittim ve içeri girerken kapıya yakın duran bakımsız ve soğuktan titreyen kedileri gördüm. Bazıları sarsılarak öksürüyor, bazılarının nezleden gözleri akıyordu. Hemen yakındaki tavukçudan iki tavuklu burger alıp karınlarını doyurdum ama onları soğuktan, kardan korumak için yapabileceğim bir şey yoktu maalesef..Ne onlar için, ne de göremediğim diğer kedi ve köpekler için elimden bir şey gelmiyor (Nişantaşı’ndaki Sanat Parkı’nda onları koruyoruz diye bitişik üç ev ve restoran “Belediye ile ortak” şekilde ne kötülükler yaptılar biliyorsunuz) ama sizler yardım edebilirsiniz.. Herkes “evinin, apartmanının önüne biraz yiyecek ve su koysa, altına saklanıp ısınacakları küçük köşeler yapsa” sorun kalmazdı. Sıcacık evlerinizde oturup kar ve yağmuru seyrederken aç ve donan hayvanları unutmayın, onlar da zatürre olup ölebiliyorlar. Sokak hayvanlarını korumak için biraz niyet ve zaman yeter, lütfen esirgemeyin!TİNERCİ KORKUSUMüjdat Gezen Tiyatrosu’ndan çıkıp arabamıza yürürken yanımıza tinerci bir genç yaklaştı, o kadar tehlikeli şekilde yakın takibe aldı ve devamlı baskı yaptı ki para vermeden kurtulamadık. Hatta ben para versek de kurtulamayacağımızı düşündüm bir ara. Haydi “sokak hayvanlarının kısırlaştırılması ve korunması”nı devlet düşünmüyor, hızla çoğalıp olmadık eziyetler içinde ölüyorlar çoğu.. Peki bu tinerci gençleri de mi biz islah edelim, o da mı devletin sorunu değildir?