Başbakan Erdoğan, TV programında Mehmet Ali Birand’la konuşurken 28 Şubat sorusuna verdiği cevapta yine “medyanın rolü”nden söz etmiş.
“Sorumlusu tabii aynı zamanda o dönemin parlamentosunu oluşturan ‘diğer siyasi partiler’.. Çünkü bu tür olaylara eğer sivil irade, STK’lar karşı duruş sergilemiş olsaydılar.. Mesela medya dünyamızda acaba kaç kişi duruş sergileyebildi, kaçı selam durdu” demiş. Öncelikle tarihimizdeki olayları tüm detaylarıyla konuşmakta yarar var ki akıllarda yanlış bilgi kalmasın.
HÜKÜMET KABUL ETMİŞ
Mesela 28 Şubat öncesi gelişmeler, sayıları artan radikal dinci gruplar, Hükümet üyelerinin anayasa aykırı olduğu görülen konuşmaları Milli Güvenlik Kurulu’nda birçok kez tartışılmış. Başbakan Erbakan’la özel konuşmalarda dikkat çekilmiş. Erbakan bu görüşmelerin ne kadar olumlu olduğunu açıklamış. MGK toplantılarında “Bir ülkede anayasa ve yasalara uyulmazsa hukuk devletinden söz edilemeyeceği” vurgulanmış.
Bütün bunlardan sonra 28 Şubat’ta yapılan değişiklik kararlarının da MGK’da Başbakan, Refah-Yol Hükümeti üyeleri ve Cumhurbaşkanı varken alındığını, bu kararın altında dönemin Başbakan’ı Erbakan’ın imzasının bulunduğunu hatırlamak lazım. Asker “rejim değişikliği niyetlerinin” bazı konuşmalarla ortaya konduğu, toplumun din-inanç üzerinden kışkırtıldığı-bölündüğü bir ortamda hükümet değişikliği istiyor (ki bu elbette her şart altında antdemokratik bir baskıdır, madem ki MGK’da birliktelerdi farklı çözümler bulunabilirdi) ama Hükümet en ufak tepki göstermeden, direnmeden imzayı basıyor. Bu gelişmelerin hepsi o dönemi ve MGK’yı anlatan kitaplarda da detaylı şekilde mevcut.
Böylece devlet yönetiminde demokrasi dışı bir kesintiye gidilmeden, sivil yönetim dışına çıkılmadan değişiklik yapılıyor, darbelerden farkı budur zaten.. Şimdi böyle bir durumda Hükümet’ten önce “diğer partiler”e sorumluluk yüklemek doğru değildir (keşke bu konu o programda tartışılsaydı). Evet, “muhalefet partileri de, STK’lar da tepki gösterebilirdi” bunu söylemek mümkün ama önce Hükümet gelir. Asker tepenize dikilmiş, “yapmazsanız” ne olacağı belli iken ve Hükümet kabullenmişken başkası suçlanamaz.
YA BUGÜNÜN MEDYASI?
Ve medya.. Aynı şey medya için geçerli, “Konunun aralarında tartışıldığı uzun bir süreçten sonra MGK’da sivil-askeri tüm yöneticilerin ortaklaşa aldığı bir kararda” medyaya sorumluluk yüklemek de haksızlıktır, kaldı ki 28 Şubat da bugüne kadar TV’lerde gazetelerde enine boyuna tartışıldı, tepki göstermeyen siyasiler eleştirildi. Eğer o gün medya tam kadro karşı çıksaydı bu alınacak kararı etkileyecek miydi acaba?
Bugün sivil yönetim dönemindeki antidemokratik, hak hukuk dışı uygulamalara medya ne kadar karşı çıkıyor? O soru, bu soruyu doğurur; bırakın tepede asker beklerken karşı çıkmayı, beklemediği dönemde ne değişiklik oluyor? Tüm yetkilerin sivil yönetimde olduğu dönemde hataları, haksız ve hukuksuz eylemleri “tartışabilecek bir medya” bile mevcut mu şu anda, yanlışlara “karşı duruş” sergilemek hangi ölçüde mümkündür? Karşı duruşu da geçelim, örneğin hangi TV kanalında rahatça eleştiri getirilebilir, patronlar korkmadan izin verir, programcılar işini ya da özgürlüğünü kaybetme korkusu olmadan konuşabilir?
SIKILMAK ÇOK DOĞAL!
Başbakan “TV’de tartışma programı izlemekten sıkıldığını” da söylemiş, kimbilir belki de nedeni budur; “belirlenmiş sınırlar dışına çıkamayan, özgürce tartışması yasak” program sıkılmadan izlenir mi hiç?
Onun için bence daha önceki sorunlu dönemler için de işin “medya” kısmını hiç karıştırmayalım artık!
‘Örgüt var da diyemem, yok da diyemem’..
Hukuk garabeti daha nasıl olur belli değil.. Bu ülkede hukukun kaldığına, verilen kararlara nasıl inanılır o da artık hiç belli değil (bunu söyleyenlere fezleke hazırlıyorlar ama şu anda 10 binlerce kişi aynı şeyi söylüyor, hatta sokaklarda haykırıyor, ne olacak şimdi?).
Hrant Dink cinayeti davasında mahkeme “örgüt yok” kararı verdi. Aynı mahkemenin başkanı “örgüt yok diyemem, delil yok” diyor. Savcı “Tamam yani hakimler bağımsız olmalı da burada hem örgüt var, hem delil var, hem de fazlasıyla” diyor. Mahkeme Başkanı bu kez; cinayeti çok önceden ihbar eden sanık Coşkun İğci için “hüküm vermeyi unuttuklarını, çok dikkat etmelerine rağmen gözden kaçtığını” söylüyor ve bunun “insani bir olay” olduğunu iddia ediyor.
KİM GÜVENİR, KİM İNANIR?
Aynı Mahkeme Başkanı “bu karar benim de vicdanımı tatmin etmedi” diyor. Hepsini alt alta koyun ve düşünmeye gerek yok sadece bakın; sizin vicdanınız “bu hukuka, bu mahkemeye güvenileceğini” söylüyor mu, güvenecek tek kişi çıkabilir mi?
“Dava bitmedi, devam ediyor” deseler de buraya kadar olan kısmı, sonrası için son derece ümitsiz bir tablo gösteriyor. Bu kadar uzun bir sürede, Duruşma Savcısı’nın “fazlasıyla delil var” dediği davada Emniyet’in kanıt bulamadığına kim inanır?
Zihinlerden silinmeyen “katille bayrak önünde gülerek fotoğraf çektiren Samsun Emniyet Müdürlüğü görevlileri”ni hatırlayınca bu olayın Emniyet tarafından örtbas edilmeyeceğine inanmak zaten herkes için çok zor, o fotoğraf bir simge gibi zihinlerde..Ve ayrıca “cinayet ihbarını bile önceden almış olan Emniyet”in gerekli korumayı, üstelik Hrant Dink’in de istemesine rağmen sağlamamış olması, gerekli önlemi almamış olması hep şüpheleri haklı çıkaran olaylar.
ÇIKARIN ŞU DELİLLERİ!
Şurası kesinlikle bellidir ki bu cinayet tam olarak ortaya çıkarılmadan toplum susmayacak ve diğer birçok olayın arkasında “kimlerin olduğu” da anlaşılmayacak, hepsine “Ergenekon yaptı” etiketi yapıştırıp çıkılacak işin içinden.. Bıraksınlar artık bu “vardır da diyemem, yoktur da” anlamsızlığını ve gerçeği bulsunlar. Sabır taşı olsa çatlardı bu olanlara!

