Düğmeli medya meselesi!

Haberin Devamı

Star Gazetesi’nin eski başyazarı Prof. Mehmet Altan’ın yaptığı açıklamaları dün yazacaktım ama Pazartesi “yazısız” günüm olduğu için bugüne kaldı. Genelde son yıllarda Türkiye’deki “yargıyla ilgili” olaylardan ve “Hükümet-medya” ilişkisinden söz etmiş ama sonuç olarak hepsinin altındaki “antidemokratik basılar”ı anlatıyor Mehmet Altan.. Ve söyledikleri aslında birçok kişi tarafından bilinen, gözlenen gerçekler..

Mesela “Medyada ‘Hükümet ve basın’ arasındaki ilişkiye dair büyük bir sessizlik var (...) Bu ilişkinin kırmızı çizgileri neler sizce” sorusuna şu cevabı vermiş; “Çizgilerin başında ‘eleştiri yapmamak’ geliyor. Dostane eleştiri bile kabul edilemez hale geldi. Ayrıca yapılan olumlu icraatlar için alkışlar da yetmiyor. ‘Ne yapılıyorsa ilk defa yapılıyor, bu yapılanlar yeni bir Türkiye yaratıyor ve bunları seyreden dünya bize hayran kalıyor’, bu zeminde konular ikiye ayrılıyor; ya CHP’yi ağır bir şekilde topa tutabilirsin ya da eskisi kadar olmamakla birlikte askeriyeyi eleştirmeye devam edebilirsin”..

YAZILMAK YA DA YAZILAMAMAK!

Ve “Şike Yasası, Deniz Feneri, Hrant Dink’in öldürülmesi” olaylarıyla birlikte Uludere’de 34 kişinin “terörist istihbaratı sonucu öldürülmesi” olayından söz etmiş Altan. Bunun da üzerine gidilemediğini, gerçeklerin anlaşılamadığını, medyanın da olaya “bir gün sustuğunu” anlattıktan sonra “kendileri mi sustular, yoksa birileri susmalarını mı istedi” sorusunu sorarak devam ediyor; “Türkiye’deki siyasi iktidarın kırmızı çizgilerini ‘varlığı siyasete bağlı yazarların yazıp yazmadıklarına bakarak da anlayabiliriz. Kişilerin politikalarını ‘yazılmayanlar’ belirliyor. Medyanın düğmesine basan varsa bunun ‘tek parti rejimi’nden ne farkı var?”

Tabii doğal olarak Mehmet Altan’ın da uzun süre bu baskıları görmezden geldiği, başka meslektaşlarına aynı baskılar yıllar önce ve “gözden kaçmayacak kadar kesin işaretlerle” yapıldığında bu konuya hiç değinmediği, bir kesim gazeteci gibi adeta bunu “sıradan ve kabul edilebilir” gördüğü, her iktidara yapılan ve sınırları hiç de aşmayan eleştirilere karşı tahammülsüzlük ve “susturma” gerçekleşirken (medya patronları ekonomik ve her tür baskılarla kontrol altına alınır ve gazeteciler işinden olurken) sadece izlediği geliyor. O zaman da işte; sonunda o bilinen hikayedeki gibi “sıra bana geldiğinde konuşacak kimse kalmamıştı” durumu gerçekleşiyor maalesef..

MEDYANIN UTANCI!

Konuşmasında bir de eksik var bence, daha önce de Türkiye’de Çiller döneminde medyaya siyasi baskı yaşandı ama o zamanlar medya bu tür baskılara toplu olarak karşı çıkardı. Ama her nedense (aslında neden de yine biliniyor ya) bu dönemde medya iki keskin kutup olarak ayrıldı. Sanki her gazeteci bir şeylere ya da bir yerlere taraf olmalıymış gibi “eskisinden farksız şekilde görevine devam eden” gazetecilere bile uygun etiketler bulundu, hatta neredeyse hepsi “terör örgütü üyesi” gösterilmeye çalışıldı. Cezaevine atılan gazetecilere “oh” çekenler, TV’lerden meslektaşlarını karalamaya, hedef göstermeye çalışanlar çıktı ki bunlara ‘medyanın utancı’ diyebiliriz.

Demek ki bizde medya henüz demokrasiyi, onun can damarı olan “basın özgürlüğünü”, “siyasi baskıdan korunması” konusunu yeterince hazmetmemişti ve bu da ilk güçlü örnekte ortaya çıktı.

Gelişmeleri zamanında görmezseniz kendiniz yaşadığınızda anlarsınız ancak.. Mesleki olarak eleştiririm, onu daha önce yüzüne karşı da eleştirmişimdir ama Mehmet Altan benim “arkadaş” gördüğüm ve birikimine, zekasına güvendiğim bir meslektaşımdır, bir profesörün bile “belli bir zaman diliminde” hataya düşmesi ve hatasını geç fark etmesi olamayacak şey değildir ve görüldüğü gibi oluyor da..

MUHALEFET DE PAYINI ALIYOR!

Aslında tabii normal şartlarda iktidarların “hatalarını söyleyen ve eleştiren” medyaya kızmak yerine toparlanması ve örneğin bu tür ağır bir baskıyı derhal ortadan kaldırması gerekir. Mehmet Altan’ın söz ettiği olaylar Türkiye’de aynen yaşanıyor. Mesela “iktidarı eleştiremeyen” gazete ve gazetecilerin yalnızca muhalefeti veya en ağır şekilde, hatta hakaretlerle orduyu topa tutması konusunu ben de aylar önce yazdım. Burada ise bir başka nokta daha var; Basın topluca muhalefete ve özellikle her adımında Ana Muhalefet Partisi ile Kılıçdaroğlu’na vuruyor.

İktidar Partisi de aynını yapıyor. Mesela Kılıçdaroğlu doğal olarak “Uludere olayı”nın açıklanmasını istiyorsa hemen “BDP ile PKK’nın yaptığını yapıyor” şeklinde bir cevap alıyor Hükümet’ten. Özellikle Başbakan bunu hiç dilinden düşürmüyor. Dün grup toplantısında yine aynen söyledi; “Halk oylaması öncesinde de, seçimde de aynı şey oldu, bugün de CHP ‘BDP ağzıyla’ konuşmaktadır, Uludere olayında onlar ne diyorsa CHP de aynını söylüyor. BDP lokomotif, CHP vagon” dedi. Bu benzetmeyi çok sevmiş olmalı ki tekrarladı da..

KİM SORACAK?

Oysa aynen “imam hatip liseleri ve katsayı” konusunda olduğu gibi, o konunun nasıl “dindar nesil yetişmesin istiyorlar” sözüyle hiçbir ilgisi yoksa burada da konunun BDP ile ilgisi yok. Bir iktidar eğer “faili meçhul cinayetler ortaya çıksın” diyorsa, “TSK bize bağlı, her kararı biz veririz” diyorsa, yıllar önce Dersim’de olanlar için özür diliyorsa 34 kişinin ölümünün sorumlusunu, yanlış istihbaratın nasıl verildiğini bulmak ve açıklamak durumundadır. Ki gelecekte de benzer olaylar yaşanmasın ve olayların da üstü örtülü kalmasın.

Ana muhalefet partisi ve medya bunları sorgulamayacaksa kim sorgulayacak, onların görevi nedir, üç maymunları oynamak mı?

Sonuç olarak, “düğmeli medya” ile “ağzını açtığında ya din, ya mezhep ya da terör üzerinden susturulan muhalefet” demokrasilerde olamaz, varsa eğer o rejime demokrasi denemez, Mehmet Altan haklıdır.

DİĞER YENİ YAZILAR