Bayram tatilinde haber olmuştu; TBMM Başkanı Cemil Çiçek, yeni anayasa çalışmalarını tangoya benzeten CHP yöneticilerine “Ben çayda çırayı tercih ederim, daha yumuşak bir oyundur, hem başkalarının ayağına da basmazsınız” diye cevap vermiş. Esprili benzetmelere Ana Muhalefet’ten de esprili cevaplar gelmişti, keşke iktidar ve muhalefet birbirlerine hep bu yumuşaklıkta hitap etseler de zaten morali bozuk ve içinde çok sayıda “şiddete meyilli” insan barındıran toplum örnek alsa.. Ama öte yanda, umalım da sonunda yeni anayasanın ciddiye alınma ölçüsü “bir dans veya oyun” kadar olmasın.Bir de uyarım var naçizane, ODTÜ dönemimde “HOYTUR” ekipleriyle “Çayda Çıra” dahil neredeyse tüm folk oyunlarını yıllarca oynayıp gösterilere katıldığım, daha sonra İngiltere’deki Türklere “Kafkas oyunlarından Erzurum Kız’a kadar birçoğu konusunda hocalık yaptığım” için biraz bilirim, Çayda Çıra’da başkasının ayağına basmazsınız ama; ayaklar çok karışık, üst üste atıldığı için kendi ayağınıza basabilirsiniz. Ki bu da en az diğeri kadar kötüdür.ATATÜRK DEFTERDE Mİ KALACAK?Mesela şimdi Prof. Baskın Oran gibi kendi yazdığı kitapta “Atatürk milliyetçiliğini öven, Avrupa’nın ırkçı rejimlerden çok etkilendiği bir dönemde Atatürk milliyetçiliğinin asla ırkçı olmadığını, kendi bölgesinde olduğu kadar bütün dünyaya örnek olabilecek üstün nitelikleri olduğunu anlatıp barışçı politikasından söz eden”lerin bile bir anda dönüp “Nedir azizim Atatürk milliyetçiliği, bilen var mı” sorusunu sorabilmesi.. Anayasa’dan Atatürk ilkelerinin dahi çıkarılabileceği duygusu veriyor.Zira artık “olacakları” önceden “bir kesim akademisyen veya yazar”ın yazdıkları anlatıyor, onlar yazıyor, ekranlarda konuşuyor ve üç gün sonra tamamdır.. Atatürk’ü sadece 10 Kasım’larda Anıtkabir defterine yazılan notlarda bırakmayacaklardır herhalde, büyük hata olur.***Aslında AİHM eski Yargıcı ve CHP Milletvekili Rıza Türmen ile CHP Konya Milletvekili ve yine hukukçu Atilla Kart’ın birlikte yaptıkları basın toplantısındaki “tango ve halay” benzetmeleri de gayet iyi niyetle yapılmış ve “yeni bir anayasa için olması şart” sözlerdi. Bu kadar önemli ve toplumun her kesiminin hayatını ilgilendiren bir konuda “tek taraflı” değil, herkesin katılımıyla çalışılmasını istiyorlardı.Uzun süredir bir “yeni anayasa” yapılacağı söylenip duruyor ama doğrusu bu “yeni anayasa” mı olacak yoksa eskisinde değişiklikler mi yapılacak, o bile anlaşılamadı. “Yasama-yürütme ve yargı”nın yani devletin üç erkinin ilk kez birleştiği ve tek elin egemenliğine girdiği bir dönemde, medyada siyasi eleştiri yapmanın “cıs” hale geldiği bir dönemde “özgürlükçü anayasa olacak” vaatleri de abartılı görünüyor.. Mesela; o kadar özgürlükçü olacaksa, o kadar özgürlük istiyorsak bunu uygulamaya başlamak için neden “yeni anayasa” beklemek zorundayız?Yıllardır cezaevinde duruşma bekletilen, hasta analarından veya yavrularından uzakta, suçunu bilmediği halde hayatından yıllar çalınan (bazıları aylar-yıllar boyu duruşma beklerken hayatını kaybetti), herkesin ailesiyle birlikte kutladığı bayramları demir parmaklıklar arkasında, daracık hücrelerde geçiren gazeteciler ve diğerleri “özgürlükçü anayasa” çıkınca özgürlüklerine kavuşacaklar mı? Yoksa Deniz Feneri sanıklarının isteğine göre savcı değiştirildiği, onların davalarına çabucak bakılıp serbest bırakılıverdikleri gibi sadece “bir kesimi” mi mutlu ve özgür kılacak bu yeni anayasa ve ona bağlı yasalar da?DENİZ FENERİ DAVASI ÖRNEK OLACAKTI?Deniz Feneri davasında Almanya tüm delilleri bildirdiği halde aylar boyu “dosya gitti, dosya geldi” diye tutuklamalar yapılmadı, sonra da zaten tüm deliller ortadan kaldırıldığı için hepsi serbest bırakıldılar (ve Van depreminde yeniden ortaya bile çıktılar). Bırakıldıktan sonra Bülent Arınç “Bu karar diğer davalarda da örnek olmalı, uzun tutukluluklar adaleti zedeliyor” demişti, daha sonra “milletvekili seçilen tutukluların mutlaka tutuksuz yargılanmaları ve Meclis’te yer almaları gerektiğini” de söyledi ama bildiğim kadarıyla iki beraat kararından başkası çıkmadı.Nasıl oluyor da bir davada beraatlar kısacık sürede gerçekleşiyor ama diğerleri bir türlü bitmek bilmiyor, milletvekili seçilmiş olanlara bile güvenilmiyor da mesela çocuk tecavüzcüleri bile tutuksuz yargılanıyor ya da tümüyle serbest bırakılıyor merak edilmez mi? Bu nasıl adalet diye sorulmaz mı? Özgürlükçü anayasadan önce bunların halledilmesi istenmez mi?REFERANDUMA NE GEREK VARDI?Veya mesela Hükümet “tümüyle ve ön koşulsuz olarak baştan yapılsın” dediğine ve bu da uzun süredir bilindiğine göre 12 Eylül 2010 referandumuyla o değişiklikler neden yapıldı? Acaba bir yıl daha bekleyemeyecek kadar acele olan neydi; yargıdaki değişiklikler mi? “Önkoşulsuz ve tümüyle yeni” istendiğine ve referandumda yapılan değişikliğin yargıyı nasıl bağımlı hale getirdiği de görüldüğüne göre (istenen davada savcılar “HSYK tarafından” hemen değiştiriliyor, hükümetlere “Kanun Hükmünde Kararname” çıkarma yetkisi verilmesine itirazlar eskiden Anayasa Mahkemesi’nde haklı bulunurken şimdi kolayca kabul ediyor vs) o değişiklikler neden dahil edilmesin? Nasılsa, “darbe ve muhtıralarla hesaplaşacağız” sözü verilmesine rağmen ne 12 Eylül’le ne de 28 Nisan muhtırasıyla hesaplaşma olmadı, bu söz de tutulmadı. (Devam edecek.)*****Hakim ve savcılar ölçü değil!Dün VATAN’ın manşetindeydi; Hakim ve savcıların üye olduğu internet sitesinde “kadın şikayetçi olmasa dahi şiddet uygulayan eşe ceza verilmesi”ni kendi aralarında onaylamadıkları görülmüş. Sebep, “Aile kurumu zarar görmesin diye” imiş.Bu durumda, karısını döven ve kadının da (özellikle ekonomik özgürlüğü olmayan kadının) elinden bir şey gelmeyerek katlandığı bir hayata “aile kurumu” deyip susulmasını istiyorlar ki, zaten kendi aralarında yaptıkları yazışmalar yargı adına tam bir utanç dosyası. Neyse ki karşılarında çoğu kadın olan bazı adil ve sağduyulu hakimler cevabı vermişler;“Şikayete bağlı olduğu zamanları yaşadık ve çözüm olmadı. Şimdi geriye götürmenin anlamı yok. N.Ç olayında özeleştiri yapmayan zihniyet ile eşe karşı şiddetin tekrar ‘şikayete bağlı’ olmasını isteyen arasında bir fark yok.”İşte bu tartışmanın özeti budur, N.Ç’ye, bir çocuğa toplu tecavüzde bile “çocuğun rızası”ndan söz edebilen ve bu yönde karar veren hakimlerin, bunu kabul eden bir Yargıtay’ın olduğu ülkede maalesef artık hakimlerin, savcıların görüşü tek belirleyici olmamalıdır. Onların, özellikle erkek hakim ve savcıların bugüne kadar “kadınların mağdur olduğu” birçok davada fahiş hatalar yaptıklarını gördük, nitekim burada da itiraz edenler yine kadın, saldırgan erkekleri koruyanlar da erkek.O nedenle aralarında bol bol konuşsunlar da hiç değilse yasaları geriye götürmeye çalışmasınlar, o işlere karışacaklarına savcılığa “beni koruyun” diye talepte bulunan kadınları zamanında korusunlar. Toplumun yarısını oluşturan kadınları isyan ettirip sokaklara döktürmesinler. Ayıpları kendilerine kalsın!
Dün ABD’nin devamlı olarak Türkiye’nin sırtını sıvazlayıp, perde gerisinden “kendi isteklerini, istediklerini gerçekleştirmek üzere gaz verip durduğunu, şimdi de Time dergisi ve tüm medya imkanlarıyla ağzımıza bir parmak bal çalarak Suriye’ye karşı Türkiye’yi kullanma planı yaptığını” yazmıştım. Tesadüfe (!) bakın ki aynı gün; Hillary Clinton’ın bir Amerikan TV kanalına yaptığı açıklamada “Suriye’ye baskı sürecinin Arap Birliği ve Türkiye tarafından yürütülmesi gerektiğini” söylediği haberi çıktı.Sözlerine gerekçe olarak “Türkiye ve Arap Birliği’nin Suriye halkı üzerinde daha etkili olacağı” gibi bir palavrayı da eklemeyi unutmamış. Unutmaz çünkü insanların “Hani siz Big Brother’dınız, dünyanın en etkili, en güçlü ülkesiydiniz, Irak’ından Afganistan’ına kadar her ülkeye müdahale ediyordunuz, şimdi neden bu tehlikeli ortamda devamlı Türkiye öne sürülüyor” diyeceğini biliyor. Nitekim aynı konuşma içinde “Suriye’deki durumun tamamen bir iç savaşa dönüşebileceği ”de söylenmiş.AYNEN CLİNTON’IN SÖYLEDİĞİ GİBİ...Öte yanda, Hürriyet yazarı Sedat Ergin dünkü yazısında Türk Dışişleri çevrelerinde “Suriye’deki rejimin yıkılma noktasına yaklaştığı ama Esad’ın gitmesinin kolay olmayacağı, Türkiye’yi de ciddi sıkıntıların beklediği” değerlendirmelerinin yapıldığını yazmış. Suriye Müslüman Kardeşler Hareketi’nin lideri Şakfa ise “Türkiye’den gelecek müdahaleyi kabul ederiz” diyor. Türkiye şu an için direkt bir müdahaleden söz etmemekle birlikte Başbakan “Arap Ligi ile ortak çalışma içinde olduklarını, bir yaptırımlar silsilesi uygulamaya başlayacaklarını” söyledi.Kısacası, anlaşılan o ki Hillary Clinton’ın isteği aynen gerçekleşecek ve Beşar Esad’a karşı aktif görevi Arap Birliği ile Türkiye üstlenecek. Hatta bu konuda Türkiye’nin Suriyeli muhaliflere büyük para yardımı yaptığı da gazetelerde çıkan haberler arasında. İyi de insan yine dayanamıyor; Van’da çadırda ısınmak için soba yakan (başka ne yapsınlar) bir ailenin üç çocuğu yanarak öldü, bir engelli çocuk donarak öldü, bizim çocuklarımız yanarken, donarken Suriye’ye harcayacağımız para ve zaman kendi sorunlarımıza harcanmalı değil mi? Para verilecekse örneğin, Türkiye yerine bunu “dünya lideri ABD” vermeli değil mi?İÇ SAVAŞTA İŞİMİZ NE?Suriye’de bir iç savaş çıkacaksa Türkiye bundan uzak durmalı değil mi?Esad “Benim işime karışırsanız ben de terör örgütünü desteklerim” derken ve Suriye’nin bu desteği yıllarca verdiği bilinirken, öncelikli olarak bu konuya kafa yorulmalı değil mi? Umalım da ABD verdiği “şöyle büyüksün, böyle güçlüsün” gazlarıyla başımızı Suriye ile derde sokmasın. Elbette sıkıntıdaki bir topluma yardım eli uzatmak güzel şey ama; ilacımız varsa önce kendi kafamıza sürelim, Filistin sorununa öncelik verirken kaç genç askerimizi, sivilimizi yitirdik, aynı hataya düşmeyelim.*****Edirne’de ensest vahşeti ve vurdumduymazlık!Bir tesadüf de burada; dün “ensest denilen aile içi çocuk tecavüzü olaylarının hala gündeme getirilmediğini, bundan ısrarla kaçınıldığını” yazmıştım. Yine dün “Edirne’de bir genç kıza 4 ağabeyi tarafından 9 yıl boyunca tecavüz edildiği, tecavüzlerin çocuk 12 yaşındayken başladığı” haberi vardı. Ve haber VATAN sitesinde “Edirne’de iğrenç olay” başlığıyla verilmişti. Doğru, olay iğrenç, olay vahşet , bir çocuğun hem de kendi ailesinden gelen bu sefil saldırılara (kendini kurtaracak yaşa gelene kadar) yıllarca katlanmak zorunda kalması bir felaket, yaşadıklarının hayatını bundan sonra da cehenneme çevirecek olması ayrı bir felaket...NE MAHREMİYETİ, İNSAF YAHU!Ama eğer bu ülkede çocukları koruması, kurtarması, bu vahşetlere önlem alması gereken devlet “aile içi tecavüz” denen vahşeti ağzına bile almıyorsa nasıl önleyecek, nasıl kurtaracaksınız? Bu konuları yakından izleyen kadın örgütleri ve avukatlardan ilgili bakanlıkların bu konudaki suskunluğuna neden olarak “aile mahremiyetine müdahale olması”nın gösterildiğini duymuştum. Ne mahremiyeti, bu olayda o kız çocuğun (ki gelen telefon ve mektuplar erkek çocukların da aynı aile içi; baba, ağabey saldırılarıyla karşılaşabildiğini ve annelerin çocuklarına yardımda çaresiz kaldığını anlatıyor, kaç kez yazdık) yıllarca çektiği azap, kim bilir bu dehşeti annesine bile söyleyemeden küçücük çaresiz haliyle yaşamak zorunda bırakıldığı cehennem dururken kim aile mahremiyetinden söz edebilir?İDAM CEZASI VE ÜÇ MAYMUNLAR!Bugüne kadar “tecavüz”e “tecavüz” demekten utandığımız, en ağır çocuk tecavüzü olaylarında “taciz” deyip çıktığımız gibi (yaşlı sapıkları, tecavüzcüleri böyle kurtardılar) enseste de “aile mahremiyeti” diye mi kılıf uyduracağız? Dün siyaset bilimci bir okurumuz, Bersan Özcan, yazdığı yorumda “idam cezası kaldırıldıktan sonra cinayetlerde ve özellikle kadın cinayetlerinde artış olduğunu, kravat takıp boynunu bükerek hakim karşısına çıkan katillere ceza indirimi yapıldığını, bunun da diğer katil adaylarını cesaretlendirerek cinayetleri yüzde 100 artırdığını, İnfaz Kanunu’nun da değiştirilmediğini” anlatmıştı.Onunla tamamen aynı görüşteyim. Haydi idam cezasını bunca vahşetin aralıksız yaşandığı bir ülkede kaldırdınız, “ömür boyu hapis cezası” vermek yerine katile-tecavüzcüye her tür indirimi yaparak neden kurtarıyorsunuz? Karısının kafasına elektrikli testere düşürdüğünü söyleyerek (hiç duydunuz mu böylesini) ölümüne sebep olan, kız arkadaşını testere ile doğrayan , ayrılmak isteyen karısını kurbanlık koyun gibi kesen katillerin veya çocuklara tecavüz eden sapıkların ömür boyu hapis cezasını neden önlüyorsunuz?Bu sorularım hem yasalar hakkında karar veren Meclis’e, verilen yanlış kararlara itiraz etmeyen ilgili bakanlara, hem de cezalar hakkında karar veren hakimlere... Başta “aile içi tecavüz” olmak üzere tecavüz ve cinayetler sürerken “üç maymunlar”ı oynayanlar suçlara ortak sayılırlar, bir kez daha tekrarlayayım!
ABD Ortadoğu’daki emellerini gerçekleştirmek için Türkiye’yi her fırsatta öne sürmeye, kendisi perde gerisinde kalırken Türkiye’yi komşu ülkelerle karşı karşıya getirmeye kesin kararlı görünüyor. Sadece PKK terörü konusunda bile gerekli desteği vermediği, sınırlarımızın kontrolü için bile sözünü tutmadığı için PKK sınırlardan 150-200 kişilik gruplar ve en ağır silahlarla giriyor, katliamlarını yapıp gidiyor ama öte yanda ABD sırtımızı sıvazlamaya devam ediyor. Onun için terör ve ölen insanlarımız değil, kendi planlarını gerçekleştirmek, Ortadoğu’ya istediği şekli vermek önemli çünkü.O bölgedeki toplumları (aynı dinden olması nedeniyle) etkileyebilecek, ayrıca büyük askeri güce sahip ülke ise; dünyada “Müslüman çoğunluklu olmakla birlikte demokratik-laik rejime sahip tek ülke” olan Türkiye. Bu özelliğiyle ve ABD’nin de göklere çıkarmasının yardımıyla söz dinletebilirse belki diktatörlük rejimlerini Irak’taki gibi binlerce kişinin kanını dökmeden, dünyanın ve kendi toplumunun tepkisini çekmeden daha demokratik hale getirmeyi umuyor.SAVAŞA GİRSE UMURUNDA DEĞİL!Bu uğurda Türkiye diğer ülkelerle savaşa girme durumuna da gelse ABD’nin hiç umurunda değil, diğer ülkelere ne olduğu onun ne zaman umurunda oldu ki.. Varsa yoksa petrol onun olsun, dünyanın ipleri elinde olsun, Türkiye de “ünlü tarihçileri Huntington’un ısrarla yumurtladığı gibi AB yerine Arap ülkeleriyle birlik olsun”.AB deyince aklıma geldi, Başbakan Erdoğan’ı Time’a kapak yaparken (Amerika’nın planları doğrultusunda herhalde yakında sırayla tüm dergilerinde olabilir ki biz toplum olarak elbette memnun oluruz ama niyet de çok önemli) habere “Türkiye’nin küresel güç haline geldiği” başlık olmuş. Türkiye ekonomide daha iyi durumda olması nedeniyle, kaynayan bir kazan halindeki Ortadoğu’da oynaması gereken rol nedeniyle (mesela Suriye’ye herkesten önce Türkiye ültimatom gönderiyor, terör olarak geri dönmesi tehdidine rağmen iç işlerine karışıyor), arabuluculuk çabaları nedeniyle şu anda daha önemli bir konumda.AB’YE GİREMİYORUZ?Bu “küresel güç” lafı da çok sık kullanılıyor ve gurur okşuyor. Ama baktığınızda nedense arada diğer ülkelerdeki krizden etkileneceği bildirilmesine rağmen “ekonomisinin de istikrarlı olduğu söylenen” bu küresel güç hala AB’ye alınma yoluna giremedi. Şimdi normal olarak AB’nin “gelin kardeşim, siz küresel güç oldunuz, ekonominiz de iyi, biz sizi alalım da yararlanalım” demesi gerekmez mi? Yıllardır kapısında beklediğimiz AB (gerçi kendisi sallanıyor ama) neden hala bu küresel gücü göremedi?Birçok çelişkiyi anlamak hiç mümkün değil ve bu da onların başında geliyor.*****Kadını dilimlesen de ‘iyi hal’in var!Allah aşkına dünkü gazetelere toplu şekilde tekrar göz atın, “kalbinden bıçaklanarak öldürülen veya kocası-sevgilisi tarafından parçalara ayrılarak öldürülen, bıçaklanıp boş arsaya atılan kadın, savcıdan ‘beni koruyun’ diye yardım istediği halde korunmayıp öldürülen kadın” haberlerinden geçilmiyor. Her gün, her gazetede kadın cinayetleri, kadın ve çocuk tecavüzleri mevcut.İşin cinayet kadar korkunç tarafı ise bu katillerin “iyi hal” indiriminden yararlandığının hala yazılması. Düşünün; kadını dilimlere ayırmış, yanında “iyi hal indiriminden yararlandı, ömür boyu hapis cezası 14 yıla çevrildi” açıklaması var. Tecavüzcüleri ise zaten hiç tutuklamadan salıveriyorlar, çocuklara toplu tecavüz eden kazık gibi devlet memurlarını, öğretmenleri kurtarmak için utanmadan “çocuğun rızası”ndan söz ediyorlar bu ülkede (o öğretmenler de göreve devam ediyor çocukların arasında.. Bu ortaya konan hukuk felaketlerinin adına da “adalet” diyorlar.NEREDE KANUN?Hala orada burada “kadına şiddet önlensin” toplantıları yapılıyor, davetiyeler geliyor bana. Teşekkür ederim ama artık çoğuna gitmiyorum, aynen yıllardır “Dünya Kadınlar Günü” kutlamadığım gibi.. Yeterince konuştuk, yeterince “Şu katiller, tecavüzcülere ağır cezalar verilsin, katile iyi hal indirimi olmaz” dedik, o şehirdeki toplantıdan bu şehirdekine koşturduk. Meclis kapanmadan önce çıkarılması gereken yasalar bugün bile çıkarılamadı ama devamlı “çıktı, çıkacak” haberleri duyuluyor, kendisi yok. Oyalamaca gibi..İstenen yasalar “şıp diye üç günde” çıkarken bu kanunlar neden hala çıkmadı, daha ne kadar beklenecek, kaç tecavüz, kaç cinayet gerekecek? Haydi, “aile içi tecavüz, ensest” başta olmak üzere “Hadım Yasası”nı da (ensest hiç ağza alınmıyor, kurtarılacak çocuklar cehennem azabı yaşarken onlar utanıyorlar mı acaba? Hadım Yasası bir çıksa çocuk ve kadın tecavüzleri o dakika durur, alçak bunlar çünkü), “katile, tecavüzcüye iyi hal vs’yi kaldırıp en ağır cezayı verecek yasaları” da çıkarın artık, görelim. Ondan sonra daha çok “kadın ve çocuk hakkı” var konuşacak!
Yani olayın kendisi zaten inanılır gibi, tarihte benzeri görülmüş gibi değil, hayatını “terörle mücadeleye adamış” generaller, albaylar “terör örgütü davası sanığı” olarak cezaevinde yıllarca tutuklu bulunuyorlar. PKK lideri Öcalan’ı Türkiye’ye getiren, bir kahraman, bir efsane olarak adlandırılan; eski Özel Kuvvetler Komutanı, emekli Korgeneral Engin Alan tutuklu.. Hem de milletvekili seçilmesine rağmen, bu ülkede PKK davasından tutuklu olanlar bile milletvekili seçilince tahliye edilmesine rağmen o hala tutuklu.“Abdullah Öcalan’ı sorgulayan timde” görev yapan Albay Hasan Atilla Uğur yine Ergenekon davasından, yani “varsayılan ama nedense yıllardır ispatlanamayan bir terör örgütü” davasından tutuklu.. Ama öte yanda “İnanılır gibi olmayan” bununla da bitmiyor. Bu insanlar hapiste duruşma bekletiliyor, beklerken sağlıkları bozuluyor, bozulduğu takdirde Silivri Hapishanesi’nde (aralarında bu isimler, milletvekilleri, gazeteciler ve çok sayıda başka değerli insanlar bulunduğu halde) acil hizmet doktorları olmadığı için de hayatlarını kaybediyorlar.AMBULANSTA DA DOKTOR YOK!Aynen son olarak Kaşif Kozinoğlu’nun kaybettiği gibi. Kozinoğlu’nun koğuş arkadaşı, Ergenekon davasının tutuklu sanığı Hasan Ataman Yıldırım o ölmeden önce olanları anlatmış. Bir gece önce Kozinoğlu “Öcalan’ı sorgulayan ve bu konuda bir kitap yazan” Albay Hasan Atilla Uğur’un kalp krizi geçirmesinden korkarak başında nöbet tutmuş. Ertesi gün kendisinin kalp sıkıntısı başlayınca onu hastaneye göndermek istemişler.Ama Silivri Cezaevi’nde tam teşekküllü bir klinik ve doktor olmadığı için ancak ağrılar başladıktan bir saat sonra hastaneye yetiştirilmiş. Ve işe bakın ki, daha önce ailesinin de tepki gösterdiği gibi “gelen ambulansta da doktor yok”muş. Ona ilk müdahaleyi kesinlikle yeterli olmayan ve rahatça yanlış bir tedavi uygulayabilecek teknisyenler yapmış. Bunun hesabını kim verecek?‘PKK ÖLDÜREBİLİR’ DİYORHasan Ataman Yıldırım şimdi “Albay Hasan Atilla Uğur’un hayatının tehlikede olduğunu, onun Çapa Devlet Hastanesi’ne götürülmesi gerektiğini, hayatı korunmadığı takdirde doktor veya hemşire kılığına girmiş teröristler tarafından öldürülebileceğini” söylüyor. “Bu koğuşta bir ölüm daha istemiyorum” diyor.Söyledikleri komplo teorisi sayılamaz. Bu kadar önemli ve riskli görevleri devleti adına yapan insanların aslına bakarsanız cezaevlerinde süründürülerek hasta edilmesi değil, ömür boyu başbakanlar, bakanlar gibi korunması gerekir. Devlet Albay Uğur’u derhal en iyi hastaneye naklederek sıkı koruma altında tedavisini ve en kısa zamanda da davasının sonuçlandırılmasını sağlamak zorundadır.Aksi takdirde (Engin Alan’ın da inatla içerde tutulması ve cezaevinde zayıflayıp erimesi gibi) bu insanlara önce bu görevlerin verildiği, sonra da adeta “terörist liderini getirip sorguladıkları için cezalandırıldıkları, ortadan kalkmalarının istendiği” akla gelecek. Varsa başka bir düşünce tarzı millete anlatılsın lütfen, yeter artık!
Ana Muhalefet Partisi ’nin kendi milletvekilleri tarafından, kendi içinden fokur fokur kaynatılması periyodik aralıklarla sürüyor. Partileri biraz durulup oturmaya başlar başlamaz hemen bir grup ortaya çıkıyor, bir neden bulunuyor ve hurra.. Çalsın sazlar, kaynasın kazanlar.CHP’nin bir Tunceli Milletvekili bir gazeteye Atatürk’le ilgili hatalı, kötü bir açıklama yapmış. Tabii ki yapılmaması gerekir ama cevap yöntemi bu değildir. Başı çok sayıda Antalya milletvekilinin çektiği (ki neredeyse bir Deniz Baykal eksik), aralarında Baykal’ın has milletvekillerinden Nur Serter ’in (ki kendisi referandumda partisinin görüşüne karşı çalışırken görülmüştür), yemin etmeyerek Grubu’nun kararına aykırı hareket etmiş olan İsa Gök ’ün, daha önce genel başkanlığa aday olmuş Haluk Koç’un da bulunduğu bir grup milletvekili hemen bir basın toplantısı yaptı ve yönetimlerine ültimatom gibi, zehir zemberek bir bildiri yayınladı.HOPPALA, KAÇ KİŞİ BUNLAR?“Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü 1920-1940 arasındaki zaman dilimine hapsederek insafsızca eleştirenler kervanına CHP’den birilerinin de katıldığını gördüklerini” belirten grubun bildirisinde “CHP’si sinsi politik maceraperestlerin devşirme, dönüştürme planlarını boşa çıkaracak yeniden bir direniş, karşı koyuş partisi olmak durumundadır” cümlesi de var.Bunları görünce, tarafsız gözle bakan biri önce “pardon kaç kişi Atatürk’le ilgili yanlış açıklama yapmış” diyor. Cevap; bir kişi.. Son cümleyi görünce ise “Hoppala, bir kişinin Atatürk’e karşı işlediği suçtan, bütün partinin devşirilme, dönüştürülme planına nasıl geldiniz” diyor. Ama bu partiye milletvekili seçilirken maalesef farklı dengeler gözetildiği için bu “kazan kaldırma, kazan kaynatma”lar CHP her istikrarlı döneme girdiğinde görülecektir bence.ÇOK SESLİLİK İLE DİSİPLİNSİZLİK FARKI“Demokratik, çok sesli parti” olmakla “disiplinsiz, dağınık ve hiç oturmayan görüntüde” bir parti olmak her zaman karıştırılacak, bundan yararlanılarak o istikrar mutlaka bozulacaktır. Kaçan koltuğu ne pahasına olursa olsun geri alma hırsı öyle kolay kolay bitmez bazılarında..Her şey ve hatta “savunmaya hiç mi hiç ihtiyacı olmayan Atatürk” bile kullanılabilir.Neden böyle diyorum, çünkü bu işin yöntemi; eğer bir itirazınız varsa tepkilerinizi “vazgeçmeden sürdürerek” partinizin içinde, Genel Başkan’ınızla, Grup toplantılarınızda, MYK’nızda, PM’nizde tartışarak çözmek ve sorumlu kişinin disiplin kuruluna gönderilmesini sağlamaktır, partinizi medyaya ve halka şikayet etmek, ültimatom vermek değil.ARTIK HİÇ İNANDIRMIYOR!Nitekim, CHP Sözcüsü ve Genel Başkan Yardımcısı Birgül Ayman Güler dün bir açıklama yaparak “Tunceli Milletvekili Aygün’ün sözlerinin parti görüşü olmadığını, kendisinden savunma isteneceğini” bildirdi. Demek ki kazan kaldırmaya gerek yokmuş, kendi içlerinde de bunu sağlayabilirlerdi. O kadar sık kaynattılar ki partilerini, artık hiçbir çıkış inandırıcı olmuyor. Ve savundukları (!) Atatürk’ün kurduğu partiye de bu görüntü hiç yakışmıyor. “Seçimde bekledikleri oyları alamamalarının en önemli nedeni” daha önce kaynatılan kazanlardı, unutmasınlar ve vazgeçsinler bu işlerden artık.Sorunlar sakince de halledilebilir!Ben de diğer hayvanlarla Meclis’e gideyim!“Dondurmam Gaymak” filminin yönetmeni Yüksel Aksu “eşeklerin ırk çeşitliliğinin korunması” için TBMM’ye gitmiş. Meclis Dilekçe Komisyonu Başkanı Mehmet Daniş ile görüşmüş ve “eşeklerin çiftlik hayvanı kategorisine alınarak bu sınıftaki hayvanlara verilen teşvikten yararlanmasını” istemiş.Önce onu gönülden kutlarım, hayvanları önemseyerek onlarla ilgili bir şeyler yapmaya çalışan o kadar az insan var ki (maalesef gençler dahil, onlar da ilgilenmiyor) gayretleri övgüyü hak ediyor. Önümüzdeki günlerde Aksu’nun ünlü komedyen Cem Yılmaz ’la birlikte “eşekle Meclis’e gelmeleri gündemde” diyordu haberde, Cem Yılmaz bunu yaparsa ona da helal olsun.SOKAK HAYVANLARINI KATLEDİYORLAREşekler çiftlik hayvanı sınıfına alınırsa belki onlara yapılan eziyet de suç olur. Ama yetmez, yalnız eşeklerin ırkları veya çiftlik hayvanı sayılmaları değil sorun (atlara da aynı kötü muamele yapılıyor zaten, Adalar’ı bir gezin isterseniz, İstanbul’da bile taş atarak cezalandırıyor sahipleri), sokak hayvanları da perişan durumda ve birkaç gönüllü, birkaç belediye dışında kimse ilgilenmiyor onlarla.Çok kötü muamele ve hatta sık olarak toplu katliamlarla karşılaşıyorlar. Eğer Yüksel Aksu ve Cem Yılmaz “eşekle Meclis’e gitmek”ten iyi sonuç alırlarsa ben de içi kedi, köpek dolu bir kamyonla Meclis kapısına dayanacağım. Bakarsınız insafa gelir ve “sokak hayvanlarının rehabilitasyonunu ve korunmasını sağlayacak” bir kanun çıkarır, valiliklerle kontrolünü sağlarlar, dayanılır gibi değil durum çünkü!
Hatırlayalım; Van’daki birinci depremden sonra organizasyon ve denetim sağlanamadığı için 5.2’lik ikinci depremde de çok sayıda insan öldü. Hasarlı binalara girilmesi önlenmediği ve bu nedenle yeniden can kaybı olduğu için depremzedeler Vali’yi ve Bakan’ı protesto ettiler.Çadırlarda karakışı geçirmek çok zor olduğu, donarak hayatını kaybeden çocuklar bulunduğu, şartların kötülüğünün yanında bir çadırda 40’tan fazla insan kaldığı ve depremlerin arkası kesilmediği için de bölgedeki binlerce öğretmen ve binlerce insan haklı olarak Van’dan kaçmaya başladı.BİZ O KORKUYU ŞİMDİLİK HİSSETMİYORUZBu durumda partiler haklı olarak eksikleri, hataları ve Bakan’ın tepki çeken konuşmasını tartışır, sorular sorarken Çevre ve Şehircilik Bakanı Bayraktar, “Ben profesörlerin söylediklerini siyasi olarak tekrar ettim. Niye? Çünkü biz Van’ın boşalmasını istemiyoruz” demiş. “Biz” çoğuluyla kimleri kastetti bilmiyorum ama hangi “biz” olursa olsun onlar Van’daki şartlarda yaşamıyor, oradaki insanların sıkıntısını ve korkularını (şimdilik) hissetmiyorlar.TITANIC GİBİ..Ama Allah korusun, Ankara veya İstanbul’da benzer bir “taş üstünde taş bırakmayacak” deprem olsaydı, kendisi ve ailesi aynı şartları yaşasaydı, acaba Bakan böyle diyebilecek miydi? Aynen Titanic gemisinde olduğu gibi en imkanlı kişiler ilk sırada olmak üzere on binlerce kişi en kısa zamanda şehirlerden kaçmayacak mıydı?Burada Bakan’ın söylediği ise; Titanic batarken çalmaya devam eden ve gemiyle birlikte batan orkestra ile kaptan gibi “gemiyi terk etmeme” önerisidir. Eğer geminin (!) terk edilmemesi isteniyorsa insanlara Van’da “8-9 şiddetinde depreme bile dayanıklı inşa edilmiş binalar” tahsis edilmesi gerekir ki Van’da çalışma yapan uzmanlar “kamuya ait binalar dahil binaların çoğunun depreme dayanıklı olmadığını” açıkladılar.“İstanbul’da da durumun farksız olduğunu” belediye başkanları açıkladı. Ankara, İzmir, Adana ve diğer iller sizce daha iyi şartlarda olabilir mi?ELEŞTİRİYE TAHAMMÜL!Bakan Bayraktar kendisini eleştiren muhalefet partilerinden milletvekillerine “Biz Van’da 250 insanı kurtardık, bu bir rekordur. Burada sizi eleştirmeye kalksam, 6 saat yetmez. Öyle eleştiririm ki evinizin yolunu bulamazsınız” demiş. Elbette 250 kişinin kurtarılması başarıdır, bunun için “yardıma koşan Japonlar” ve daha kaç kurtarma ekibi, asker, polis, sivil yüzlerce insan çalıştı. Ama yine de 650’ye yakın insanımız, bebekler, çocuklar hayatını kaybetti.Eğer tüm belediyeler ciddi şekilde uyarılmış, izlenmiş, depremden önce binalar güçlendirilmiş olsa bu kayıp çok az olacaktı. Birinci depremden sonra işler sıkı tutulsa, 2’nci depremdeki kayıplar da olmayacaktı. Böyle durumlarda eleştiriler, protestolar hangi hükümet başta ise ona yapılır. Diğer partileri eleştirmenin anlamı yoktur, zira “deprem vergilerini” onlar almadığı gibi, maddi-manevi güç de onların elinde değildir.Binaların güçlendirilmesine harcanacak vergileri “Başka yerlere harcadık” diyen (bir bakan tarafından yapılan açıklama) hükümetin kızmak ve öfkeyle susturmak yerine soruları sabırla cevaplaması, eleştirileri kabul etmesi gerekir. Mesele budur!*****Yaşarken cehennem, ölünce tören!Odatv soruşturması kapsamında tutuklu iken cezaevinde hayatını kaybeden eski MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu ’nun tabutu Türk bayrağına sarıldı ve onun için askeri tören yapıldı. “Özel Kuvvetler’in altın çocuğu” denilen Kozinoğlu da Ergenekon soruşturması içindeki diğer tutuklular gibi “terörist” muamelesi görerek, yasadışı işlerin içinde gösterilerek cezaevine konmuştu.Bu bile hayatını yasadışı eylemleri önlemek için harcamış, ülkesi adına kim bilir kaç tehlikeyle karşılaşmış insanları öldürmeye yetecek bir psikolojik cezadır ve rahmetli Kozinoğlu ile birlikte kaç kişi aynı ağır cezayla karşı karşıya bırakıldı. Peki cezaevinde aylarca (çoğu yıllarca) duruşma bekletilerek ölüm işkencesi yaşatılan insanlar, öldükten sonra bayrağa sarılmış veya askeri tören yapılmış sizce anlamı var mı artık? Belki tek anlamı olabilir; “Biz böyle akıl almaz çelişkiler içindeyiz, önce hapiste ölmesi için bekler, sonra müthiş onurlandırırız” demek..DÜŞMANINIZA YAPILSA BİLE...Benim aklım almıyor bu çelişkileri, yargıda anlayan varsa bize de anlatsın (Kozinoğlu’nun gerçekten onurlandırılması “Bir suçu yoksa bunun mutlaka ortaya çıkarılması” ile olacaktır ama kendisi konuşamayacağı için nasıl olacak?). Şimdi eski 1’inci Ordu Komutanı emekli Orgeneral Hurşit Tolon, cezaevine konduktan tam 3 yıl, 4 ay, 10 gün sonra ilk savunmasını yapabilmiş. “1232 gün sonra mahkeme huzurunda kendimi ifade edebilmenin buruk mutluluğunu yaşıyorum” diyen Tolon “savunma için değil, gaspedilen kişilik haklarını, özgürlüğünü geri almak için orada olduğunu, yasadışı hiçbir eylem veya oluşumun içinde-yanında olmadığını, 51 yıl önce ettiği yemine sadık kaldığını” söylemiş.12 EYLÜL VE 28 NİSANDüşünün, neredeyse tam 3,5 yıl cezaevinde o günü, sadece ifade vermeyi beklemiş. Bu haksızlık, bu büyük hukuk hatası bırakın kendi ordunuzun en zirvesindeki isimleri, “düşmanınıza yapılsa bile” eğer insansanız ve adalete inanıyorsanız tepki göstermeniz gerekir. Hele de gerçekten yaptığı darbeyle binlerce mağdur yaratan, bu ülkeyi onlarca yıl geriye götüren “12 Eylülcü General”in rahatı bozulmuyor, “ama o yaşlı” vs denerek “tarih önünde mahkum olması” bile engelleniyorsa... 28 Nisan Muhtırası’nı yazan General aynı şekilde korunuyorsa, emekli Orgeneral Hilmi Özkök yıllardır özenle bu olayların dışında tutuluyorsa, o zaman bu adaletsizlik daha da çok tepkiyi hak eder.Umalım da cezaevinde başka kayıplar olmasın, devlet törenleri yapılan hukuksuzluğu örtmüyor çünkü. İnsanlara cezaevinde yıllarca “mahkeme önüne çıkmayı” bekleterek hukuku katledenlerin adaleti hatırlamaya ve vicdanlarının sesini dinlemeye ihtiyaçları var!
Her olayın, her felaketin arkasından ağlamayı sürdürüyoruz, önlemin gündeme alınması ise ancak “onlarca, yüzlerce felaketten sonra” gerçekleşebiliyor.İnsan mantığı artık kabul etmiyor bu ülkedeki çelişkileri, anlamsızlıkları, öyle ya en geniş mantığın bile bir sınırı var. Bakın mesela, en son örnekler: Bir yanda “eğer gerekli deprem yatırımları ve denetimi zamanında ve en iyi şekilde yapılsaydı, eğer deprem sonrasında saatlerce yardım beklenmeseydi kurtulacak yüzlerce can.. Bu ihmallere kızan ve tepki gösteren depremzedelerin üstüne polisin cop ve biber gazıyla gitmesi ..Birinci depremden sonra bile Van’da gerekli hasar tespitlerinin yapılmaması, insanların hasarlı binalarda kalmasının engellenmemesi nedeniyle görev şehidi olan meslektaşlarımız (nur içinde yatsınlar) Cem Emir ve Sebahattin Yılmaz dahil yine çok sayıda insanın hayatını kaybetmesi.. Bu devlet ihmali hiç dile getirilmezken İstanbul’da “Büyükşehir başta” bütün ilçe başkanlarının “İstanbul’un depreme hiç hazır olmadığını, bina denetimlerinin başlamamış olduğunu, ilk sarsıntıda yıkılacak çok sayıda çürük bina olduğunu” açıklaması..NE DEMEK ‘TECRÜBESİZ’, SEN BAŞKANSINArkasından (baktı ki herkes günah çıkarıyor ve tepki gösteren filan da yok) Düzce eski Belediye Başkanı Ruhi Kurnaz’ın çıkıp “Düzce depreminde insanlar bizim yüzümüzden öldü. Tecrübesizdik, dozerleri enkazların üstüne çıkardık” demesi. Sanki fay hatları üstüne kurulmuş onca ilin, lçenin başına geldiklerinde işleri; parklara, yol kenarlarına çiçek dikmek, başka ülkelerden ağaç getirtmek, sadece ulaşım vs ile ilgilenip orda burada açılış yapmakmış, seçim önceleri binaların kontrolsüz şekilde mantar gibi bitmesine göz yummakmış gibi..Siz belediye başkanısınız, göreviniz ilk günden başlayarak bina kontrolü yapmak, bu tür yeni yapılara izin vermemek.. Şimdi normal bir ülkede bu itiraflar nedeniyle derhal haklarında soruşturma açılırdı. Örneğin “Türkiye gibi her an deprem beklenen bir ülkede” hiçbir başkan “Hazır değiliz” veya “Tecrübesizdik” diyemez, tecrübesizsen “tecrübeli ekipleri” ilk günden bulmak zorundasın. Gerek denetim ve doğru yapılaşma için, gerek deprem sonrası yapılacaklar için..Ne demek “tecrübesizdik”, deprem senin keyfini mi bekleyecek? Ya o kaybolan hayatlar? Kayıpları geri getirmez ama, ver bakalım yakınlarına gereken tazminatları şimdi!ZOR KIŞ VE OKAN’I ARAYAN KIZBaşbakan Erdoğan Cumartesi günü Erciş’te depremzedelere “Kış zor geçecek, konteyner evler geliyor, kalıcı konutlar Ağustos’ta bitecek” dedi ama aynı akşam Okan Bayülgen’in Kanal 8’deki programına Erciş’ten bağlanan bir genç kız “Çok zor durumda olduklarını, gittiği söylenen yardımların çoğunun kendilerine ulaşmadığını, havanın felaket soğuduğunu ve 6 yaşında bir çocuğun soğuktan donarak öldüğünü” anlattı.Gelelim diğer tarafa.. Hırvatistan karşısında 3-0’lık yenilgiye uğrayan Milli Takım’ın Hollandalı Direktörü Hiddink, Türkiye Futbol Federasyonu’ndan ayda 325 bin Euro, menajeri ise 75 bin Euro alıyor. Sözleşmesi bitene kadar 8 ayda toplam 3.2 milyon, diğer ödemelerle birlikte 5 milyon Euro tutacak. Eğer istifa etmez ve sözleşmesi bitmeden bırakması istenirse 25 milyon Euro ödenmesi gerekiyormuş.ONLARA YAĞMUR GİBİ PARA DİĞERLERİNE BİBER GAZIAyrıca Milli Takım oyuncularına da; aldıkları transferler ve yüksek maaşlar dışında sadece EURO 2012 elemeleri için 8 milyon TL prim ödenmiş. Ayıptır sorması ama ‘kimin parasıdır bu milyon Euro’larla, TL’lerle dağıtılan servetler?’.. Bir yanda depremzedeler çadır ve yardım mücadelesi yapar, çocuklar soğukta donarak ölürken ve hala tepki gösterenlere polis biber gazı sıkarken milletin paraları ne hakla bu şekilde havaya saçılıyor? Madem bu kadar sınırsız zenginiz, neden çadır yerine prefabrik konutları hazır tutup hemen dikemiyoruz deprem illerine?Üstelik Milli Takım bugüne kadar Türk direktörlerle ne başarılar kazandı, bizim gibi milyonlarca yoksulu olan bir ülkede “milli olmayan ve milli duygularla coşturamayacak” bir Hollandalı’nın Milli Takım’ın başına getirilerek kendisine yağmur gibi para yağdırılmasına nasıl susulabilir?Diyorum ya, çelişkinin böylesini kabul edecek mantık yok. Varsa söyleyin de alkışlayayım!!*****Meclis’ten ‘kınama’ isteniyor!Tunceli Milletvekili Kamer Genç’i “kürsüden inmediği için” açıkça tartaklayan ve bu eylemi kameralarla tespit edilen Meclis İdare Amiri milletten özür dilemediği, TBMM Başkanlığı da “tarihte ilk kez görülen bu şiddet olayını kınamadığı” için tepki mektupları gelmeye devam ediyor. Dün de geldi, örneğin Efe Birol isimli okurumuz yazdığı yorumda şöyle diyor;“Kadın ve çocuklara karşı şiddet sözleşmesinin Meclis’te olduğunu yazmışsınız. Bu Meclis kadına ve çocuğa şiddeti konuşmadan önce vekile şiddet uygulayan idare amirini kınamalı. Kamer Genç’e yapılan hakareti kınamadılar.” Efe Birol ve onun gibi düşünenler yerden göğe haklıdır, bu kınama yapılmadığı takdirde TBMM Başkanı’nın “Bu olaylar Meclis’in itibarını zedeliyor” sözü yeterli olmayacak, tarihe “TBMM onaylamış gibi” geçecektir.KÜÇÜK KIZLA EVLENMEYE CEZAİkinci konu ise, Avrupa Konseyi’nin “Kadın ve çocuklara karşı şiddet”e ağır cezalar getiren sözleşmesi ile birlikte “küçük yaşta çocuklarla evlenen yaşlı insanlara ceza” da TBMM’de konuşulmalı. Evlenmek de, ailenin onayı da suç sayılmalı. Bu konu da “kadın cinayetlerinde töreye bakılması” gibi kanayan bir yara, unutulmasın!
Başbakan Erdoğan “Van’da meydana gelen ikinci depremde yıkılan binaların sorumlularını affetmeyeceklerini” söylemiş. Özellikle yıkılan iki otele “oturulabilir” raporu verenler için; “Kim olursa olsun, bunlarla ilgili yasal süreci başlatacağız. Bizler herşeyi bilen insanlar değiliz ama bilen insanları istihdam ediyoruz. Onların verdiği raporlara uymak durumundayız” demiş.Başbakan’ın “yapılan böylesi büyük hataların veya yolsuzlukların takipçisi olacaklarını” söylediğini duymak memnunluk verici, zira en yetkili ağızdan gelen yaptırım uyarıları, tepkileri yeni benzer suçları önleyebilir. Ama öte yanda “sadece yıkılan oteller” için bunun söylenmesi yeterli değil.EĞER TÜM BİNALAR DENETLENSEYDİ..Şimdiye kadar (geçen ve binaların güçlendirilmesinden hiç söz edilmeyen uzun yıllar süresince) deprem ihtimali çok büyük olan Van’da; 23 Ekim’deki ilk deprem öncesinde de bütün binaların denetlenmiş olması gerekirdi. Denetlenmiş ve güçlendirmesinin tamamlanmış olması.. Eğer devlet bu sorumluluğu ve görevi yerine getirmiş olsa oteller dahil o binaların hiçbiri yıkılmamış olacaktı. Hayatını kaybeden insanlar, gençler, bebek ve çocuklar da yaşıyor olacaktı.Devlet ve onu temsil eden yöneticiler bu gerçeği, bu ihmali kabul etmek durumundalar. Zira Van’daki ikinci depremden sonra hayatta kalanlardan çok sayıda insan çevre illere göç ediyor. Ama Allah korusun ya o illerden birinde daha deprem olsa.. Oralardaki binalar, yollar, viyadükler, köprüler denetlenmiş durumda mı, belediyeleri görevlerini tam yapmış mı, yoksa yine önce hep birlikte acı çekip, yıkılan binalara, hayatını kaybedenlere ağlayıp, kampanyalar açıp, sonra da “hesabı yargıda sorulacak” mı diyeceğiz?Örneğin; yıkılan ve birçok kişinin ölümüne neden olan Bayram Otel’in sahibi mimarları suçluyor. Oysa bir yıl önce binanın içi boyanmış, süslenmiş ama onarılmamış. Resmi görevliler denetim yapmamış. Şimdi yargıda hesap sorulsa ne olacak, en fazla 3-4 yıl yatıp çıkacaklar. Vatandaşın kaybedilen can ve malları geri gelecek mi? Ya haftalar, aylarca kar altında buz gibi çadırlarda çektiklerinin hesabı (bugün -8 derecedeler) verilmiş olacak mı?SORUYORUM ÇÜNKÜ..Bunları soruyorum, çünkü İstanbul’da bile Büyükşehir ve ilçe belediye başkanları “İstanbul’un beklenen depreme hiç hazır olmadığını, sonucun felaket olacağını” açıkça söylüyorlarsa diğer illeri siz düşünün durumu var ortada.. Yani aslına bakarsanız, Van’daki 2’nci depremden sonra devlete tepki gösteren insanlara “provokatör” demek pek doğru değil, haklılar çünkü. Hele “yakınlarını, evini, barkını kaybeden insanlara” bunu söylemek büyük haksızlık.Devlet yetkililerinin, İstanbul’un belediye başkanlarının yaptığı gibi “ihmallerdeki sorumluluklarını kabullenmesi” ve tüm deprem riskli (toplu müracaat filan beklemeden) illerde acilen çok sıkı denetim, hemen arkasından bina güçlendirme çalışmalarını başlatması gerekiyor. Elbette o da yapılmalı ama, birilerinin yargıda hesap vermesi bile bu ülkede hiçbir şeyi çözmüyor çünkü!*****Tencere ve biber gazı!Ben Van’da depremzedelerin Vali’ye ve Bakan’a yaptıkları protestodan sonra “polislerin onlara copla ve biber gazı ile saldırmasını” TV’de izlemedim. Sadece duymam bile yeterli derecede şok olmama yetti, kulaklarıma inanamadım.TV’de izleyenler gördüklerini çok uzun süre unutamayacak kadar büyük şok geçirmiş. Bankacı genç bir tanıdığım “görmeliydiniz” diyordu, “biber gazı sıkılınca arama çalışması yapan ekip kendine gelmek için 30-40 dakika kadar ara vermek zorunda kaldı. Göçük altında kalanları ise düşünmek bile istemedim, bir nefeslik oksijen beklerken havaya yayılan gazı solumuş olmalılar”. Ve arkasından ekledi; “zaten arama çalışmaları öyle ilkel yöntemlerle yapılıyor ki bu devirde tencereyle taş, toprak kaldırıyorlar”.Deprem yaşamış bir şehirde “halk tepki gösterdi” diye polis bunu asla yapamaz, üstüne üstlük enkazların olduğu, arama kurtarma çalışması yapılan yerde yapması hiç mi hiç kabul edilemez. Yargıda hesap vermesi gereken çok kişi var, versinler bekliyoruz. Hiç kimse korunmasın ki tekrarı olmasın!*****Kadın ve çocuğa şiddet nihayet Meclis’te!Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 11 Mayıs 2011’de Türkiye adına imzalamış, iki hafta kadar önce kendisini ziyarete giden kadın sivil toplum örgütleri temsilcilerine de (Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Fatma Şahin’in de katıldığı toplantıda) bu sözleşmenin TBMM’ye gideceğine söz vermişti.Avrupa Komisyonu’nun “Kadına Karşı Şiddet ve Aile içi Şiddetin Önlenmesi Sözleşmesi” nihayet çekincesiz olarak Meclis’e sunuldu. Meclis’ten geçtiğinde yasaların üstünde bağlayıcılığı olacak bu sözleşme gereği; şiddete uğrayan veya uğrama ihtimali bulunan kadınlara “acil koruma” sağlanacak.ŞİDDET UYGULAYANA TAZMİNAT VE AĞIR CEZAVerilecek diğer cezaların yanında, şiddete uğrayan kişi, şiddet uygulayandan tazminat alabilecek.HADIM CEZASININ YOLU AÇILIYORÇocukları da koruyan sözleşme tecavüzcüye hadım cezasının da yolunu açacak. Tecavüz ve zorla evlilikte “zaman aşımı” süresi “çocuğun 18 yaşını tamamlamasından sonra” başlayacak. (Bence bu tür suçlarda zaman aşımı hiç olmamalı, suçlu kaçarsa ve zaman aşımı süresi dolarsa ya da bazı suçlulara yapıldığı gibi davası yıllarca kasten uzatılırsa ne olacak? Malum burası Türkiye.)TÖRE, MÖRE YOK!Töre, namus, örf, din gibi nedenler şiddetin bahanesi olarak kabul edilip ceza indirimi yapılamayacak. Şiddet mağduru çocuk ve kadınlara yetecek sayıda “sığınma evi” açılacak.Böylece, aile içi çocuk tecavüzü sapıkları ve diğerleri, kadın ve çocuğa şiddet uygulayan suçluların hepsi hak ettikleri cezalara kavuşacak. Ama bunu yapmak için neden “Avrupa Komisyonu Sözleşmesi” bekledik, bu kadar çok kadın cinayeti ve tecavüz mağduru yarattık, neden şimdiye kadar çoktan yapmadık ki sorusu ayrı bir tartışma gerektirir. Hiç değilse partiler bekletmeden TBMM’den geçmesini sağlasınlar!