Başbakan Erdoğan “Van’da meydana gelen ikinci depremde yıkılan binaların sorumlularını affetmeyeceklerini” söylemiş. Özellikle yıkılan iki otele “oturulabilir” raporu verenler için; “Kim olursa olsun, bunlarla ilgili yasal süreci başlatacağız. Bizler herşeyi bilen insanlar değiliz ama bilen insanları istihdam ediyoruz. Onların verdiği raporlara uymak durumundayız” demiş.
Başbakan’ın “yapılan böylesi büyük hataların veya yolsuzlukların takipçisi olacaklarını” söylediğini duymak memnunluk verici, zira en yetkili ağızdan gelen yaptırım uyarıları, tepkileri yeni benzer suçları önleyebilir. Ama öte yanda “sadece yıkılan oteller” için bunun söylenmesi yeterli değil.
EĞER TÜM BİNALAR DENETLENSEYDİ..
Şimdiye kadar (geçen ve binaların güçlendirilmesinden hiç söz edilmeyen uzun yıllar süresince) deprem ihtimali çok büyük olan Van’da; 23 Ekim’deki ilk deprem öncesinde de bütün binaların denetlenmiş olması gerekirdi. Denetlenmiş ve güçlendirmesinin tamamlanmış olması.. Eğer devlet bu sorumluluğu ve görevi yerine getirmiş olsa oteller dahil o binaların hiçbiri yıkılmamış olacaktı. Hayatını kaybeden insanlar, gençler, bebek ve çocuklar da yaşıyor olacaktı.
Devlet ve onu temsil eden yöneticiler bu gerçeği, bu ihmali kabul etmek durumundalar. Zira Van’daki ikinci depremden sonra hayatta kalanlardan çok sayıda insan çevre illere göç ediyor. Ama Allah korusun ya o illerden birinde daha deprem olsa.. Oralardaki binalar, yollar, viyadükler, köprüler denetlenmiş durumda mı, belediyeleri görevlerini tam yapmış mı, yoksa yine önce hep birlikte acı çekip, yıkılan binalara, hayatını kaybedenlere ağlayıp, kampanyalar açıp, sonra da “hesabı yargıda sorulacak” mı diyeceğiz?
Örneğin; yıkılan ve birçok kişinin ölümüne neden olan Bayram Otel’in sahibi mimarları suçluyor. Oysa bir yıl önce binanın içi boyanmış, süslenmiş ama onarılmamış. Resmi görevliler denetim yapmamış. Şimdi yargıda hesap sorulsa ne olacak, en fazla 3-4 yıl yatıp çıkacaklar. Vatandaşın kaybedilen can ve malları geri gelecek mi? Ya haftalar, aylarca kar altında buz gibi çadırlarda çektiklerinin hesabı (bugün -8 derecedeler) verilmiş olacak mı?
SORUYORUM ÇÜNKÜ..
Bunları soruyorum, çünkü İstanbul’da bile Büyükşehir ve ilçe belediye başkanları “İstanbul’un beklenen depreme hiç hazır olmadığını, sonucun felaket olacağını” açıkça söylüyorlarsa diğer illeri siz düşünün durumu var ortada.. Yani aslına bakarsanız, Van’daki 2’nci depremden sonra devlete tepki gösteren insanlara “provokatör” demek pek doğru değil, haklılar çünkü. Hele “yakınlarını, evini, barkını kaybeden insanlara” bunu söylemek büyük haksızlık.
Devlet yetkililerinin, İstanbul’un belediye başkanlarının yaptığı gibi “ihmallerdeki sorumluluklarını kabullenmesi” ve tüm deprem riskli (toplu müracaat filan beklemeden) illerde acilen çok sıkı denetim, hemen arkasından bina güçlendirme çalışmalarını başlatması gerekiyor. Elbette o da yapılmalı ama, birilerinin yargıda hesap vermesi bile bu ülkede hiçbir şeyi çözmüyor çünkü!
Tencere ve biber gazı!
Ben Van’da depremzedelerin Vali’ye ve Bakan’a yaptıkları protestodan sonra “polislerin onlara copla ve biber gazı ile saldırmasını” TV’de izlemedim. Sadece duymam bile yeterli derecede şok olmama yetti, kulaklarıma inanamadım.
TV’de izleyenler gördüklerini çok uzun süre unutamayacak kadar büyük şok geçirmiş. Bankacı genç bir tanıdığım “görmeliydiniz” diyordu, “biber gazı sıkılınca arama çalışması yapan ekip kendine gelmek için 30-40 dakika kadar ara vermek zorunda kaldı. Göçük altında kalanları ise düşünmek bile istemedim, bir nefeslik oksijen beklerken havaya yayılan gazı solumuş olmalılar”. Ve arkasından ekledi; “zaten arama çalışmaları öyle ilkel yöntemlerle yapılıyor ki bu devirde tencereyle taş, toprak kaldırıyorlar”.
Deprem yaşamış bir şehirde “halk tepki gösterdi” diye polis bunu asla yapamaz, üstüne üstlük enkazların olduğu, arama kurtarma çalışması yapılan yerde yapması hiç mi hiç kabul edilemez. Yargıda hesap vermesi gereken çok kişi var, versinler bekliyoruz. Hiç kimse korunmasın ki tekrarı olmasın!
Kadın ve çocuğa şiddet nihayet Meclis’te!
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 11 Mayıs 2011’de Türkiye adına imzalamış, iki hafta kadar önce kendisini ziyarete giden kadın sivil toplum örgütleri temsilcilerine de (Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Fatma Şahin’in de katıldığı toplantıda) bu sözleşmenin TBMM’ye gideceğine söz vermişti.
Avrupa Komisyonu’nun “Kadına Karşı Şiddet ve Aile içi Şiddetin Önlenmesi Sözleşmesi” nihayet çekincesiz olarak Meclis’e sunuldu. Meclis’ten geçtiğinde yasaların üstünde bağlayıcılığı olacak bu sözleşme gereği; şiddete uğrayan veya uğrama ihtimali bulunan kadınlara “acil koruma” sağlanacak.
ŞİDDET UYGULAYANA TAZMİNAT VE AĞIR CEZA
Verilecek diğer cezaların yanında, şiddete uğrayan kişi, şiddet uygulayandan tazminat alabilecek.
HADIM CEZASININ YOLU AÇILIYOR
Çocukları da koruyan sözleşme tecavüzcüye hadım cezasının da yolunu açacak. Tecavüz ve zorla evlilikte “zaman aşımı” süresi “çocuğun 18 yaşını tamamlamasından sonra” başlayacak. (Bence bu tür suçlarda zaman aşımı hiç olmamalı, suçlu kaçarsa ve zaman aşımı süresi dolarsa ya da bazı suçlulara yapıldığı gibi davası yıllarca kasten uzatılırsa ne olacak? Malum burası Türkiye.)
TÖRE, MÖRE YOK!
Töre, namus, örf, din gibi nedenler şiddetin bahanesi olarak kabul edilip ceza indirimi yapılamayacak. Şiddet mağduru çocuk ve kadınlara yetecek sayıda “sığınma evi” açılacak.
Böylece, aile içi çocuk tecavüzü sapıkları ve diğerleri, kadın ve çocuğa şiddet uygulayan suçluların hepsi hak ettikleri cezalara kavuşacak. Ama bunu yapmak için neden “Avrupa Komisyonu Sözleşmesi” bekledik, bu kadar çok kadın cinayeti ve tecavüz mağduru yarattık, neden şimdiye kadar çoktan yapmadık ki sorusu ayrı bir tartışma gerektirir. Hiç değilse partiler bekletmeden TBMM’den geçmesini sağlasınlar!

