Odatv duruşmasında dikkatimi çeken bazı noktalar oldu. Mesela;
- Savcı’nın sanıklara ve avukatlarına, hatta aralarında yabancı gazeteci (IPI temsilcileri ) ve Avrupa Parlamentosu milletvekillerinin de bulunduğu dinleyicilere bile “adeta hasmane bir tutumla” yaklaşması.. Avukatlara emir tonunda “Ayağa kalkarak konuşun” demesi (ki bu tartışma aynı soruşturma içinde daha önce yaşanmıştı ve bazıları reddetmişti, aynısı oldu)..
- Bütün itirazlara ve özellikle yabancı tercümanlarının “Hiçbir şey duyamıyoruz” diye bağırmalarına rağmen fısıltı gibi konuşmaya devam etmesi, sonunda da “Duyduğunuz kadar” diye cevap vermesi.. (O gazeteciler, milletvekilleri kendi ülkelerinden özel olarak duruşmayı dinlemeye gelmiş, herkesin de duyma hakkı var, ne demekse..)
- Sanık yakınları, haksız yere “hükümlü gibi tutuklu vaziyette duruşma bekletilen” eşlerini, çocuklarını uzaktan da olsa görmek istiyor doğal olarak ama polisler sanki bunu engellemek ister gibi (o insanlar setleri atlayıp mahkemeden kaçmayacağına göre) adeta bir duvar örüyorlar önlerine.. Bunların hepsinden vazgeçilmeli, henüz suçlu denemeyecek kişilere, “katil, çocuk tecavüzcüsü ya da ağır hırsızlara, gerçek darbecilere de yapılmayan” muamele yapılamaz. Buna adalet denmez.
- Tutuklu meslektaşlarımın ve mesela Hanefi Avcı’nın bu kadar ay içerde kalmalarına rağmen gayet sabırlı, sakin, vakur, moda deyişle “cool” görünmelerini çok takdir ettim, ruhen de sağlam kalmayı başarmaları takdir edilmeyecek gibi değil.. Bu arada, Hürriyet’teki “tarihle çağrışım yaparak bugünü anlatan” araştırma yazılarını ve diğer mesleki çalışmalarını hep takdirle izlediğim Soner Yalçın’ın “kendisine söz hakkı verilmediği için yapamadığı” konuşması da tam bir “düşünce özgürlüğü ve gazetecilik” dersi, bu mesleği anlamadan veya “çıkara dönüştürerek” yapanlar ve onu suçlayanlar mutlaka okumalı.
- Çok sevdiğim meslektaşlarım Ferai Tınç ve Aslı Aydıntaşbaş’ın bu mesleğe ve meslektaşlarına gösterdikleri saygıya da hayranım, şimdilik hepsi bu kadar.
Sevgisiz ve sadistlerle ‘aynı havayı soluma’ işkencesi!
Zülfü Livaneli ’nin “Biz manyaklar” ve arkasından gelen “Ben hangi millete aitim” yazıları o kadar güzeldi ve bu ülkede yaşayan insanların az sayılmayacak bir kısmındaki sevgisizliği, saldırganlığı, acımasızlığı, vurdumduymazlığı ve daha birçok olumsuz özelliği öyle iyi anlatıyordu ki defalarca okudum.
“Biz manyaklar”da kendisini parçalamak için bekleyen köpekten kaçan bir kediyi taşlayarak ağaçtan düşürmek isteyen acımasız ve sevgisiz çocukları (asıl suçlu, aynı özellikleri taşıyan ve tabii sorumsuz da olan aileleridir elbette), dayanamayarak onlara yaptığı müdahaleyi ve aldığı terbiyesizce cevabı muhteşem “romancı üslubu ve gözlem yeteneğiyle” anlatıyordu. Çocuklardan birinin bu müdahaleye karşılık “Manyağa bak” cevabını vermesi üzerine;
“Belki de manyağım. Bu ülkede iyi niyetli, merhametli, olmak, düzgün ilişkiler istemek, uygar ve hümanist bir toplum özlemek, dürüst davranmak, ahlaklı olmak manyaklık olarak görülüyor artık. Bu ülkede çoğunluğa uyum gösteremediğimiz için onlar normal, bizim gibilerse manyak (Ö) Bu çocuklar hayvanlara, doğaya, canlıya hiçbir sevgi, saygı, merhamet duymadan şiddet dolu bir ortamda yetişiyorlar. Onlar için bir canlının parçalanmasını izlemek zevk, buna engel olmaya çalışan amca ise manyak” diye düşünmüştü.
BÜYÜKLERİ ONLARDAN FARKSIZ!
Diğer yazısında ise “Daha medeni, daha dürüst, daha kibar, daha temiz, doğaya ve cana saygılı insanların oluşturduğu bir Türkiye’yi özleyen millet benim milletim” demiş ve arkasından “kendini ait hissetmediği millet”i anlatmıştı, mesela “kurban kaçmasın diye önce hayvanın ayaklarını kırıp sonra kesen” vahşileri.. Altına imzamı gözü kapalı atacağım satırlardı tüm yazdıkları.. Tahmin edersiniz ki bu tarifin en öncelikli özellikleri “cana saygılı, şiddet ve vahşete yeltenmeyen” insanlardır ama sayıları maalesef giderek azalıyor.
Çünkü Zülfü Livaneli’nin de belirttiği gibi, “aslında kötü özellikleri bir sonraki kuşaklara taşıyan, giderek daha medeni, merhametli, saygılı olması gerekirken insani duygu ve davranışlarda hızla geriye giden, kendinden başka kimseyi ve diğer canlıları hiç düşünmeyen” maalesef büyükler ve asıl onların “insanlığı” hatırlaması, çocuklara da öğretmesi gerekiyor.
ASIL MANYAKLAR VE YARIM İNSANLAR
Ben kendi köpeğini sadistçe kedilerin üstüne salıp zevkle seyreden hasta ruhlu kazık kadar adamlar gördüm, “bunu nasıl yapabildiğini” sorduğunuzda alık gibi sırıtarak bakıyorlar yüzünüze.. Yeni doğmuş yavru kedileri sitelerinden tekmelerle, sopalarla kovanlar ve ölümüne neden olup hiç üzülmeyenler, onlara mama verenlere saldıranlar gördüm. Maçka Parkı’nın yanındaki Park Şamdan isimli restoran ile yanındaki iki apartman sakinlerinin “sırf camlarının önüne gelmesin, bahçelerine girmesin diye” onlarca kedinin yok edilmesini istediklerini, kapıcılarına “kedileri kovalatıp, yuvalarını parçalattırdıklarını, çamaşır suyu sıkarak hayvanları yaraladıklarını” görenlerden dinledim.
Okurlarımdan ve HAYTAP’tan gelen; “direğe bağlanıp debelenerek kurban edilen büyükbaş hayvanları ve yanında sırasını beklerken bunu gören diğerlerini” anlatan.. Tuzla Belediyesi Veterineri Ali Kemal Durgun’un “hayvanların kalbinin durmasına neden olan bir ilaçla” köpekleri öldürdüğünü, Erzurum’da şehrin göbeğinde 6-7 kişinin ellerinde sopalarla zavallı bir büyükbaş hayvanı öldüresiye dövdüğünü ve hayvan yıkılıp kalınca sırıttıklarını anlatan.. Kıbrıs Lefkoşe-Değirmenlik’te 14’üncü Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Avni Angun’un emriyle 15 kadar evcil köpeğin boynuna ip bağlanarak çukurlara atılıp öldürüldüğünü ve daha sırayla yazacağım birçok olayı anlatan mektupları da okuyorum..
Etrafınıza bakın, hemen her mahallede, sitede mutlaka birkaç tane “hayvan düşmanı” göreceksiniz, garip kafa yapısıyla kendini “normal”, hayvanlara sevgi ve merhamet gösterenleri “manyak” zanneden ve onları rahatsız eden.. Asıl manyağın, sevgisizin kendisi olduğunu fark etmeyen.. Siz onlardan olmayın, “insan” ancak “insani özellik taşıyan”lara, diğer canlılara da saygı gösterebilenlere denir, bu özelliği olmayanlar neye sahip olurlarsa olsunlar “yarım insan”dır ancak.
Aynen Maçka Parkı’ndaki hayvanların “iki üç apartman, bir restoran ve parkta açılan kafe” uğruna yok edilmesini sağlayanlar gibi.. İki gün önce gittiğimde “insafsızlar tarafından parka atılmış, hayatta kalma mücadelesi veren parmak kadar yavruların” da aynı nedenle yok edildiğini gördüm.. Ben de bu konuyu yazarken acımayacağım, devam edeceğiz.

