Daha dün Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in üzgün ve samimi konuşmasını “Bu gençlerin ölümü duracaksa ben canımı vermeye hazırım” dediğini duyunca ümitlenmiş ve BDP içinde sağduyunun, “öldürerek, terör yardımıyla bir sonuca ulaşma hevesi”nin karşısında duracakların çıkacağını sanmıştım. Daha arkadan vurularak katledilenlerin cenazeleri kalkarken yine o eski “şiddet yanlısı” ses yükseldi bu partiden.BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak her zaman yaptığı gibi provokatif, işlenen cinayeti ve toplumun üzüntüsünü hiçe sayan, hiçbir çözüm de getirmeyecek konuşmalarından birini daha yaptı. Söylediklerinin satır başlarına bakalım:“Bu hak isteyenler ile vermeyenler arasında yaşanan savaştır”..“Bir halkın temel hak ve özgürlükleri elinden alındığı için yaşanan savaştır”..“Savaş uçaklarını kullandığınız bu savaşı nasıl ‘terör’ diye yutturursunuz”..“Birileri onurumuzu esir almaya çalışıyor”..“Direneceğiz ve her tutuklu arkadaşımızın yerine yüzlerce kişiyle geçeceğiz”..O arada Öcalan’ın hücre hapsinden de söz ederek arkasından “Öcalan demokratik öneriler sundu, kabul etmeyen AKP bu ülkeyi savaşa sürüklüyor” demiş.GÜNEYDOĞU HALKI TERÖRÜ DESTEKLEMEZBaştan başlayıp sona doğru gidelim:Hak isteyenler kim; BDP ile PKK .. Ki BDP, bağımsız adaylarla seçime girdiği için oy oranı bile tam anlaşılamıyor ama yüzde 5-5.5 civarında tahmin edebiliriz. Bir adayın İstanbul’da seçilmesi için 80 bin oy gerekirken Doğu ve Güneydoğu illerinde 12-13 bin oyla milletvekili olabiliyor. Kısacası bu bölgelerin oyunun büyük çoğunluğunu almış da değil.Dün 13 sivil toplum kuruluşunun 7 ilde, 7 milyon kişilik “teröre lanet” yürüyüşü düzenlemek istediği haberi vardı. Oysa 24 askerin şehit olduğu terör saldırısının ardından birçok ilde milyonlarca insan kendiliğinden, ellerinde bayraklarla sokaklara dökülerek terörü lanetledi. Sivil toplum kuruluşlarının özel çabasına hiç gerek yok, bugün “tek bir çağrı” ile o millet yine teröre lanet yürüyüşünü yapar. Hem de 7 milyonla değil, en az 27 milyonla yapar.Peki Gültan Kışanak, bu milyonlarca “lanetleyen” insana karşılık, kendisi gibi “savaş oluyor, arkadaşlarımız tutuklanıyor, yapılan terör değildir” diyen, bu saldırının arkasından kendisi gibi düşünen kaç kişi sayabilir? Çok sayıda Kürt askerin de öldüğü, Kürt anaların da hep onların yüzünden ağladığı terör saldırıları sürerken, kendisinin düşüncesiyle “bütün ülkede sokaklara dökülecek” kaç vatandaş bulabilir?VATANDAŞ İSEN, TEMEL HAKKIN VAR DEMEKTİRGelelim “istenen ve verilmeyen haklar”a, “elden alınan temel hak ve özgürlükler”e.. Öcalan’ın hücresine ve “demokratik öneriler”ine..On binlerce kişinin ölümünden sorumlu olan terör örgütünün lideri Öcalan’ın yaşam şartları AB tarafından da denetlendi ve gerekli şartlara sahip olduğu açıklandı, diğer tarafta ise “hiç kimseyi öldürmemiş, bunu düşünmemiş, hala ‘suçlu olduğuna dair tek bir somut kanıt’ gösterilmemiş, suçunu bilmeyen” yüzlerce insan, gazeteciler de yıllardır “Öcalan kadar rahatı düşünülmeden” hapis cezası çekiyor. Aralarında “milletvekili seçilmiş olanlar” bile var ve sizin partinizdekiler gibi seçilince serbest bırakılmadılar.Bu nedenle terör eylemi mi yapılıyor, yoksa (herşeye rağmen) yargı kararı mı bekleniyor? Acaba BDP’nin gözleri başka olaylara kapalı mıdır? Bir ülkede “vatandaşlık hakkı” olan herkes “temel hak ve özgürlüklere” sahiptir, bu her ülke için geçerlidir. Eğer Gültan Kışanak veya (kendi ifadelerine göre Kürtler) bu haklara sahip değillerse nasıl milletvekili ve belediye başkanı seçiliyorlar?Bir yılda yüzlerce insanın, bugüne kadar asker-polis-sivil onbinlerce insanın, bebeklerin, 16-17 yaşında gencecik öğrencilerin, hamile kadınların bile ölümüne neden olan bu saldırılar “hangi demokratik hak, hangi temel hak” için yapıldı? Hangi hak bu cinayetleri mazur gösterebilir?DOĞU VE GÜNEYDOĞU.. BAŞKA?BDP’nin ve Öcalan’ın “istenen haklar” dedikleri haklar, eğer konuşma içinde böyle yuvarlanarak söylenmez ve gerçek açıklanırsa ki daha önce hepsi söylediler, Öcalan da “yol haritaları”nda açıkladı, herhalde MİT-PKK görüşmelerinde de tekrarlanmıştır; devlet statüsünde, kendilerine ait özerk bölge (bunu Doğu ve Güneydoğu’nun tamamı diye ifade edenler de oldu), Anayasa’da “vatandaşlık tanımının değişmesi ve Kürtlerin de asli unsur olarak bu tanıma konması”, Kürtçe eğitim..İşte Gültan Kışanak’ın “onurumuzu esir alıyorlar, haklarımızı vermiyorlar” dediği onur ve haklar bunlar.. Yıllardır tekrarladıkları, sanki “kültürel, demokratik, temel haklar verilmemiş de terör (kendi deyişleriyle savaş ama bu savaş deyimine Güneydoğu’yu bile inandıramadılar) bu nedenle sürüyormuş” havasında anlattıkları bu..Büyük Kürdistan hayalinin Türkiye ayağını gerçekleştirmek.. Masum insanları mayınla vurarak, uykuda vurarak, arkadan vurarak, 24 kişiyi bir saldırıda katlederek ne kültürel hak aranır, ne de demokratik hak.. Ve masum insanlara hain tuzaklar kurulduğunda da bir ülkenin güvenlik güçlerinin milleti bu “terörden” korumak üzere harekete geçmesinden doğal bir şey yoktur, bunun adı da “savaş” değildir.BDP eğer bu ülkenin bir partisi ise, artık lafları yuvarlamaktan vazgeçmeli ve kendine (doğru gösteren) bir ayna tutmalıdır. Yüzlerce insan ölürken hala “temel hak” gibi tekerlemelerin arkasına saklanmak ve 21’inci yüzyılda teröre destek vermek kabul edilemez. ****Hikmet Bila’ya veda!Dün Teşvikiye Camii’nde değerli meslektaşımız, sevgili arkadaşımız Hikmet Bila’yı son yolculuğuna uğurladık, Cami’nin avlusunu dolduran tüm gazetecilerin ve dostlarının yüzünde, derin ve çok içten bir üzüntü vardı. Hikmet Bey ile iki yıla yakın bir zaman Esentepe’deki VATAN binasında karşılıklı odalarda çalıştım. Aslında ‘çalışma şansım oldu’ demem gerekiyor zira o hayatı güzelleştiren, çevresine hep olumlu duygular veren bir insandı. Hep sakin, hep saygılı, hep gülümseyen..Odama girdikten sonra bazen yazıya başlamadan önce bazı arkadaşlarla sohbet eder, onun odasına da mutlaka uğrardım. Yazısına başlamış olsa bile sohbete koyulur, gündemi paylaşırdı. O gündem ki genellikle insanı geren bir gündemdir, biz sonunda bir espriyle sohbeti bağlar ve “zaman azalıyor” diyerek yazılarımıza dönerdik. Onun sağduyudan hiç sapmayan görüşlerinden, deneyiminden sık sık yararlanmışımdır.Değerli dost ve gazeteci Hikmet Bila’ya Allahtan rahmet, başta kendisi gibi değerli bir meslektaşımız; kardeşiFikret Bila olmak üzere tüm ailesine, okurlarına, sevenlerine başsağlığı diliyorum. Nur içinde yatsın.
Dün şehit cenazeleri bir çok ilde on binlerce vatandaşın katıldığı cenaze törenleriyle kalktı, bazı illerde şehitlerimiz 30 bine yakın insan tarafından uğurlandı. Ama bitmedi, dün de Siirt Pervari’de teröristlerle çıkan çatışmada 1 askerimiz şehit oldu, 3 asker yaralandı.Öte yanda bakıyorsunuz Türkiye’nin parlamentosu, zaten çözümün fazlasıyla, yıllarca geciktiği, birçok hatanın yapıldığı, bir yılda yüzlerce insanımızı kaybetmemize neden olan terör konusunda bile kavga içinde.. Başbakan “24 askerin şehit olduğu” saldırıdan sonra yapılan terör oturumunda yok, oturuma katılan iktidar ve muhalefet partisi milletvekilleri arasında çekişmeler, kavgalar çıkıyor. Besbelli ki bundan sonra yapılacak oturumlar da durum değişmeyecek. Büyük ihtimalle “en kısa sürede tüm partilerin hemfikir olduğu çözümler” üretmek yerine yine günler, haftalar kaybedilecek.Ve o kaybedilen zamanda kimbilir daha kaç gencimiz gidecek..KOMİSYON KURMAYI DÜŞÜNSÜNLEREğer sorunu TBMM’deki “en basit konularda bile anlaşamayan ve birbirini halka şikayet edip duran, seçim öncesi havasından bir türlü çıkmayan” partiler topluca çözemeyecekse o zaman gerçekten bunun için de “deneyimli ve uzlaşmacı kimliği olan” siyasetçilerden, terör uzmanlarından, siyaset bilimcilerden oluşmuş bir komisyon kurulması düşünülmelidir. Teklifin muhalefetten gelmesi filan önemli değil, kimden gelirse gelsin, zaman “sağduyu ve açıksözlülükle çözüm üretme” zamanıdır.Sorumluluk uzun yıllardır yönetimden sorumlu olan Hükümet’e ait olduğuna göre elbette Başbakan’ın “nasıl olup da terörün arttığı, 8 ayrı noktadan ağır silahlarla yapılan son saldırıda “istihbarat zafiyeti ve ihmaller” olup olmadığı, PKK liderlerinin “görüşmelerde bize sözler verildi ama tutulmadı” dediği sözlerin neler olduğu” gibi konularda Meclis’te açıklama yapması, milleti bilgilendirmesi beklenir. Ama bunu yaparken muhalefet partileri ile iktidar partili milletvekilleri asla sorun çıkarmadan dinleyeceklerine ve sorularını kavgaya yol açmayacak şekilde soracaklarına, Başbakan ise “onlardan gelecek soruları kızmadan, hakaret etmeden sükunetle cevaplayacağına” söz vermelidir.OHAL, BUHALBordo Bereliler’in Komutanı Emekli Albay Mithat Işık “OHAL denendi, artık denememek lazım” derken “saldırıda teröristlerin kullandığı havan silahları insan sırtında taşınarak gelemez. İstihbarat bunların geçmesine nasıl izin verdi” diye de soruyor. Devletin istihbaratı, ağır silahların bu saldırılarda nasıl böylesine kolayca kullanılabildiğinin hesabını vermek zorundadır. Ayrıca.. OHAL ya da BUHAL fark etmez, bazı stratejistler “uygulanabileceğini” söylediklerine, ortadaki tablo da “olağan dışı” olduğuna göre gençlerimizin, insanlarımızın hayatını koruyacaksa “OHAL” dahil her çözüm düşünülmelidir.Türkiye bu kadar üzüntüyü hak etmiyor artık!****Hala ‘gerilla’ demeyin ‘terörist’lere..Ankara’da Başbakan Erdoğan’ın son saldırı ertesinde gazete yöneticileri ve patronlarıyla yaptığı toplantıda bulunan Taraf Yazarı Yasemin Çongar’ın dünkü yazısı bu toplantının oluşturacağı baskıyı anlatma açısından bilgilendiriciydi. Özellikle bazı “medya mensuplarının sansüre gönüllü olarak hazır bulunduğunu anlatan sorularını” duymak medya için de, halk için de önemli.Medyanın bugünkü halinde onların payı da tarihe yazılmalı zira.. Ama 24 askerin şehit olmasının ardından yazdığı şu cümleyi anlamak mümkün değil: “Devletin karakollarını beklerken üniformaları içinde gencecik ölen oğullarının acısıyla yere kapaklanmış anaların ülkesinde, başka analar da dağda bekleyen gerilla kıyafetli oğullarının, devletin bombalarından sağ kurtulması için dua ediyordu dün”..SALDIRGANLA MAĞDUR EŞİT MİDİR?Sanki; bir cephede eşit şartlar altında bir savaş yapılırken karşılıklı birbirlerini vuran taraflardan söz ediyor gibi.. Sanki; ülkesi elinden alınmış, işgal edilmiş bir devletin içinden çıkan savaşçılardan söz ediyor gibi.. Sanki “sorunları TBMM’de tartışma imkanına sahip siyasi bir partinin de bulunduğu ve buna rağmen seçimde oylarının tamamını da bu partiye vermeyen” bir bölge adına olduğunu iddia ederek keyfi şekilde terör üreten bir örgüt değillermiş gibi..Bırakın bunları da bir yana, Birleşmiş Milletler’e göre de PKK “bir terör örgütü”dür, “gerilla” olduklarını iddia etmek BM kararlarını da kabul etmemek anlamına gelir. Ayrıca, acaba birileri siz uyurken evinize saldırsa veya evinize giderken size mayınlı tuzak kursa, bunlardan korunmak üzere çevrede araştırmaya çıkmanız, silahlanmanız, saldıranlara karşılık vermeniz “sizi onlarla eşit konuma” sokar mı? Bu mudur yani görüşünüz?Teröristin en acımasızı olan, bebekleri bile öldürmekten çekinmeyen bir örgütün üyelerini “katliama uğramış askerlerle” eşitlemeyi anlamak asla mümkün değil.****Deniz Feneri’nde tüm itirazlar kabul!Bilelim ki kapanmıştır bu mesele.. Deniz Feneri soruşturması nedeniyle 3 aydır (3 aycık) cezaevinde bulunan eski RTÜK Başkanı Zahid Akman ve diğer tutukluların hepsi dün serbest bırakılmış. Daha önceki itirazları kabul edilmemişti ama tutuklulukları için yaptıkları son itiraz kabul edilmiş.Kısa süre önce de “yaptıkları itiraz üzerine” Deniz Feneri savcılarının 3’ü birden değiştirilmişti. Yargı açısından çok enteresan (!) bir durum olmadığını kimse söyleyemez. Bir yanda 4-5 yıldır suçunun ne olduğunu bilmeden tutuklu vaziyette bekletilen gazeteciler, milletvekilleri, sivil-asker yüzlerce kişi.. Onların ne “reddi hakim” isteği, ne “tutuksuz yargılanma” istekleri (milletvekili seçilenlerin, hasta ve yaşlı olanların bile) hiç kabul edilmedi. Eşini ölüm döşeğinde bile göremeden kaybeden gazeteciler oldu.Diğer tarafta Alman Mahkemesi’nin tüm kanıtlarına rağmen “bu ne şanslı bir soruşturma süreci” demez misiniz buna? Haydi gelin de “yargı bağımsızlığına” inanın şimdi!
Bu yıl içinde terör saldırılarında tam 109 şehit vermişiz, 45 ayrı terör saldırısında 20 polis, 89 asker hayatını kaybetmiş ki bu sayıya saldırılarda ölen siviller, çocuklar, bebekler, gencecik üniversite öğrencileri dahil değil.. Bu terör haberlerinin medyada verilmesinde de (her olayı abartılı yorumlayan bir iki gazete dışında) anormal, abartılı bir durum yoktu.Ama Hakkari’de 24 şehit verdiğimiz son olayın arkasından milletin sabrı taştı ve birçok ilde halk bayraklarıyla sokaklara çıkarak, evine bayrak asarak terör örgütünü lanetlerken “Hükümet tarafından terörün durdurulması veya gerekli önlemlerin zamanında alınması konusunda gereken çabanın gösterilmeyişini” protesto etti. Bu saldırı haberleri, bu protestolar artık medyada detaylı şekilde yer alabilecek mi, ben zannetmiyorum.‘MÜDAHALEYİ ANTİDEMOKRATİK BULURUZ’Başbakan Erdoğan dün medya patronları ve genel yayın yönetmenleri ile bir toplantı yaparak “Terör haberi verirken hassas davranmalarını” istedi. Konuşmasında “medyaya müdahale arzusu içinde olmadıklarını, bunu antidemokratik bulduklarını ama otokontrol yoluyla, milli bir meselede medyanın da milli bir duruş sergilemesinin mücadeleye güç katacağına inandığını, halkın haber alma özgürlüğü ile terör propagandası arasındaki dengeyi gözetmek gerektiğini” belirtti. Aslına bakarsanız insanın üzüntüden hareket edemez hale geldiği, terör örgütünün 8 ayrı noktadan ve ağır silahlarla saldırmasını mümkün kılacak bir güvenlik boşluğunun, belki de ihmallerin akla geldiği.. Terör konusuna en ciddi şekilde eğilmek gerekirken başka ülke sorunlarıyla ve farklı konularla zaman kaybının söz konusu olduğu korkunç bir terör saldırısının ertesinde ilk yapılması gereken şey medya toplantısı mı olmalıdır bu bile ayrı bir tartışma konusu.. İnsan duyunca şaşırmıyor değil.Öte yanda, medya özgürlüğünün büyük ölçüde kısıtlandığını, bu konuda daha önce açık çağrıların yapıldığını (hafızalar ne kadar zayıf olsa da) çocukların bile bildiği, AB raporlarında bu konunun mutlaka yer aldığı bir ülkede “medyaya müdahaleden, bunu anti demokratik bulmaktan” söz edilmesi ne kadar inandırıcı olur bilinmez.. Ama asıl mesele “medyanın bu dengeyi hangi çizgiye kadar gözetmesi”nin istendiği, milli duruşun nasıl sergileneceğidir. SORUN MİLLETİN TEPKİLERİ Mİ?Örneğin medya “askerlerin bir kısmının yataklarında öldüğünü, ülke sınırlarından rahatça geçiveren 200 teröristin, hem de en ağır silahları taşıyarak 8 ayrı noktadan nasıl kolaylıkla saldırdığını, evlatlarının şehit olduğu haberini alan anaların bayılmasını veya “Biz kurbanımızı erken verdik” demesini, şehitlerin üç beş gün önce gülerken çekilmiş fotoğraflarını, geride kalan nişanlıların, bebeklerin fotoğraflarını verebilecek mi?Vermemesi “terör örgütünün propagandasını yapmamak” mı sayılacak, yoksa “haber alma özgürlüğünü engelleme” mi? Medya içinde bu “otokontrol” denen şey, hele de iktidar isteğiyle başlatıldığında bunun sonu gelmiyor ama eğer gerçek sorun milletin tepkilerini önlemek değil de gerçekten “terör örgütü propagandası” ise o zaman şimdiye kadar çoktan “bazı gazete ve gazetecilere” çok sayıda şehit verilen saldırıların hemen arkasından bile “BDP’ninkilerden farksız” yazı ve yorumlara yer vermemeleri söylenmeliydi zaten. Oysa hepsi bunu özgürce sürdürdüler.OĞLUNUZU ŞIRNAK’A GÖNDERİRMİYDİNİZ?Şimdi ise ister gazete ve TV’ler haberleri detaylarıyla versin, isterse vermesin artık evladını askere gönderen anaların, babaların da, terörle mücadelenin yetersiz veya yanlış olduğunu düşünerek tepki gösteren vatandaşların da haklı tepkilerine kulak vermek, “Somali, Filistin, Suriye vb” gibi ülkelerden önce kendi ülkemizin sorununu, insanlarımızın hayatını düşünme zamanıdır. Artık “şehitler ölmez, vatan bölünmez” yerine “bundan sonra gençlerimizi kaybetmemek için gereken herşey yapılacak” deme zamanıdır. Zira gerçekten teröristlerin ülke topraklarında bu rahatlıkla cirit atıyor olmaları anlaşılır şey değildir. Acaba siyasetçilerin çocukları şu anda “Çukurca veya Şırnak” gibi bir yerde askerlik yapacak olsa ne hissederlerdi, bir düşünsünler!
Salı günü Bitlis’te PKK mayını patlamasında 5 polis, 2’si çocuk 4 sivilin kaybına ağladık, arkasından Hakkari’deki PKK saldırılarında 24 askerimiz şehit oldu, 18 yaralı var ki bu yaralıların da ne kadar ağır durumda olduğu, hangi uzuvlarını kaybettiği hiçbir zaman anlaşılamıyor. Öncelikle şehitlerimize ve bütün kaybettiğimiz canlara Allah’tan rahmet, yaralılara şifa diliyorum, daha kaç kez bunları yazacağımızı ise düşünmek bile istemiyorum.Böyle bir tablo karşısında hangi hükümet başta olursa olsun yazılacaklar değişmez ki geriye dönüp baktığınızda daha önceki hükümetler döneminde de sorumluluğun onlarda olduğu söylenmiş, eleştiriler hükümetlere yapılmıştır. Bu dönemde TSK’nın kontrolü eskiye nazaran çok daha fazla Hükümet’in elinde olduğu ve “Bize bağlılar, tüm sorumluluk bizde” açıklamaları sık sık yapıldığı için daha da fazla eleştirilmeyi peşinen kabul etmiş oluyorlar sanırım.İNANIN ÖLÜYORLAR!Yine terör saldırısının ardından “terör zirvesi” toplandı, yine Başbakan ve Cumhurbaşkanı açıklamalar yaptı, yine sınır ötesi operasyon yapıldı..Yine “Türkiye bayrağa sarıldı” söylemleri ile halk sokaklara döküldü, askere gitmek için çok sayıda genç müracaat etti, yine TV kanallarında haber ve yorumlar tüm gün terör saldırısına ve kayıplarımıza ayrıldı. Ama sonuçta bütün bunlar o gencecik, çoğu henüz hayatını-ailesini bile kurmamış ya da bebeklerini beşikte-analarını eşlerini gözyaşları içinde eşikte bırakıp giden askerleri geri getiriyor mu?Evet şehitler ama onlara ‘şehit’ deyince bizim kaybımız, acımız azalıyor mu? Sanki böyle oluyor gibi, her “onlarca can kaybımızdan sonra” yolumuza “aman sükuneti bozmayalım, fevri hareket etmeyelim” benzeri, kendimize yaptığımız kalıplaşmış uyarılarla devam ediyoruz, üç beş gün içinde de herkesin yaşantısı eski haline dönüyor, giden gittiğiyle kalıyor.Kaybedilenler için de sözümüz hazır; “Şehitler ölmez, vatan bölünmez”.. Ama artık itiraf etmenin ve tabii öncelikle Türkiye’yi yönetenlerin itiraf etmesinin zamanı geldi ki “ölüyorlar”! İsterseniz ailelerine sorun ne hissettiklerini..Hatta sadece evladını Güneydoğu’ya askere gönderenlere sorun..FİLİSTİN’DEN ÖNCE TÜRKİYE GELMELİYDİBDP hala, o mayın cinayetlerinden, aynı anda birçok yere yapılan terör saldırılarında verilen 24 şehitten sonra bile çıkıp “askeri operasyonları devam etmesi düşündürücü” diyebiliyorsa bu partinin terör örgütünden farkı kalır mı, kendileri de tartışmalıdır artık..Bu bir yana, Hükümet’e daha önceki saldırılarda ve can kayıplarında “Bir süre için vazgeçin Filistin’le, İsrail’le, Suriye’yle uğraşmayı.. Erteleyin dış seyahatleri, gençlerimiz artık ölmesin, önceliği bu soruna acil çözüm aramaya verin” diye defalarca uyarı yaptık ama hiç fayda etmedi. Tam aksine PKK liderleri “bize verilen sözler tutulmadı” diyerek saldırıların nedenini buna bağlarken Hükümet bu konularda konuşmak yerine Filistin sorununa yoğunlaştı. Son olarak, sanki teröristimiz eksikmiş gibi İsrail’deki 10 Filistinli’yi özel uçak göndererek getirttik. İran’ın yaptığı gibi sınırlarımızı ciddi operasyonlarla teröristlerden temizleyeceğimize zaman kaybettik. Sanki acımasız terör örgütü “Ramazan” dinlermiş gibi “Biz Ramazan’da operasyon yapmayacağız” dedik. Onlar yaptılar. Ve şimdi daha önceki saldırıların komutanlarından da duyuluyor ki “asker ‘saldırı olacağını bilse bile’ eli tutuluyor, operasyon izni verilmiyor”.HANİ ABD ÖNCEDEN BİLDİRECEKTİ?Hele bir daha ağzımıza “ABD sınırları gözleyip bize saldırıları önceden bildirecek” benzeri lafları hiç almayalım. Hani nerede; Irak’tan 200 kişilik terörist timi Türkiye’ye girerken ABD ne yapıyordu? Acaba Türkiye’ye karşı samimi olsa, Ortadoğu planlarında bu olayları kullanıyor ve ikili oynuyor olmasa bu saldırılar olabilir mi?Peki hani biz sınırlarımızı insansız uçaklarla filan daha iyi koruyacaktık? Ben ortada çok ciddi “ASKERİ VE SİYASİ” hataların olduğuna inanıyorum, bu hatalar nasıl önlenebilir; TBMM her şeyi bir yana bırakıp bu konuyu milletin önünde açık açık tartışmak zorundadır.****Bu ceza neden 50 yıl olamıyor acaba?Habere göre; İstanbul Bahçelievler ve civar semtlerine dehşet saçan sapık yakalanmış, “25 çocuğa cinsel saldırıda bulunduğunu” da itiraf etmiş. Cumhuriyet Savcılığının “28.5 yıla kadar hapis istemiyle” yargılanıyormuş.Bunları okur okumaz “neden 28.5 yıl isteniyor da 50.5 yıl istenmiyor” diye düşünüyor insan.. Öyle ya, evli de olan bu sapık 25 çocuğa saldırmış (bu herhalde yine “tecavüz”ün kibarcası oluyor, her gün tecavüz olayı duyulan ülkede “tecavüz” demeye utanıyoruz ya), bıraktığınız anda bir 25’e daha saldırmaktan çekinmeyecek, o zaman devletin görevi; toplumu, çocukları bu sapıklardan “mümkün olduğunca uzun süre” korumak değil midir? Öyle olduğuna göre, “Batı’da çok daha uzun yıllar için verilen” bu cezalar neden Türkiye’de verilmemekte, verilen kadarı da bin çeşit indirimle azaltılarak sapıklar, suçlular adeta korunmaktadır?KATİLE ‘İYİ HAL’ İNDİRİMİÇocuklara tecavüz eden yaşlı sapıkları, aralarında bürokrat, polis, gazeteci vb bulunan diğer sapıkları, ağızlarıyla “şeytana uydum” deseler bile, “25 çocuğa saldırdım” deseler bile en hafif cezalarla kurtarırsanız bunların çocuklara, topluma zarar vermeye devam etmesini nasıl önleyebilirsiniz? Geçenlerde “hakim ve savcıları bu nedenle suçlayan” bir yazım üzerine hakim bir okurumuzdan mektup geldi, “hakimlerin yasalara göre karar verdiğini, onları suçlamamak gerektiğini” yazmıştı. Oysa hakimler mevcut yasaları bile uygularken “kendi takdirlerine göre” karar veriyor, kravat takan bir katile bile “iyi hal indirimi” yapabiliyorlar.Buna hakları yoktur, zaten yaptıklarında “fazla ceza vermeye korktukları” gibi bir anlam bile çıkıyor. Ayrıca, yasalar yetersizse neden bizler gibi onların sesini de duymuyoruz? “Biz bu ağır suçlara çağdışı denecek hafiflikte ceza vermekten rahatsızız, bu yasalar değişmeli” dediklerini neden hiç duymadık? Örneğin, gazetecilere “yıllar boyu bir hücrede duruşma bekletilirken” azılı çocuk tecavüzcüleri için tutuksuz yargılama kararı verebilen hakimlerin hiç mi çocuğu yoktur? Ya vicdanları?Bu sapığa “neden 50 yıl istenmediğini” açıklamaları gerekir.****Sizin hala ‘hekır’ınız yok mu?Ben yıllardır bunları yazmaktan sıkıldım, yoruldum, yapanlara hala bir utanma gelmedi ona yanarım.Her işimize mutlaka haksızlık, yanlışlık, hile karışmazsa olmuyor, ne utanç verici değil mi? İki yıl kadar önce bu nedenle; uzun süre devam eden bir e-anket’te son anda hekır yardımıyla bir ismin oylarının “imkansız şekilde birkaç saat içinde binlerle arttığı” anlaşıldığı ve bunun doğrulandığını tesadüfen telefonda duyduğum için bana verilecek TV ödülünü reddetmiştim. Benim alanımla ilgili olmasa da “güvenilmeyecek bir anketten çıkan ödülün” hiçbir anlamı olamaz çünkü..Ve nitekim o kişiye (bir sanat dalı idi) ödül veremediler sonunda.Bakıyorsunuz ülke adına gidilen yarışmalarda bile nüfuzlu birilerinin torpili işe karışmış. Bakıyorsunuz (bugün hala) bir başka köşeden “parayla hekır tutup internette kendilerini ‘çok izleniyor’ gösteriyorlar”veya “şarkılarını ‘çok tıklanıyor’ gösteriyorlar” haberleri çıkmış. Peki, bu insanlar başkalarının hakkını yemekten veya adil bir seçimi önlemekten utanmadığına göre nereye, ne zamana kadar devam edecek bu rezalet? Kim “dur” diyecek?Dur denmediği takdirde örneğin genç sanatçılar, yazarlar, tiyatrocular, dizi oyuncuları; para gücü, torpil gücü yerine “bileğinin gücüyle, alnının teriyle” çalışan, emek veren insanlar nasıl başarılı olacaklar? Biz de “hile” artık umursanmaz oldu, herkes pek fütursuz..Seçildin mi bir kez herşey unutuluyor ve allkışş! En azından medyanın güçlü kalemleri bu olayların peşini bırakmamalı, haksızlıklara karşı çıkmalı ki dürüst bir yola girilebilsin. Yoksa daha bir on yıl bu ilkellik sürüp gidecek maalesef!
PKK bu kez de Bitlis’te “5 polis ve biri bebek olmak üzere 3 sivil”i öldürdü.. Açıkça görünen o ki “açılım”ın içinde yer alan ve “Gerekirse yeniden görüşürüz” denilen PKK ile müzakere teröre çözüm getirmiyor. Görünen o ki yapılan açılımlarla “bölge halkını ikna etmek ve teröre karşı çıkmasını sağlamak” gibi bir plan da teröre işlemiyor.Çünkü.. Bunu zamanında terör uzmanları da üstüne basarak anlatmışlardı, ben de aynı görüşteydim ve bunu yazılarımda da TV’de de sık sık vurgulamıştım, Kürt konuşmacılara da sormuştum, çünkü; terör örgütünün uzun yıllardır beyin yıkar gibi tekrar edilen “demokratik ve kültürel haklar”ın arttırılmasıyla, açılımla filan hiçbir ilgisi yok. Onlar ne istediklerini defalarca tekrarladılar, Öcalan da tekrarladı; tek mesele Türkiye toprakları içinde Doğu ve Güneydoğu’yu kapsayan bir “Bağımsız Kürdistan”ın kurulmasıdır. Öcalan’ın tarifinden çıkan sonuç da aynen buydu.GELİNEN NOKTADA TEK YOL!Ama biz nedense PKK onlarca insanımızı bir defada katlederken yıllardır teröre “anlaşarak” çözüm bulacağımızı umduk ve bekledik. Şu anda “anlaşma”nın tek bir yolu var ki o noktaya da “silah bırakmamış bir terör örgütü ile, terör baskısı altında masaya oturarak” gelindiği ortadadır, o da “Özerk bölge” ve Anayasa ile ilgili diğer taleplerinin kabul edildiğinin açıklanması.. Bildiğiniz gibi “teröre son vermemiş olsalar İRA ile İngiltere anlaşmasının olamayacağını” birkaç gün önce İngiltere eski Başbakanı Tony Blair de söyledi.Ama biz bu hatayı çoktan yapmıştık.. Ve üstelik PKK , İRA’dan farklı olarak “uyuşturucu ve silah kaçakçılığı” gibi terör dışında başka suçlar da işleyen bir organize suç örgütü, onu da not etmek gerekiyor.İRA’DAN FARKLARİRA ile PKK arasındaki diğer farkların ne olduğunu soran okurlarım oldu, yazmıştım ama tekrar hatırlatayım; İRA, İrlanda’nın ikiye bölünmesi ve İngiltere’nin “var olan bir devleti işgal etmesi sonunda” yani (her ne kadar terörün, masum insanlara saldırmanın asla mazereti olamaz ise de en azından “haklı bir nedenle” ortaya çıkmıştı, PKK ise terör eylemlerini “olmayan bir devleti Türkiye toprakları üzerinde kurma isteğiyle” başlattı, sürdürüyor.Bir diğer fark da İRA’nın aksine PKK’nın dış destekli oluşu, Almanya, Fransa ve diğer AB ülkeleri tarafından, zaman içinde Suriye, Irak, İsrail gibi ülkeler tarafından desteklenmesidir.HANGİ SÖZLER VERİLDİ?Ama şu anda bizim için önemli olan bu korkunç terör eylemlerini durdurmak için ne yapılması gerektiği.. PKK liderleri, örgüte “referandum öncesinden başlanarak sözler verildiğini, taleplerine karşılık ‘kabul ediliyor’ havası yaratıldığını ama seçimden sonra bu durumun tamamen değiştiğini” açıkça söylediklerine göre ortada ciddi bir sorun var.. Bu sorun, besbelli ki bugün devam eden PKK saldırılarının da nedeni..O zaman bu konunun üstü örtülüp her gün yeni bir terör saldırısıyla karşılaşmak yerine Hükümet’in konuyu açıkça tartışması, hangi sözlerin verildiğini anlatması ve ne yapılacağını bulması gerekiyor. Zira ne terör örgütünü halka şikayet etmek, ne de BDP ile öfkeli polemiklere girmek çözüm değil ve ölen insanların da bu olaylarda hiç mi hiç günahı yok!Ayrıca.. İran “PJAK ile” sorununu bitirmiş, sınırlarını temizlemiş, PKK liderleriyle anlaşmış görünüyor. Onlar nasıl başardılar ve Türkiye neden başaramadı, bunun da açıkça tartışılması gerekmiyor mu?****Türkiye veterinerlerinin toplantısı!Ekim’in 7’sinde, Cuma günü Ankara’da yapılan Türkiye Veteriner Hekimler Derneği’nin toplantısında konuşmacıydım, oraya gittiğime nasıl memnun oldum ve ne çok şey öğrendim bilemezsiniz. Kadına ve çocuklara karşı şiddetin önlenmesi kadar önemli bir sorun da diğer canlılara karşı şiddetin önlenmesi ama ne yazık ki daha birincisini halledemediğimiz için bu sorunda yol kat etmek çok ama çok zor. Konuştuğum deneyimli hukukçular “Aslında ikisinin birbirinden fazla farkı yok, çünkü toplumsal olarak artan şiddetten hepsi nasibini alıyor ve devlet ‘korunmasız kesim’ olarak kadın, çocuk ve hayvanları korumuyor” diyorlar.Bu toplantıda sokak hayvanlarının korunması ve şiddetin önlenmesi için net çözümler tartışıldığı gibi, kusursuz barınakların başarılmış olduğu da görüldü. Çağdaş olduğunu iddia eden tüm belediyelerin örnek alması için bunları anlatacağım ama önce bir uyarı var.GÜMÜŞLÜK’TE YARALI KEDİLERDaha birkaç gün oldu, Bodrum Gümüşlük’te bir balıkçıda “hepsinin burnu adeta bir kürekle vurulmuş gibi” yaralanmış beş altı kedi yavrusu gördüm. Zavallı yavrular insandan deli gibi kaçıyorlar ki o kadar çok insan gördükleri bir yerde mümkün değil. Akla balık lokantalarının onları “müşterileri rahatsız olmasın diye” sopa veya kürekle kovaladığı, vurduğu geliyor. Daha önce Maçka’daki bir parkta da arkadaki iki apartmanın kapıcısı onlara “çamaşır suyu” sıkmak dahil her kötülüğü yapmamış mıydı? Şimdi gizlice o balık lokantalarını izlemeye alacağım, eğer onlara zarar veriyorlarsa isimlerini tek tek “hayvana şiddet uygulayanlar” listesinde görecekler.Açık söyleyeyim, mesela benim için en iyi düşündüğüm belediye başkanının “bölgesindeki kedi-köpek sorununu halledemediğini” görmek (hele bir de halledecek gibi görünerek günü kurtarıyorsa), benim o başkana inanmamam veya oy vermemem için yeterli nedendir ve artık medeni ülke isteyen herkes aynı şekilde davranmalıdır. (Devam edeceğim.)
Son AB Raporu da her yıl olduğu gibi enine boyuna eleştiriliyor, beğenen var, beğenmeyen var, bir kısmını beğenip geri kalanına fena halde öfkelenenler var. Bu durum toplum içinde, medyada doğaldır ama eğer “AB Bakanı ve Başmüzakerecisi” ters tepki veriyor ve bunu sert ifadelerle açıklıyorsa başka anlam taşır. En azından AB’nin kendisi ve medyası son zamanlarda sık sık dile getirdikleri gibi “Türkiye’nin artık AB’ye girmeye gönüllü olmadığı” sonucunu daha rahat çıkarır. Şunu hatırlamak zorundayız ki, bugüne kadar AB’ye girmeyi başaran ülkelerin hepsi “yetiştirilen portakal ve salatalıkların şekline, büyüklüğüne” varıncaya kadar AB’nin verdiği tüm ölçülere uymuşlardır ki bunu 3 gün önce Türkiye’ye tatile gelen bir İngiliz arkadaşımız tekrarladı. Hele de “girme talebi” bizden geliyor, onlarca yıldır buna uğraşıyorsak aksini söylemek biraz anlamsız olur. EĞER AB’Yİ İSTEMİYORSAK..Egemen Bağış, sonuç olarak “hoşa gitmeyen konuların dikkate alınmayacağı” anlamı verilebilecek bir açıklama yapmış ama olumlu taraflarını beğendiği de “Türkiye’nin reform sürecinin devam ettiği hususuna raporda yer verilmiş” benzeri cümlelerden anlaşılıyor. AB Bakanı, KCK konusunda ise “Türkiye’deki bazı odakların Brüksel’e gidip kendini acındırdığını” söylemiş ve burada bence de haklı.. AB her zaman “Brüksel’de onları çembere alan ve tek taraflı olarak kendi doğrularını ‘tek gerçek’ gibi empoze eden odakları” dinledi ve bunu yapmaları raporlarını da etkiledi, Türkiye’nin iç konularında fazlasıyla baskı yaratmalarını da sağladı. Keşke bunlar engellenebilse veya “Türkiye’nin gerçeklerini farklı kesimlerden dinlemeleri” sağlanabilse..Diğer tarafta “Artık gerçekten AB’ye girmeyi istemiyor” da olabiliriz ama bu durumda da “bir yandan istiyor gibi görünme”yi bırakıp gerçekleri açıklamak gerekir. Türkiye’nin demok-ratik Avrupa ülkeleri arasında yer alma zorunluluğunun en önemli nedeni “evrensel demokrasi ölçülerinden sapmaması, bunun AB ölçüleriyle güvence altına alınması”dır ki bunu sağlamanın birinci şartı da demokrasinin olmazsa olmazı “bağımsız yargı ve bağımsız medya”nın korunmasıdır.YARGI VE MEDYABu nedenle son AB Raporunda her ikisine de yer verilmiş ve eleştiriler sıralanmış. Yargının yavaş işlemesi, uzun tutukluluk süreleri son raporların hepsinde vardı ama değişen hiçbir şey olmadı. Yani biz “takmıyor” görüntüsündeyiz. Bu raporda “HSYK’nın durumu” da eleştiri konusu olmuş ki işte buna hakları yok, zira referandumdan önce “kendi ülkelerinde olmayan, değiştirdikleri” bir yapının Türkiye’de olmasına pek karşı çıkmamışlardı. Örneğin “HSYK’nın başında Adalet Bakanı’nın bulunması” 12 Eylül Anayasa’sı ile getirilmişti, aynen korundu ama AB’nin sesi çıkmadı.SUÇU GAZETECİ OLMAK MI?Yüksek mahkeme üyelerini “parti liderleri tarafından seçilen milletvekillerinden oluşmuş” bir Meclis’in, üstelik “yüzde 10 barajı varken” seçmesinin demokrasi, ve hukuk açısından sakıncalarına, “hiç değilse üçte iki nitelikli çoğunluğun seçmesi şartı” gibi konulara değinmediler, aksine desteklediler. Şimdi rapora koymalarının ne anlamı var ki?Ama öte yanda “medya üzerindeki baskıların vurgulanması” son derece doğrudur. Ve bu kızılması değil, üzerinde düşünülüp düzeltilmesi gereken bir noktadır. Mesela Nedim Şener savunmasında “yıllar önce yazdığı haberlerin bir Ergenekon sanığının bilgisayarına kopyalanmış olmasının veya ‘TV’de sunucu olarak bulunduğu programda adının geçmesi’nin bile iddianameye aleyhinde delil olarak konduğunu” anlatmış. Sonra da “Onlar gazetecilikten değil, terör faaliyetinden tutuklu diyenler utansın” demiş. Örneğin bu olay “medya ile ilgili haksızlığı, yanlışı” göstermiyor mu, Türkiye bunları acilen düzeltmek zorunda değil mi?90’INCI MADDE DİYOR Kİ..Bir de Anayasa’nın 90’ıncı maddesinin son fıkrası var tabii. 2004’te, AKP döneminde değiştirilmiş bir madde bu, diyor ki; “Eğer uluslar arası hukukla, iç hukuk arasında bir çelişme varsa uluslar arası hukuka üstünlük verilir”. Yani diyelim ki AB raporu yok, AB uyarmıyor, ya da AB’ye girmekten vazgeçtik, yine de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni kabul etmiş bir ülke olarak oradaki demokrasi kurallarına uymak zorundayız. İnsan haklarını, medya ve yargı bağımsızlığını korumak zorundayız. Onun için kızmayalım, “somut şekilde yanlış veya bazen olduğu gibi eksik bilgilerinden kaynaklanan bir şey söylememişlerse” eleştirilere kulak verip düzeltelim.***Hayvanları koruma haftasında neler oldu?Uzun süredir “sokak hayvanlarının korunması” ile ilgili yazamadım biliyorsunuz ama asla aklımdan ve programımdan çıkmış değil. 4 Ekim “Dünya Hayvanları Koruma Günü”nde Sarıyer Belediyesi’ne ait Kısırkaya Geçici Hayvan Bakımevi’ne davetliydim. Oldukça uzak, Kilyos civarında ama iyi ki gitmişim, şartlarının en kısa zamanda en iyi hale getirilmesi gereken bir yer burası ve adımları da atıldı çok şükür.Hayvanlarının çoğunun soğuk taş zeminlerde tutulduğu, yerler yıkandığında köpeklerin ayakları kaydığı için yerinde duramadığı, açık havaya çıkarılmadıkları, güneş görmedikleri için kolayca hastalandıkları, kısacası düzeltilmesi gereken hataların olduğu Kısırkaya ile ilgili olarak hemen Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç’i ziyarete gittim. İlçe Veteriner Müdürü Ayhan Bey’in de bulunduğu bir grup görevliyle birlikte uzun bir toplantı oldu, Başkan Genç’le daha önce yaptığım konuşmada “hayvan sever olduğunu” fark etmiştim, bu görüşmedeki olumlu yaklaşımlarını, gereken her şeyin en kısa zamanda yapılması konusundaki kararlılığını görünce daha çok inandım. Nitekim, Belediye’nin sahipsiz hayvanlar için ilçenin 24 köşesinde “beslenme noktaları” kurdurması (umarım hiç değilse günde 1 kez yiyecek de konuyordur), buna araç ve personel ayırması, 2.5 yılda 3639 hayvanın ücretsiz olarak tedavi edilmiş, 3114 hayvanın kısırlaştırılmış olması da bunu gösteriyor. Bakalım bugünden sonra “hayvan bakımevi ve parkları” konusunda da önemli gelişme kaydedilecek mi? HAYVANSEVER BELEDİYE OLABİLMEK..Artık uluslar arası çalışan sivil toplum kuruluşları aracılığıyla AB’nin “Türkiye’de sokak hayvanlarının korunması ve onlara karşı şiddet sorunu”nu takip etmesini ve mümkünse “hayvansever belediyelere bu konuda teşvik ve destek” vermesini sağlamak için uğraşıyorum. Bunun mümkün olduğu söylendi, en kısa zamanda ne yapılabileceği araştırılıyor. Ama sonuçta, bunu “gösteriş için yapanlar veya hiç yapmayanlar”la, “gerçekten ciddi çaba gösterenler”in ortaya çıkmasına mutlaka yardımcı olacağım, zira sokak hayvanlarının perişanlığı ve karşılaştıkları kötülükler anlatılır gibi değil!.. (Devam edeceğim.)
Yine gün geçmiyor kadınların öldürülme haberlerini duymadığımız.. Zaman akıyor, hayatını kaybedenler de.. Onun için biz de çözümün hızlanmasını istemeye devam edeceğiz!Kadın ve Aile Bakanı Fatma Şahin kısa süre önce CHP ve MHP’li kadın milletvekilleriyle “kadına şiddet yasa tasarısı”nı görüşmek için toplandı. Bakan Şahin gazeteleri ziyaret ediyor, sivil toplum örgütlerinin görüşünü alıyor, milletvekilleriyle çözüm arıyor ve en önemlisi “Çok hızlı hareket etmek arzusundayız” diyor ki bugüne kadar (iyi niyetle, çözüm için uğraşan başka bakanlar da olmasına rağmen) hiçbir bakandan “çok hızlı çözüm” isteği duymadık.Son olarak Bakan Fatma Şahin’in; askerlerin kışlada söylediği “esmer, kumral sarışın fark etmez..” şeklindeki tekerleme gibi ayrımcılık içeren söylemlerin kaldırılması isteğini, sanal alemde kişinin haberi olmadan tek taraflı olarak taciz edilmesinin “şiddet olarak değerlendirilmesi” yönündeki talimatını öğrendik ki bunlar da olumlu gelişmeler. Ama..HADIM YASASI VE CEZA ÖNERİLERİAma her şeyden daha fazla önem taşıyan adım “kadın ve çocuk tecavüzü ile kadın cinayetleri” konusunda aynen Batı ülkelerinde olduğu gibi “ömür boyu hapis cezasına varacak cezaların” yer aldığı yasa.. Daha o yasanın çalışması yapılırken bunların TV’lerden günde birkaç kez ilan edilmesi.. Televizyondaki çok sayıda kanalın ve tabii TRT’nin “çocuk ve kadınları şiddete karşı eğitmesi”..Yani öncelikle “bu suçlara yeltenenlerin ömür boyu hapisten kurtulamayacağı” inancının zihinlere kazınması lazım. Öncelikle, nedense bir türlü ağza alınamayan, hiçbir milletvekilinden bir öneri duyulmayan ensest olayının “aile içi çocuk tecavüzü”nün de ele alınıp tartışılması, anneleri bilse bile korkudan konuşamayan o çocukların kurtarılması (gelen şikayetin haddi hesabı yok)..Ve tabii, bu “çocuk tecavüzü” konusunda (Mardin’de 26 kişinin tecavüz ettiği 13 yaşındaki çocuğun rızasından söz eden Yargıtay Başsavcılığı’nın olduğu ve bu suçu arttırdığı ülkede, Bursa’da 60 kişinin bir çocuğa tecavüz edip serbest bırakıldığı ülkede) AKP’li milletvekillerinin TBMM kapanmadan önerdiği ama nedense unutturulduğu “Hadım Yasası”nın kesinlikle yeniden gündeme getirilmesi. Burada “çocuklara yaşatılan cehennemden, devletin onları korumasından” söz ediyoruz, bu yasaya karşı çıkan milletvekilleri varsa onlar da açıklanmalı.Henüz bu konulara değinilmedi. Biz bunları tartışırken kadınlar öldürülüyor, çocuklar çaresizlik içinde iğrenç eylemlere katlanıyor . Acelemiz var, haydi duyalım artık bunları!Ve lütfen, kullanalım artık şu ekranları, kadınlar için yapılacak tek program şekli “Sabah saatlerindeki eğlence programları ile diziler” midir?*****‘Bizim TRT’ alışkanlığı..Bunu daha önce duymuş ve öyle şaşırmıştım ki “çok güldüren bir espri” olarak yıllarca anlatmışımdır. Tansu Çiller’in başbakan olduğu yıllarda, Çiller’in gazetecileri davet ettiği bir kahvaltıda eşi Özer Çiller bana “sizi ‘bizim TRT’ye alalım” demişti. Herhalde ağızdan kaçmış olan bu söz bir başbakan eşinin bile “kamunun parasıyla yayın yapan bir kuruluş olan” TRT’yi “hükümete ait özel kanal” gibi gördüğünü anlatıyordu.13 Ekim akşamı 32. Gün’de konuşan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Biz TRT olarak şöyle düşünüyoruz” veya “Biz TRT olarak Ankara’dan çıkan bir kamyonla ilgili haber yapmıştık” sözlerini duyunca yıllar öncesine gittim, demek gerçekten bu duyguya kapılıyor iktidarda olanlar.. Ama kapılmamaları gerekir, kapılmaları “TRT’nin siyaseten kesinlikle bağımlı olduğunu anlatır” değil mi?Doğrusu şudur; “TRT’den sorumlu bakan” olsa bile bakanlar asla “bizim TRT” lafını ağızlarına almamalı, uygulamada da onu “kendilerinin” saymamalı, rahat bırakmalıdırlar!****Psikologlar konuşsun!Bir önemli konu daha var; daha önce de buna değinmiştim, tekrarlamakta yarar var, zira sorun aynen sürüyor. Şiddetin bu kadar dev bir sorun olduğu ülkede “sözel şiddet”e de çok dikkat etmek gerekir. Zaten günün her saatinde ekranlardan eksilmeyen dizilerde “birbiriyle sakin ve saygılı konuşan bir aile” görüntüsüne bile hasretiz, hep kavga, hep hakaret veya dayak ..Hiç değilse siyasetçilerin konuşurken şiddet içeren sözlerden sakınmaları gerekirken onlarda da hakaret ve aşırı sert ifadeler son derece gereksiz.. Zaten şiddetin “normal, sıradan” gösterildiği ve insanların buna alışarak evinde de uyguladığı bilinirken son derece yanlış.. Galiba en iyisi TV programlarında bunu psikologlar ve sosyologlarla tartışmak. ‘TRT başlasın’ diyeceğim ama nedense içimden bir ses “TRT’nin bunu eleştirmeyeceğini” söylüyor. Özel kanalların mutlaka “sözel şiddet”in etkilerini tartışması gerekiyor bence!****Kolayı kutusundan içmeyin!Dikkate alınması gereken bir uyarı da internette dolaşıyor; Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı’nda çalışan Doç. Dr. Osman Genç’in adıyla ve “Leptospiroz’a dikkat edelim” başlığıyla verilmiş. İsviçre’deki bir ölüm vakası anlatılıyor ve sebebi “bir kutu kolayı kutusundan içmesi” olarak belirtiliyor. Kutuya “fare idrarı” bulaşmış ve kurumuş. Türkçesi “Enfeksiyoz sarılık” olan Leptospiroz’a neden olan zehiri içeren idrar, kutuların saklandığı depolarda bulunan fareler tarafından bulaştırılıyormuş. Zaten o meşrubat kutularını yıkamadan ağza dayayarak içmenin zararlı olduğunu herkes tahmin eder ama ölüm tehlikesi içerdiğini de bilmenizi istedim.
AKP Genel Başkan Danışmanı ve Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan birkaç gün önce “aile içi şiddetin engellenmesi” noktasında TSK ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na da görev düştüğünü söyledi. Bununla karşılaşan insanların ne yapması gerektiği, ne tür haklara sahip olduğu, nerelere başvuracağı gibi bir bilincin gelişmesi için; okullarda (ki bunu Milli Eğitim Bakanlığı’na yazılarımda ben de öneriyorum), gençler askerliğini yaparken ordu da, medya da ve Diyanet İşleri’nin cami hutbelerinde yer verilmesi gerektiğinden söz etti.Hepsi de çok doğru, Diyanet İşleri “çoğu kadınlara ait aşağılayıcı, kötüleyici hatta nefret uyandırıcı yanlışlarla dolu” uydurma hadislerin ayıklanacağını yıllar önce açıklamıştı (ki Başkan Mehmet Görmez bir hadis uzmanıdır) ama bu konu nedense kapandı, hiç değinilmiyor. En azından bu durumda Cuma hutbelerinde kadınları kötüleyen hadislerin gerçeği yansıtmadığından, “Hz. Peygamber’in kadınlara olan saygısından, eşlerine nasıl saygıyla davrandığından, bu uydurma hadislere inanılmaması gerektiği”nden söz edilebilir.Başka bir konuya öfkelendiklerinde bunu evlerine taşımamaları, öfkelerinin acısını eşlerinden çıkarmamaları vurgulanabilir. Kendini koruyacak güçte olmayan çocuk ve kadınlara zarar vermenin dinen de günah olduğu anlatılabilir. Böylece özellikle eğitimsiz ve kolayca etkilenen insanlar doğru yönlendirilmiş olur. Diyanet İşleri “kadın ve çocuklara karşı kötülüklerin, şiddetin önlenmesi” konusunda nasıl bir katkı sağlayacağını en kısa zamanda açıklamalıdır.****Uyanık firmadan 3 çocuk indirimi!Bulut İnşaat isimli bir inşaat firması Beylikdüzü’nde yapılacak bir kule bina projesinde “3 çocuk yapanlara 3+1 dairelerde yüzde 33 indirim yapılacağını” açıklamış. Başbakan Erdoğan ve diğer hükümet üyeleri sık sık “3 çocuk” yapmayı teşvik eden konuşmalar yaptığı için öyle görünüyor ki Hükümet’e yaranmak isteyen açıkgöz firmalar bunu kullanmayı da kurnazlık sayıyorlar.Başbakan nüfusun artmasını “siyasi nedenlerle” mi bu kadar teşvik ediyor bilmiyorum, zira hızlı nüfus artışı nedeniyle “trafikten yoksulluğa, işsizlikten, artan suçlara, eğitime kadar” her konuda kontrolsüzlüğün de arttığı bir ülkede tam aksi yönde teşvik yapılmalıyken bunlar söylendiğine göre akla başka bir neden gelmiyor. Ama sadece “işlenen kadın cinayetlerinde suçluların işsiz veya cezaevinden salıverilmiş” oldukları veya “sığınma evlerinin sayıca ve imkan olarak yetersiz olduğu” göz önüne alınsa bile bu teşvikin yanlışlığı görülebilir. Ki “cezaevlerinde yer kalmadığı için” suçlulara hak ettikleri cezaların verilmediği veya afların çıkarıldığı da biliniyor.İşsizler kadınları keserek öldürüyor, o üç çocuklar “unutamayacakları bir dehşete de şahit olmuş halde” anasız ve babasız ortada kalıyor. Çoğu yoksul ve güçsüz ailelerden gelen çocuklar cezası verilmeyen suçlular tarafından “tecavüz olaylarıyla” karşılaşıyor. Yoksul çocuklar arasında okula gitmeyi başaranların cebinde beş kuruş parası, ayağında ayakkabısı yok. Çoğu para kazanmaları gerektiğinden eğitim yerine ayakkabı boyacılığı, simitçilik, otoyollarda mendil satma gibi işlerin peşinde koşuyor.Ve bunca yıldır “aile içi tecavüz” dahil canavarca eylemlerin mağduru olan çocukları, öldürülen anneleri kurtaracak bir çözüme bile ulaşamadık. Bu durumda Hükümet’in, üç çocuklu ailelere indirim sunan uyanık firmalara fırsat vermemeleri, aileleri de çok çocuğa teşvik etmemeleri gerekir. Devlet önce bu sorunları çözüp, her şeyden önce kadın ve çocuk vatandaşlarının güvenliğini “Batı ülkeleri düzeyinde” sağladıktan sonra siyasetçiler nüfus artışını teşvik edebilir. Bu durumda ise o uyanık firmalar ancak bir kınamayı hak ediyor. Ne yazık ki bunun yapılmayacağını da biliyorlar.****Adana İsviçre’den farksız!Kendimi ait hissettiğim, baba kentim Adana bambaşkadır benim için.. Bir doğduğum Antakya, bir Adana, onlar gibisi yoktur.. Geçenlerde akraba kadar yakınım, Avukat Ergin Haseki’nin düğünü için yine Adana’daydım, gözüme daha da güzel göründü bu kez. İnsanları güzel, gülüşleri güzel, hepsinin içi dışı bir; riya yok, hepsi samimi.. Onun için de düğünleri bile farklı.Masaların başına dizilip birbirlerini süzmüyorlar, oraya mutlu bir olayı kutlamaya gelmişler, hakkını veriyor ve vermeyenleri de ne yapıp edip eğlencenin içine çekiyorlar. Gece bittiğinde kendinizi (çoğu kez düğünlerde hissedilen) dostlarınıza karşı bir görevi yerine getirmiş gibi değil, “bir düğünden çıkmış gibi” hissediyorsunuz. Tüm kaygıları atmış, rahatlamış, mutlu..ZAYIF KALMA ŞANSIN YOK!Adana Hiltonsa’da kaldım, Seyhan nehri kıyısında her şeyiyle kusursuz bir otel ve inanın sabah uyandığımda manzarayı görünce pencereden ayrılamadım. Nehrin hemen kenarına konmuş masalarda kusursuz bir kahvaltı.. Ben aslında öğle yemeği yemem ama başta sevgili Dursun Haseki olmak üzere Adanalılarım, hemşerilerim bırakır mı hiç, masa ayrılmış, doğru “Yüzevler Kebapçısı”-na.. Dakika başı bir espri patlatan küçük kızım Yasemin’in sayesinde gülmekten gözlerimiz yaşararak yediğimiz; en lezzetlisinden Adana kebabı, yanında şalgam suyu, arkadan içli köfte, çiğ köfte, muhammara, tatlı olarak fıstıklı tel kadayıfla kaymaklı dondurma ile bir yemekte iki kilo aldırdılar bana. Bundan sonra İstanbul’daki “Yüzevler” de kaçmaz artık, kebap özledikçe oraya atacağım kendimi..Çukurova Üniversitesi’nden manzarayı izlemeden gitmek olmaz ya, yola çıktık. Nehir kıyısında plajlar, kanallarda yüzen çocuklar.. Trafik düzgün, insanlar birbirine saygılı. Ve işte kampüste bir tepeden aşağıya, adeta Ege manzarasından farksız bir güzelliğe büyülenmiş gibi bakıyoruz, kumsal sahiller öyle güzel ki deniz kenarı bir ilde olmadığımıza inanmak çok zor.Hava da sıcak, koşarak aşağıya inip suya atlayıvermek geçiyor insanın içinden.. Ertesi gün Dursun Hanım’ın nefis mantılı çorbasıyla başlayan içli köfte partisine de katıldıktan sonra uçağa biniyoruz nihayet.. Muhtemelen hemen herkes “bol soğan piyazı eşliğinde acılı Adana” yemeyi unutmadığı için uçağın içi cennet kokuyor !) ama o kadar kusur olacak artık. “Unutulmayan geziler” arşivimde yerini çoktan alan bir ziyaretti bu..Eğer hala Adana’yı görmediyseniz en kısa zamanda gitmenizi öneririm, bana teşekkür edeceksiniz.