Son AB Raporu da her yıl olduğu gibi enine boyuna eleştiriliyor, beğenen var, beğenmeyen var, bir kısmını beğenip geri kalanına fena halde öfkelenenler var. Bu durum toplum içinde, medyada doğaldır ama eğer “AB Bakanı ve Başmüzakerecisi” ters tepki veriyor ve bunu sert ifadelerle açıklıyorsa başka anlam taşır. En azından AB’nin kendisi ve medyası son zamanlarda sık sık dile getirdikleri gibi “Türkiye’nin artık AB’ye girmeye gönüllü olmadığı” sonucunu daha rahat çıkarır.
Şunu hatırlamak zorundayız ki, bugüne kadar AB’ye girmeyi başaran ülkelerin hepsi “yetiştirilen portakal ve salatalıkların şekline, büyüklüğüne” varıncaya kadar AB’nin verdiği tüm ölçülere uymuşlardır ki bunu 3 gün önce Türkiye’ye tatile gelen bir İngiliz arkadaşımız tekrarladı. Hele de “girme talebi” bizden geliyor, onlarca yıldır buna uğraşıyorsak aksini söylemek biraz anlamsız olur.
EĞER AB’Yİ İSTEMİYORSAK..
Egemen Bağış, sonuç olarak “hoşa gitmeyen konuların dikkate alınmayacağı” anlamı verilebilecek bir açıklama yapmış ama olumlu taraflarını beğendiği de “Türkiye’nin reform sürecinin devam ettiği hususuna raporda yer verilmiş” benzeri cümlelerden anlaşılıyor. AB Bakanı, KCK konusunda ise “Türkiye’deki bazı odakların Brüksel’e gidip kendini acındırdığını” söylemiş ve burada bence de haklı.. AB her zaman “Brüksel’de onları çembere alan ve tek taraflı olarak kendi doğrularını ‘tek gerçek’ gibi empoze eden odakları” dinledi ve bunu yapmaları raporlarını da etkiledi, Türkiye’nin iç konularında fazlasıyla baskı yaratmalarını da sağladı. Keşke bunlar engellenebilse veya “Türkiye’nin gerçeklerini farklı kesimlerden dinlemeleri” sağlanabilse..
Diğer tarafta “Artık gerçekten AB’ye girmeyi istemiyor” da olabiliriz ama bu durumda da “bir yandan istiyor gibi görünme”yi bırakıp gerçekleri açıklamak gerekir. Türkiye’nin demok-ratik Avrupa ülkeleri arasında yer alma zorunluluğunun en önemli nedeni “evrensel demokrasi ölçülerinden sapmaması, bunun AB ölçüleriyle güvence altına alınması”dır ki bunu sağlamanın birinci şartı da demokrasinin olmazsa olmazı “bağımsız yargı ve bağımsız medya”nın korunmasıdır.
YARGI VE MEDYA
Bu nedenle son AB Raporunda her ikisine de yer verilmiş ve eleştiriler sıralanmış. Yargının yavaş işlemesi, uzun tutukluluk süreleri son raporların hepsinde vardı ama değişen hiçbir şey olmadı. Yani biz “takmıyor” görüntüsündeyiz. Bu raporda “HSYK’nın durumu” da eleştiri konusu olmuş ki işte buna hakları yok, zira referandumdan önce “kendi ülkelerinde olmayan, değiştirdikleri” bir yapının Türkiye’de olmasına pek karşı çıkmamışlardı. Örneğin “HSYK’nın başında Adalet Bakanı’nın bulunması” 12 Eylül Anayasa’sı ile getirilmişti, aynen korundu ama AB’nin sesi çıkmadı.
SUÇU GAZETECİ OLMAK MI?
Yüksek mahkeme üyelerini “parti liderleri tarafından seçilen milletvekillerinden oluşmuş” bir Meclis’in, üstelik “yüzde 10 barajı varken” seçmesinin demokrasi, ve hukuk açısından sakıncalarına, “hiç değilse üçte iki nitelikli çoğunluğun seçmesi şartı” gibi konulara değinmediler, aksine desteklediler. Şimdi rapora koymalarının ne anlamı var ki?
Ama öte yanda “medya üzerindeki baskıların vurgulanması” son derece doğrudur. Ve bu kızılması değil, üzerinde düşünülüp düzeltilmesi gereken bir noktadır. Mesela Nedim Şener savunmasında “yıllar önce yazdığı haberlerin bir Ergenekon sanığının bilgisayarına kopyalanmış olmasının veya ‘TV’de sunucu olarak bulunduğu programda adının geçmesi’nin bile iddianameye aleyhinde delil olarak konduğunu” anlatmış. Sonra da “Onlar gazetecilikten değil, terör faaliyetinden tutuklu diyenler utansın” demiş.
Örneğin bu olay “medya ile ilgili haksızlığı, yanlışı” göstermiyor mu, Türkiye bunları acilen düzeltmek zorunda değil mi?
90’INCI MADDE DİYOR Kİ..
Bir de Anayasa’nın 90’ıncı maddesinin son fıkrası var tabii. 2004’te, AKP döneminde değiştirilmiş bir madde bu, diyor ki; “Eğer uluslar arası hukukla, iç hukuk arasında bir çelişme varsa uluslar arası hukuka üstünlük verilir”. Yani diyelim ki AB raporu yok, AB uyarmıyor, ya da AB’ye girmekten vazgeçtik, yine de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni kabul etmiş bir ülke olarak oradaki demokrasi kurallarına uymak zorundayız. İnsan haklarını, medya ve yargı bağımsızlığını korumak zorundayız.
Onun için kızmayalım, “somut şekilde yanlış veya bazen olduğu gibi eksik bilgilerinden kaynaklanan bir şey söylememişlerse” eleştirilere kulak verip düzeltelim.
Hayvanları koruma haftasında neler oldu?
Uzun süredir “sokak hayvanlarının korunması” ile ilgili yazamadım biliyorsunuz ama asla aklımdan ve programımdan çıkmış değil. 4 Ekim “Dünya Hayvanları Koruma Günü”nde Sarıyer Belediyesi’ne ait Kısırkaya Geçici Hayvan Bakımevi’ne davetliydim. Oldukça uzak, Kilyos civarında ama iyi ki gitmişim, şartlarının en kısa zamanda en iyi hale getirilmesi gereken bir yer burası ve adımları da atıldı çok şükür.
Hayvanlarının çoğunun soğuk taş zeminlerde tutulduğu, yerler yıkandığında köpeklerin ayakları kaydığı için yerinde duramadığı, açık havaya çıkarılmadıkları, güneş görmedikleri için kolayca hastalandıkları, kısacası düzeltilmesi gereken hataların olduğu Kısırkaya ile ilgili olarak hemen Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç’i ziyarete gittim. İlçe Veteriner Müdürü Ayhan Bey’in de bulunduğu bir grup görevliyle birlikte uzun bir toplantı oldu, Başkan Genç’le daha önce yaptığım konuşmada “hayvan sever olduğunu” fark etmiştim, bu görüşmedeki olumlu yaklaşımlarını, gereken her şeyin en kısa zamanda yapılması konusundaki kararlılığını görünce daha çok inandım.
Nitekim, Belediye’nin sahipsiz hayvanlar için ilçenin 24 köşesinde “beslenme noktaları” kurdurması (umarım hiç değilse günde 1 kez yiyecek de konuyordur), buna araç ve personel ayırması, 2.5 yılda 3639 hayvanın ücretsiz olarak tedavi edilmiş, 3114 hayvanın kısırlaştırılmış olması da bunu gösteriyor. Bakalım bugünden sonra “hayvan bakımevi ve parkları” konusunda da önemli gelişme kaydedilecek mi?
HAYVANSEVER BELEDİYE OLABİLMEK..
Artık uluslar arası çalışan sivil toplum kuruluşları aracılığıyla AB’nin “Türkiye’de sokak hayvanlarının korunması ve onlara karşı şiddet sorunu”nu takip etmesini ve mümkünse “hayvansever belediyelere bu konuda teşvik ve destek” vermesini sağlamak için uğraşıyorum. Bunun mümkün olduğu söylendi, en kısa zamanda ne yapılabileceği araştırılıyor. Ama sonuçta, bunu “gösteriş için yapanlar veya hiç yapmayanlar”la, “gerçekten ciddi çaba gösterenler”in ortaya çıkmasına mutlaka yardımcı olacağım, zira sokak hayvanlarının perişanlığı ve karşılaştıkları kötülükler anlatılır gibi değil!.. (Devam edeceğim.)

