AKP Genel Başkan Danışmanı ve Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan birkaç gün önce “aile içi şiddetin engellenmesi” noktasında TSK ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na da görev düştüğünü söyledi. Bununla karşılaşan insanların ne yapması gerektiği, ne tür haklara sahip olduğu, nerelere başvuracağı gibi bir bilincin gelişmesi için; okullarda (ki bunu Milli Eğitim Bakanlığı’na yazılarımda ben de öneriyorum), gençler askerliğini yaparken ordu da, medya da ve Diyanet İşleri’nin cami hutbelerinde yer verilmesi gerektiğinden söz etti.
Hepsi de çok doğru, Diyanet İşleri “çoğu kadınlara ait aşağılayıcı, kötüleyici hatta nefret uyandırıcı yanlışlarla dolu” uydurma hadislerin ayıklanacağını yıllar önce açıklamıştı (ki Başkan Mehmet Görmez bir hadis uzmanıdır) ama bu konu nedense kapandı, hiç değinilmiyor. En azından bu durumda Cuma hutbelerinde kadınları kötüleyen hadislerin gerçeği yansıtmadığından, “Hz. Peygamber’in kadınlara olan saygısından, eşlerine nasıl saygıyla davrandığından, bu uydurma hadislere inanılmaması gerektiği”nden söz edilebilir.
Başka bir konuya öfkelendiklerinde bunu evlerine taşımamaları, öfkelerinin acısını eşlerinden çıkarmamaları vurgulanabilir. Kendini koruyacak güçte olmayan çocuk ve kadınlara zarar vermenin dinen de günah olduğu anlatılabilir. Böylece özellikle eğitimsiz ve kolayca etkilenen insanlar doğru yönlendirilmiş olur. Diyanet İşleri “kadın ve çocuklara karşı kötülüklerin, şiddetin önlenmesi” konusunda nasıl bir katkı sağlayacağını en kısa zamanda açıklamalıdır.
Uyanık firmadan 3 çocuk indirimi!
Bulut İnşaat isimli bir inşaat firması Beylikdüzü’nde yapılacak bir kule bina projesinde “3 çocuk yapanlara 3+1 dairelerde yüzde 33 indirim yapılacağını” açıklamış. Başbakan Erdoğan ve diğer hükümet üyeleri sık sık “3 çocuk” yapmayı teşvik eden konuşmalar yaptığı için öyle görünüyor ki Hükümet’e yaranmak isteyen açıkgöz firmalar bunu kullanmayı da kurnazlık sayıyorlar.
Başbakan nüfusun artmasını “siyasi nedenlerle” mi bu kadar teşvik ediyor bilmiyorum, zira hızlı nüfus artışı nedeniyle “trafikten yoksulluğa, işsizlikten, artan suçlara, eğitime kadar” her konuda kontrolsüzlüğün de arttığı bir ülkede tam aksi yönde teşvik yapılmalıyken bunlar söylendiğine göre akla başka bir neden gelmiyor. Ama sadece “işlenen kadın cinayetlerinde suçluların işsiz veya cezaevinden salıverilmiş” oldukları veya “sığınma evlerinin sayıca ve imkan olarak yetersiz olduğu” göz önüne alınsa bile bu teşvikin yanlışlığı görülebilir. Ki “cezaevlerinde yer kalmadığı için” suçlulara hak ettikleri cezaların verilmediği veya afların çıkarıldığı da biliniyor.
İşsizler kadınları keserek öldürüyor, o üç çocuklar “unutamayacakları bir dehşete de şahit olmuş halde” anasız ve babasız ortada kalıyor. Çoğu yoksul ve güçsüz ailelerden gelen çocuklar cezası verilmeyen suçlular tarafından “tecavüz olaylarıyla” karşılaşıyor. Yoksul çocuklar arasında okula gitmeyi başaranların cebinde beş kuruş parası, ayağında ayakkabısı yok. Çoğu para kazanmaları gerektiğinden eğitim yerine ayakkabı boyacılığı, simitçilik, otoyollarda mendil satma gibi işlerin peşinde koşuyor.
Ve bunca yıldır “aile içi tecavüz” dahil canavarca eylemlerin mağduru olan çocukları, öldürülen anneleri kurtaracak bir çözüme bile ulaşamadık. Bu durumda Hükümet’in, üç çocuklu ailelere indirim sunan uyanık firmalara fırsat vermemeleri, aileleri de çok çocuğa teşvik etmemeleri gerekir. Devlet önce bu sorunları çözüp, her şeyden önce kadın ve çocuk vatandaşlarının güvenliğini “Batı ülkeleri düzeyinde” sağladıktan sonra siyasetçiler nüfus artışını teşvik edebilir. Bu durumda ise o uyanık firmalar ancak bir kınamayı hak ediyor. Ne yazık ki bunun yapılmayacağını da biliyorlar.
Adana İsviçre’den farksız!
Kendimi ait hissettiğim, baba kentim Adana bambaşkadır benim için.. Bir doğduğum Antakya, bir Adana, onlar gibisi yoktur.. Geçenlerde akraba kadar yakınım, Avukat Ergin Haseki’nin düğünü için yine Adana’daydım, gözüme daha da güzel göründü bu kez. İnsanları güzel, gülüşleri güzel, hepsinin içi dışı bir; riya yok, hepsi samimi.. Onun için de düğünleri bile farklı.
Masaların başına dizilip birbirlerini süzmüyorlar, oraya mutlu bir olayı kutlamaya gelmişler, hakkını veriyor ve vermeyenleri de ne yapıp edip eğlencenin içine çekiyorlar. Gece bittiğinde kendinizi (çoğu kez düğünlerde hissedilen) dostlarınıza karşı bir görevi yerine getirmiş gibi değil, “bir düğünden çıkmış gibi” hissediyorsunuz. Tüm kaygıları atmış, rahatlamış, mutlu..
ZAYIF KALMA ŞANSIN YOK!
Adana Hiltonsa’da kaldım, Seyhan nehri kıyısında her şeyiyle kusursuz bir otel ve inanın sabah uyandığımda manzarayı görünce pencereden ayrılamadım. Nehrin hemen kenarına konmuş masalarda kusursuz bir kahvaltı.. Ben aslında öğle yemeği yemem ama başta sevgili Dursun Haseki olmak üzere Adanalılarım, hemşerilerim bırakır mı hiç, masa ayrılmış, doğru “Yüzevler Kebapçısı”-na.. Dakika başı bir espri patlatan küçük kızım Yasemin’in sayesinde gülmekten gözlerimiz yaşararak yediğimiz; en lezzetlisinden Adana kebabı, yanında şalgam suyu, arkadan içli köfte, çiğ köfte, muhammara, tatlı olarak fıstıklı tel kadayıfla kaymaklı dondurma ile bir yemekte iki kilo aldırdılar bana. Bundan sonra İstanbul’daki “Yüzevler” de kaçmaz artık, kebap özledikçe oraya atacağım kendimi..
Çukurova Üniversitesi’nden manzarayı izlemeden gitmek olmaz ya, yola çıktık. Nehir kıyısında plajlar, kanallarda yüzen çocuklar.. Trafik düzgün, insanlar birbirine saygılı. Ve işte kampüste bir tepeden aşağıya, adeta Ege manzarasından farksız bir güzelliğe büyülenmiş gibi bakıyoruz, kumsal sahiller öyle güzel ki deniz kenarı bir ilde olmadığımıza inanmak çok zor.
Hava da sıcak, koşarak aşağıya inip suya atlayıvermek geçiyor insanın içinden.. Ertesi gün Dursun Hanım’ın nefis mantılı çorbasıyla başlayan içli köfte partisine de katıldıktan sonra uçağa biniyoruz nihayet.. Muhtemelen hemen herkes “bol soğan piyazı eşliğinde acılı Adana” yemeyi unutmadığı için uçağın içi cennet kokuyor !) ama o kadar kusur olacak artık. “Unutulmayan geziler” arşivimde yerini çoktan alan bir ziyaretti bu..
Eğer hala Adana’yı görmediyseniz en kısa zamanda gitmenizi öneririm, bana teşekkür edeceksiniz.

