Dün şehit cenazeleri bir çok ilde on binlerce vatandaşın katıldığı cenaze törenleriyle kalktı, bazı illerde şehitlerimiz 30 bine yakın insan tarafından uğurlandı. Ama bitmedi, dün de Siirt Pervari’de teröristlerle çıkan çatışmada 1 askerimiz şehit oldu, 3 asker yaralandı.
Öte yanda bakıyorsunuz Türkiye’nin parlamentosu, zaten çözümün fazlasıyla, yıllarca geciktiği, birçok hatanın yapıldığı, bir yılda yüzlerce insanımızı kaybetmemize neden olan terör konusunda bile kavga içinde.. Başbakan “24 askerin şehit olduğu” saldırıdan sonra yapılan terör oturumunda yok, oturuma katılan iktidar ve muhalefet partisi milletvekilleri arasında çekişmeler, kavgalar çıkıyor. Besbelli ki bundan sonra yapılacak oturumlar da durum değişmeyecek. Büyük ihtimalle “en kısa sürede tüm partilerin hemfikir olduğu çözümler” üretmek yerine yine günler, haftalar kaybedilecek.
Ve o kaybedilen zamanda kimbilir daha kaç gencimiz gidecek..
KOMİSYON KURMAYI DÜŞÜNSÜNLER
Eğer sorunu TBMM’deki “en basit konularda bile anlaşamayan ve birbirini halka şikayet edip duran, seçim öncesi havasından bir türlü çıkmayan” partiler topluca çözemeyecekse o zaman gerçekten bunun için de “deneyimli ve uzlaşmacı kimliği olan” siyasetçilerden, terör uzmanlarından, siyaset bilimcilerden oluşmuş bir komisyon kurulması düşünülmelidir. Teklifin muhalefetten gelmesi filan önemli değil, kimden gelirse gelsin, zaman “sağduyu ve açıksözlülükle çözüm üretme” zamanıdır.
Sorumluluk uzun yıllardır yönetimden sorumlu olan Hükümet’e ait olduğuna göre elbette Başbakan’ın “nasıl olup da terörün arttığı, 8 ayrı noktadan ağır silahlarla yapılan son saldırıda “istihbarat zafiyeti ve ihmaller” olup olmadığı, PKK liderlerinin “görüşmelerde bize sözler verildi ama tutulmadı” dediği sözlerin neler olduğu” gibi konularda Meclis’te açıklama yapması, milleti bilgilendirmesi beklenir. Ama bunu yaparken muhalefet partileri ile iktidar partili milletvekilleri asla sorun çıkarmadan dinleyeceklerine ve sorularını kavgaya yol açmayacak şekilde soracaklarına, Başbakan ise “onlardan gelecek soruları kızmadan, hakaret etmeden sükunetle cevaplayacağına” söz vermelidir.
OHAL, BUHAL
Bordo Bereliler’in Komutanı Emekli Albay Mithat Işık “OHAL denendi, artık denememek lazım” derken “saldırıda teröristlerin kullandığı havan silahları insan sırtında taşınarak gelemez. İstihbarat bunların geçmesine nasıl izin verdi” diye de soruyor. Devletin istihbaratı, ağır silahların bu saldırılarda nasıl böylesine kolayca kullanılabildiğinin hesabını vermek zorundadır. Ayrıca.. OHAL ya da BUHAL fark etmez, bazı stratejistler “uygulanabileceğini” söylediklerine, ortadaki tablo da “olağan dışı” olduğuna göre gençlerimizin, insanlarımızın hayatını koruyacaksa “OHAL” dahil her çözüm düşünülmelidir.
Türkiye bu kadar üzüntüyü hak etmiyor artık!
Ankara’da Başbakan Erdoğan’ın son saldırı ertesinde gazete yöneticileri ve patronlarıyla yaptığı toplantıda bulunan Taraf Yazarı Yasemin Çongar’ın dünkü yazısı bu toplantının oluşturacağı baskıyı anlatma açısından bilgilendiriciydi. Özellikle bazı “medya mensuplarının sansüre gönüllü olarak hazır bulunduğunu anlatan sorularını” duymak medya için de, halk için de önemli.
Medyanın bugünkü halinde onların payı da tarihe yazılmalı zira.. Ama 24 askerin şehit olmasının ardından yazdığı şu cümleyi anlamak mümkün değil: “Devletin karakollarını beklerken üniformaları içinde gencecik ölen oğullarının acısıyla yere kapaklanmış anaların ülkesinde, başka analar da dağda bekleyen gerilla kıyafetli oğullarının, devletin bombalarından sağ kurtulması için dua ediyordu dün”..
SALDIRGANLA MAĞDUR EŞİT MİDİR?
Sanki; bir cephede eşit şartlar altında bir savaş yapılırken karşılıklı birbirlerini vuran taraflardan söz ediyor gibi.. Sanki; ülkesi elinden alınmış, işgal edilmiş bir devletin içinden çıkan savaşçılardan söz ediyor gibi.. Sanki “sorunları TBMM’de tartışma imkanına sahip siyasi bir partinin de bulunduğu ve buna rağmen seçimde oylarının tamamını da bu partiye vermeyen” bir bölge adına olduğunu iddia ederek keyfi şekilde terör üreten bir örgüt değillermiş gibi..
Bırakın bunları da bir yana, Birleşmiş Milletler’e göre de PKK “bir terör örgütü”dür, “gerilla” olduklarını iddia etmek BM kararlarını da kabul etmemek anlamına gelir. Ayrıca, acaba birileri siz uyurken evinize saldırsa veya evinize giderken size mayınlı tuzak kursa, bunlardan korunmak üzere çevrede araştırmaya çıkmanız, silahlanmanız, saldıranlara karşılık vermeniz “sizi onlarla eşit konuma” sokar mı? Bu mudur yani görüşünüz?
Teröristin en acımasızı olan, bebekleri bile öldürmekten çekinmeyen bir örgütün üyelerini “katliama uğramış askerlerle” eşitlemeyi anlamak asla mümkün değil.
Bilelim ki kapanmıştır bu mesele.. Deniz Feneri soruşturması nedeniyle 3 aydır (3 aycık) cezaevinde bulunan eski RTÜK Başkanı Zahid Akman ve diğer tutukluların hepsi dün serbest bırakılmış. Daha önceki itirazları kabul edilmemişti ama tutuklulukları için yaptıkları son itiraz kabul edilmiş.
Kısa süre önce de “yaptıkları itiraz üzerine” Deniz Feneri savcılarının 3’ü birden değiştirilmişti. Yargı açısından çok enteresan (!) bir durum olmadığını kimse söyleyemez. Bir yanda 4-5 yıldır suçunun ne olduğunu bilmeden tutuklu vaziyette bekletilen gazeteciler, milletvekilleri, sivil-asker yüzlerce kişi.. Onların ne “reddi hakim” isteği, ne “tutuksuz yargılanma” istekleri (milletvekili seçilenlerin, hasta ve yaşlı olanların bile) hiç kabul edilmedi. Eşini ölüm döşeğinde bile göremeden kaybeden gazeteciler oldu.
Diğer tarafta Alman Mahkemesi’nin tüm kanıtlarına rağmen “bu ne şanslı bir soruşturma süreci” demez misiniz buna? Haydi gelin de “yargı bağımsızlığına” inanın şimdi!

