İklim Hanım’ın taneleri..

Haberin Devamı



Satışa çıkan kitabında “inci taneleri” gibi döktürmüş ama belki de “İklim Hanım’ın dengeleri” demek daha doğru olurdu, zira ortada kesin bir dengesizlik var. Şimdi gidip bu sözcükten dolayı da dava açabilir bana, şu anda “yazılarımdan dolayı hakkımda açılmış davası” var çünkü.. İki kez savcılığa giderek ifade verdim bu dava nedeniyle..

Seçimlerden önce, “Deniz Baykal’ın İklim Bayraktar’ı taciz iddiası” ortaya çıktığı günlerde köşemde çıkan yorumlarda “kendisine hakaret olduğunu” da iddia etmiş ve bu davayı açmış. Ne diyelim, yazılarımı son derece dikkatli yazdığım için bugüne kadar açılan davaların yüzde 99’u “benim lehime” sonuçlanmıştır ama dava açmak isteyen de her zaman açar. Bununla birlikte..

EVİNDE SİYASETÇİ AĞIRLAMAYAN GAZETECİ

İşin garip tarafı, davayı açan İklim Bayraktar yazdığı “konuyla ilgili, medyada hakkında yazılanları, söylenenleri ve kendisinin yaşadıklarını” anlattığı kitabında benim yazılarıma neredeyse teşekkür edecek bir çelişki içinde..Birinci alıntısında kızılacak bir hakaret yok, zaten kendisi benim “CHP Milletvekili Muharrem İnce’nin, hem de ‘içkili olduğunu’ söyleyerek onu gece yarısı arabada görüşmeye çağırması, Bayraktar’ın gitmesi, İnce’nin Kılıçdaroğlu’na bozulduğunu söyleyerek ’onu haber yap’ demesi” gibi konularda ‘normal şartlarda bunlar olmaz, hele de evli siyasetçi ve evli bir kadın gazeteci için hiç olmaz. Ertesi günü yok mu bunun’ yorumunu yapmam nedeniyle müthiş basın deneyimlerinden yararlanarak “gazetecilerin siyasetçileri evlerine davet etmesiyle ilgili” basın etiğini bana öğretmeye kalkmış (sayfa 208-209).

“Evinde siyasetçi ağırlamayan gazeteci yokmuş” filan..Vardır efendim, aslında evinde siyasetçi ağırlayan, onlarla arkadaş havasına giren gazetecinin “tarafsız yazabilmesi” pek zordur, o nedenle mesleğine, okuruna saygılı gazetecilerin çoğu bunu yapmamaya özen gösterirler. Örneğin ben liderlerle sayısız gazete ve TV röportajı yapmış olmama rağmen hiç gece yarısı arabada görüşme gereği duymadım, evimize de davet edilmediler.

(‘Normal şartlarda olmaz’ başlıklı yazım, bu taciz iddiasının aslında Baykal ’ı değil, onun yerine genel başkan seçilen Kılıçdaroğlu ’nu böyle bir olaya dahil ederek zor duruma sokmak, kaset olayının da onun üstüne yıkılmasını sağlamak ve kendi partilerine seçim öncesi oy kaybettirmek üzere ‘CHP içinden Baykal’a yakın birileri’ tarafından planlandığını anlatmak için yazılmıştı. Gelişmeler, telefonların dinlendiği bilinmesine rağmen yapılan konuşmalar, olaydan sonra başvurulan kişilerin kimlikleri vs bana bunu düşündürüyor..)

KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ VE KÖTÜ KURTLAR

Kitaptaki ikinci alıntıda ise (sayfa 238-239) “hakkında onu kızdıran 2 yazı yazmakla birlikte” benim “olaya tersten bakabilme inceliğini, onun açısından bakabilme duyarlılığını da gösterdiğimi, kendisinin beklentisinin de hep bu olduğunu” belirtiyor. Yani beni diğer gazetecilere “iyi örnek” olarak anlatıyor, takdir ediyor.

İklim Bayraktar koca bir kitap yazmış, dava filan da dinlememiş, hakkımdaki dava yargıda olduğu için ben fazla açıklama yapmayacağım ama ‘bu ne çelişkidir’ diyebilirim. Zaten okuyan herkes de diyecektir; madem durum böyle neden dava açtın ?.. Ama yazdığı kitapta kendini öyle masum, kendisi dışındaki gazetecileri ve hemen herkesi öyle kötü anlatmış ki adeta bir “Kırmızı Başlıklı Kız ile kötü kurtlar” hikayesi.. İyi de “bütün medya, tanıyan ve hakkında görüş bildiren en deneyimli gazetecilerin de hepsi kötü, bir sen iyi” , “herkes yalan söylüyor, bir sen doğru” .. Aynen Baykal için yazmış olduğum gibi; neden hep İklim Bayraktar’a oluyor bunlar?

Neden bir başkasına, kendisinden çok daha uzun yıllar medyada bulunmuş yazarlara olmayanlar ona oluyor? Odatv bile tüm açıklamalarında “kendisinin kayıtlı muhabirleri olmadığını, hele de ondan siyasi röportaj hiç istenmediğini, tam aksine yapmamasının bildirildiğini” anlatıyor?

Sorular ve çelişkiler fazla olunca dururum ben, durdum!

*****


Beklenen depremle ilgili gerçekler!

O kadar çok inanılmaz “OLAY” var ki hangisini yazmak gerektiğine karar vermek bile zor. Hükümet’in Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Türkiye Bilimler Akademisi ’ne “atama yetkisi” alması, akademiden 50 bilim adamının istifasına neden olmuş. İstifa edenler arasında bulunan Prof. Celal Şengör “Politik güce bağlı bilim akademisi olamaz. Dünyayı kendilerine güldürürler” demiş.

Oysa dünyanın (demokrasinin haline) gülmesi için zaten yeterli neden var, (yüksek mahkemeler dahil) yargının, medyanın son olarak; her ülkede özerk olan “borsa”nın politik güce bağlı hale getirilmesinden sonra Bilimler Akademisi de olacaktır, bir fazla, bir eksik fark etmez artık. Üzülmesinler, Nasılsa onlar da “alışırlar”.

ŞİMDİYE KADAR DÖNÜŞÜM NEDEN BAŞLAMADI?

Buraya nasıl geldim, merak ettim acaba Bilimler Akademisi ’nin özerkliği giderse örneğin “depremler, binaların sağlamlaştırılması” benzeri bilgilerde bazı gizlemeler, saptırmalar filan olabilir mi? Öylece aklıma geldi de.. Zira yine dün 13 milyonluk İstanbul’un farklı partilere mensup 39 ilçe belediye başkanı toplanmış ve “beklenen İstanbul depreminde neler olabileceği” ile ilgili ürkütücü raporlar vermişler.

Bunlara göre 7 ve üzerinde bir depremde 200 bini aşan kaçak yapı nın (kim bilir her binada kaç kişi ) yanında eski binaların da çoğu yıkılacak. Hastaneler, okullar, yurtlar , eski devlet binaları ne durumda belli değil. İlçe belediye başkanları da aynen Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş gibi “derhal kentsel dönüşümün başlaması gerektiğini” söylemişler.

“Doğru yasayla mücadele edilirse 5 yılda sorun aşılabilir” miş. Yaşlı binaların yenilenmesi için “kat hakkı, imar artışı verilmeli” ymiş. İnsanlar ancak böyle razı edilirmiş. Madem ki kentsel dönüşüm , doğru yasa bu kadar önemli 2000 yılından beri neden başlanmadı sorusu geliyor akla hemen..Başlansaydı, 5 yılda bitecekse şimdiye kadar çoktan bitmiş olurdu, neden?

İkinci soru; bu riskli binalarda oturanların hayatı tehlikede iken “fazladan kat pazarlığı” mı beklenir? Devlet istese bu binaların derhal yenilenmesini zorunlu kılamaz mı? Bir Batı ülkesinde böyle bir gerekçe söylenebilir mi?

Van depreminde zarar gören depremzedelere maaş bağlanacağı haberini duyduk. Eğer önceden önlemler alınsa maaş bağlanmasına gerek kalmayacağı gibi can kaybı da olmazdı. İstanbul depremi için de aynı yöntemi düşünmüyorlardır umarım, zira (Allah korusun) bu kez yıkımlar yüz binlerle değil, milyonlarla ölçülecek!

DİĞER YENİ YAZILAR