Kılıçdaroğlu’ndan Sarıgül açıklaması!

24 Eylül 2011

Dün Ana Muhalefet Partisi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin ve yeni İstanbul İl Başkanı Oğuz Kaan Salıcı ile birlikte VATAN’a yaptıkları ziyarete (evden yazmam nedeniyle geç haber aldığım için) biraz geç yetiştim, bu nedenle anlattıklarının bir kısmını kaçırdığıma üzüldüm ama nasılsa ben de gazeteden okuyacağım. Öte yanda sormak istediğim bazı soruların cevabını aldığım ve bazı gözlemlerimi de aktarabildiğim için memnunum.Örneğin Sayın Kılıçdaroğlu “Herkesin CHP’ye yüklendiği, bunun adeta alışkanlık haline getirildiği”nden şikayet ettiğinde (ki özellikle seçim sonrasında iktidar kanadının galibiyeti karşısında ‘yüklenmesi risksiz ve çok daha kolay’ pozisyonda olduğu için medya yorumlarının saldırıya dönüştüğünü yazmıştım) bunun bir numaralı nedenini “Deniz Baykal ve ekibi”nde aramaları gerektiğini, partilerinin “kaynayan bir kazana dönüştürülerek Kılıçdaroğlu’nun yarattığı farklılıkla oluşan rüzgarın önünün kesildiğini” söyledim. KENDİ PARTİSİNE İHANETBu yönde çok sayıda mektup aldım, konuştuğum insanlardan duydum, birçok CHP’li “Deniz Baykal ve ona yakın milletvekillerinin referandum ve seçim öncesinde yaptıklarıyla, bütün o olaylar ve skandallarla büyük zarar verdiklerini, kendi genel başkanları ve partilerinin aleyhine çalıştıklarını” düşünüyor. Bu nedenle Baykal ve onunla hareket eden birkaç ismin “milletvekili olmalarına izin verilmesine” bile büyük tepki gösteriyor. “Baykal milletvekili olmasaydı Antalya’da alınan oy sayısının daha kötü olmayacağına” da inanıyor. Kılıçdaroğlu “verilen zararı muhakkak ki iyi bilmesine rağmen” bunları yine gülümseyerek, sükunetle dinledi. Bir kez daha bana “farklı bir siyasetçi olduğunu düşündürerek.TERÖR SORUNUMUZA ÖNCELİKDaha sonra “Türkiye’nin terörle kaybettiği ve kaybetmekte olduğu insanlarına, PKK’nın etkisiz hale getirilmesine uluslar arası platformda öncelik verilmesi, diğer ülkelerin sorunlarının önüne alınarak acil çözüm aranması” meselesini Ana Muhalefet’in de gündem başına oturtması konusunu vurguladım. İl ve ilçelerden insanların hala “parti yöneticileriyle iletişim kuramadıkları” şikayetleri geldiğini bildirerek “halkla iç içe olmaları” nın önemine değindim.Kılıçdaroğlu buna çok dikkat ettiklerini söyledikten sonra “özellikle kadınların ve gençlerin öne çıkarılmasını istediğini, onlara her türlü kolaylığın, desteğin sağlanacağını” belirterek kadın ve gençleri davet ettiklerini söyledi.MUSTAFA SARIGÜL’ÜN YERİ!CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na “Şişli’nin; arkasında büyük kitle desteği olan, kendi ilçesi kadar ülke genelinde de sevilen Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün neden seçim öncesi CHP’ye davet edilmediğini” sormayı kesinlikle düşünüyordum zira seçim öncesi ve özellikle “parti kurmaktan vazgeçerek CHP’yi desteklemeye karar verdiklerini” açıkladıktan sonra, anketlerde Sarıgül’e ilginin de görülmesinden sonra bunun yapılması gerektiğini defalarca yazmıştım.Sarıgül bütün pozitif gelişmelere ve halktan gelen talebe rağmen seçim öncesinde ve bugüne kadar CHP’ye davet edilmedi, bu durumda gazeteci de “neden”i merak eder, değil mi? Kemal Kılıçdaroğlu soruma karşılık “Mustafa Sarıgül’le elbette birlikte çalışmak istediklerini ve bunu gerçekleştireceklerini” söyleyerek ekledi; “Seçim öncesi kendisinden bu yönde bir talep veya işaret gelmedi, gelseydi mutlaka olurdu”.. Açık söyleyeyim, bence Baykal döneminde Sarıgül’ün karşılaştıklarından ve buna rağmen onun iyi niyetli yaklaşımından sonra talep partiden gelmeliydi ve seçim öncesi bunun yapılmaması hataydı. Ama “hatanın neresinden dönülse kardır”, bakalım Kılıçdaroğlu söylediğini gerçekleştirecek ve “eski genel başkandan farklı olduğunu” burada da gösterecek mi?

Devamını Oku

Batı medyasının hariçten gazeli!

23 Eylül 2011

Bayılıyorum bu Avrupa ve ABD medyalarının Türkiye eleştirilerine.. Eğer gözden kaçmayacak kesin bir tablo varsa yorumların bir kısmını tutturuyorlar ama onda bile “kendi kafalarına, çıkarlarına göre” takılıyorlar. Biraz karışık durumlarda ise traş kesmekten öteye gidemiyorlar.. Salla gitsin mantığı..Örneğin “anayasa değişikliği ile ilgili referandum”da sonuç ne olursa, ne getireceğini bizler defalarca açıklarken ve “AB ülkelerinde böyle değildir, önemli-kritik kararlar alınırken en demokratik şekilde ‘parlamentonun üçte iki nitelikli çoğunluğuyla’ alınır. HSYK’nın yapısı da onlarda şöyledir, başında siyasi iktidar mensubu da bulunmaz” derken onlar başka telden çaldılar. Kendi ülkelerinde asla izin verilmeyecek, “yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak gelişmelere” AB’li siyasetçilerle birlikte destek verdiler. ABD de birçok konuda “görmüyor-duymuyor” gibi davrandı.VARSA ÇÖZÜMÜN SÖYLE!Önce bunları yapıyor, sonra da örneğin; bu nedenle yargıda ortaya çıkan sorunları, haksızlıkları, adaletsizlikleri eleştiriyor, raporlarına koyuyorlar. Son örnek The Economist’in “PKK terörüne karşı Türkiye’nin tutumunu eleştirdiği” yazısı. Hani “Erdoğan ve Gül bu kadar AB ve ABD görüşmesi yapıyor, BM’de ve her yerde konuşuyorlar. Arap ülkelerindeki sorunlara çözüm aramaları iyi de önce kendi ülkelerinin terör sorununa, kendi can kayıplarına geniş platformlarda dikkat çekmeleri gerekir” deseler, haklı olurlar ama bunu hiç duymuyoruz.The Economist “Başbakan Erdoğan’ın Arap ülkelerine yaptığı gezinin üzerine Obama ile görüşmeye güvenle dolu olarak gittiğini ama bunun uzun sürmediğini, aynı günlerde Ankara, Siirt ve Bitlis’te terör saldırıları olduğunu.. Haziran genel seçimlerinden bu yana 100’ü aşkın kişinin PKK saldırılarında öldüğünü, Hükümet’in Kuzey Irak’taki PKK kalelerine düzenlediği saldırıların da işe yaramadığını” yazmış. Sonra da “Türk ordusunun yakında Kuzey Irak’a girebileceği yolunda söylentiler olduğunu” bildirmiş. Eğer hükümet bu tutumunu değiştirmezse “yakında bir Kürt baharı ile karşılaşabilir”miş.Erdoğan’ın “Arap sokaklarındaki popülaritesinin İsrail’e karşı sert eleştirileri nedeniyle olduğunu” da belirtmişler.ARAP BAHARI NEDEN OLMUŞ?Koskoca Economist dergisi yazarlarının “Arap Baharı” denen olayların neden çıktığını bilmediği veya bilmezden geldiği açıkça görülüyor. Bir tarafta “yıllarca dikta rejimleri altında ezilmiş halkların özgürlük arayışı”, öte yanda “Demokratik rejimli bir ülkede; siyasi partileri olan veya istediği partilerin içinde gönlünce yer alan, Anayasa’da belirlenmiş vatandaş haklarına sahip, hala da taleplerine çözüm aranan Kürt vatandaşlar”.. Ve “bu vatandaşları temsil ettiğini iddia eden” ama seçimde aldığı oyların bunu söylemediği bir parti.. Onunla birlikte hareket eden bir terör örgütü.. O örgütün saldırıları nedeniyle ölen on binlerce insan.. Kendi ülkelerinde olsaydı bu Batı medyası aynı aklı verecek miydi? Yoksa başka bir seçenek, çözüm önerisi mi arayacaklardı? DEVLET ZİRVESİ BUNA CEVAP ARAMALI Burada da “Arap baharı”nı filan hatırlatacaklarına; “Diğer ülkelere karşı aşırı sert tutum kötü sonuçlar verebilir, diplomasiden şaşmayın. Ama arkası kesilmeyen PKK terörü farklı, Türkiye’ye başka seçenek bırakmıyor” deseler anlayacağız değil mi?Türkiye’de Türk vatandaşların da karşılaştığı dayanılmaz hatalar, haksızlıklar var ama kimse çözümü terörde aramıyor, insanlar her şeye, tüm sıkıntılarına rağmen sabırla sonucu bekliyor. Yapılan kanlı terör eylemlerine, alınan gencecik canlara ne Türkiye içinde ne de dışında hiçbir mazeret bulunamaz. Hükümet artık “Arap ülkelerinin çözümünden önce bu terörü bitirmeye ve uluslar arası platformda bunu gündemde tutmaya yoğunlaşmak” zorundadır. İran, sınırlarını PJAK’tan temizleyebiliyorsa Türkiye neden aynı başarıyı gösteremiyor, bu kez de “devlet zirvesi” bu sorunun cevabını aramak için toplansın. Batı’nın dalga geçtiği göstermelik operasyonlara hiç gerek yok zira! *****Harita değişmiş, acaba neden?Dün son haberlerden biri “Milli Eğitim Bakanlığı’nın ‘Türkiye’yi 7 bölgeye ayıran’ haritayı lise kitaplarından çıkarması” idi. Okuyunca benim ilk aklıma gelen ‘iyi olmuş, şimdi artık Doğu ve Güneydoğu diye bir şey yok, Türkiye tek parça. Bazı bölgelerin ayrılabileceğini kimse aklına getiremez’ oldu.Hemen arkasından “ikinci düşünce” geldi, acaba böylece “Yapılacak yeni anayasaya göre, getirilmesi düşünülen ve son zamanlarda tekrarlanan ‘başkanlık sistemi’ne göre; eyaletlerden (örneğin arada bir dillendirilen 17 eyalete bölünmüş) oluşan yeni bir harita” çıkarılabilir mi?Acaba bunca yıldır bilinen ve kullanılan harita hangi nedenle değiştirildi, bilen var mı?

Devamını Oku

Hiçbir şey ‘şok’ değil artık!

23 Eylül 2011

Her sabah uyandığımda gazetelere bakıyorum, içim kararıyor, ‘bari son haberlere göz atayım’ diyerek internete giriyorum, haberler örneğin şöyle; “Şok haber.. Kaymakam intihar etti.. Şok haber.. Kocasıyla barışmaya gitmişti, onun silahından çıkan kurşunlarla hayatını kaybetti.. Şok haber.. İzmir’de deprem uyarısı.. Flaş haber.. Terör saldırısını PKK’nın (en büyük saldırıları yapan maskeli kolu) TAK üstlenerek tehdit etti..Şok haber.. Başbakan Erdoğan ABD televizyonunda ‘Gerekirse İsrail’le savaşırız’ dedi..Şok haber.. Van ve Diyarbakır’da yine terör; 1 asker, polis, 2 korucu şehit oldu, 2 korucu da yaralandı.” Ve daha birçok benzerleri. Her gün.. Hatta günün her saatinde yenileri.. Cinayet, tecavüz, savaş ihtimali, terörle ölen sayısız insan.. Şehirlerin göbeğinde patlayan bombalar.. Böyle bir ülkenin vatandaşlarında moral, mutluluk duygusu, normal bir yaşamı sürdürme isteği kalır mı? Psikolojileri bu gidişe yıllar boyu dayanır mı? FELAKET BİLE SIRADANLAŞIYORBu toplumun insanı her nasılsa dayanıyor ama birçok alanda ortaya çıkan korkularla ve güvensizlik duygusuyla “her an patlamaya hazır gerginlikte, birbirine ve her şeye tahammülsüz, sevgisiz, şiddete meyilli” bir insan profili yaygınlaşıyor. Bu nedenle ne tarafa baksanız şiddet hızla artıyor.İnsanlar “bir başka ülkede olsa tüm gündemi kilitleyecek, hükümetlerin anında önlem almasını gerektirecek en önemli olaylara, felaket haberlerine” karşı bile duyarsızlaşıyor ve bunları “günlük, sıradan olay” olarak algılamaya başlıyor.İnanmıyorsanız son günlerde verdiğimiz şehit sayılarını bir hatırlamaya çalışın, kaç taneydi? Şırnak, Diyarbakır, Van, Ankara, Tunceli, Siirt.. Hatta en son Ankara’da kaç vatandaşımızı yitirdiğimizi bile hatırlamayan çoktur. İşte en korkunç olan da bu, zaten halihazırda bir ülkeyle savaşıyormuşuz gibi kayıp vermekteyiz ama ülkenin gündemi hala İsrail’le, Suriye’yle, Libya’yla, yöneticilerin dış seyahatlerde söyledikleriyle meşgul ve bizler de “kayda değer bir olay yok” havasındayız.Aynada kendimize dikkatle bakalım, “yaşamak zorunda kaldıklarımızla” ne çok değiştik değil mi? Artık hepimiz “bambaşka” insanlarız.. Artık duymuyoruz, görmüyoruz ve hissetmiyoruz !*****Dış politikada kabadayı üslubu!Başbakanlar, cumhurbaşkanları için dış politikada“kararlı, net bir dil” kullanmak iyidir, hatta daha önce hiç rastlanmamış bir çıkışı yerinde yapmak da işe yarayabilir ama “uzun süreler içinde bir kez” olursa..Bizde ise yurt içinde, kendi halkımızın hoşuna gittiği fark edilen “sert, bazen alaycı, bazen hakarete dönüşen” üslup artık diğer ülkelere karşı da sık sık kullanılır oldu. Diplomasiyi tamamen göz ardı ederek, ancak “sıradan iki insanın bir kavgada kullanacağı tarz cümleler”i ültimatom gibi söylemekle de kalmıyoruz, diğer ülkeleri ziyaretlerde sorulan sorulara verilen cevaplar veya karşılaşılan olaylar sırasındaki, konuşmalar da aynı havada oluyor. Ki böyle yapıldığında karşı taraftan da “tehdit ve hakaret” tarzı cevaplar almak (hatta o tehditlerin gerçekleşmesi) kuvvetli ihtimaldir ve alıyoruz da..POPÜLARİTE İÇİN Mİ?Genellikle daha yumuşak bir konuşma tarzına sahip olan Cumhurbaşkanı Gül’ün Almanya’da söylediği “Kafamın tasını attırdılar ama öyle laflar ettim ki hayatta unutmazlar” sözleri örneğin, çok şaşırtıcıydı.. Daha sakin ve diplomatik bir konuşma beklenirdi ondan.. “Türkiye’nin Cumhurbaşkanı” olarak da böylesi beklenirdi..Hiç unutmam, Öcalan yakalandığında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Avusturya’ya yaptığı seyahatte gazeteci grubundaydım. Akşam verilen yemekte onu çok kızdıracak konuşmalar yapılmıştı. Oturduğu yerden bunları sakince dinlerken aslında sinirlendiği belliydi ama konuşma sırası kendisine geldiğinde bunu “ses tonuyla, seçtiği dikkatli cümlelerle” öyle güzel anlattı ki daha fazlasına hiç gerek kalmadı..Biz kendi içimizde artık her tepkiye, her konuşma tarzına alışmış durumdayız ama mesela ABD’de Başbakan’a “Bu tür bir dil kullanmak zorunda mısınız” sorusu TV’de soruldu. Gerçi kendisi “Evet, hala aynı şeyi söylüyorum” dedi ama soru bir kez de “Arap ülkelerinde daha fazla popularite için mi yapıyorsunuz” şeklinde tekrarlandı.Demek ki başkaları bu üslubu tamamen farklı yorumlayabiliyor, zaten “diplomasi” denilen “diğer ülkelere karşı dikkatli, formal dil kullanma” zorunluluğu da bunun için ortaya çıkmış olmalı. Acaba artık Dışişleri Bakanlığı’nın deneyimli uzmanları tamamen devre dışı mı bırakıldı?

Devamını Oku

ABD’nin masallarından ne zaman bıkarız?

21 Eylül 2011

Ya ben anlamıyorum veya ortada kimsenin anlamayacağı bir gidiş var. PKK terörü her 2-3 günde bir onlarca insanımızın hayatına mal oluyor, siviller askerler ölüyor, sakat kalıyor veya ağır yaralanıyor. Yıllardır “katliam”larla toplu şekilde insanlarımızı kaybettikten sonra hep aynı mesajlar veriliyor, “devlet zirvesi” toplantıları yapılıyor, ABD ile görüşülüyor, ABD “Bu kez size daha sağlam destek vereceğim” filan diyor ve arkasından bir katliam daha..Yine toplantılar, kınamalar, “şehitlerin kanı yerde kalmayacak” sözleri ve bir saldırı daha.. Son birkaç haftada kentlere ve hatta başkentin göbeğine yöneltilen terör eylemleri artık ne “açılım”ın, ne “PKK-devlet buluşmaları”nın bir yarar sağlamadığını, hatta tam aksine terör örgütüne “kanlı saldırılarla ne kadar sıkıştırırsak devleti istediğimiz kararlara daha çabuk iteriz” cesareti verdiğini gösterdi.ÖNCE SİLAH BIRAKTIRILMALIYDIBu noktaya gelineceğini “açılım” süreci aniden başlatıldığında “PKK silah bırakmadan, terör bir yandan sürdürülürken terör örgütüyle pazarlığın yanlış olduğunu, bu şekilde saldırıların ‘her talepte bir kez daha arttırılacağını” medyada defalarca vurguladık, tartıştık.. O günlerde hükümet bu iyi niyetli uyarıları “sanki açılıma karşı çıkıyormuşuz gibi” cevaplamıştı ama maalesef uyarıların haklılığı önce Öcalan’ın “devlete verdiği direktiflerle, yol haritaları ile”, BDP’nin yaptığı “özerkliğin ilanı” benzeri açıklamalarla, kurdukları “alternatif mahkemeler” vs ile şimdi de yoğunlaştırılan eylemlerle görüldü. Dönelim ABD meselesine.. Türkiye’de son zamanlarda ciddi bir kavram kargaşası var ve bence bu durum “terörün ve bekletilen tüm ciddi sorunların çözümünü” geciktiriyor ya da engelliyor. Mesela onlarca vatandaşımız ölürken biz adeta “pembe bulutlar üzerinde uçuyormuşuz, hiçbir ciddi meselemiz yokmuş” havasındayız.Adeta “kendi sorunlarımızı çözmüşüz de sıra diğer ülkelerin sıkıntıdaki vatandaşlarını kurtarmaya gelmiş” havasındayız. Sanki Arap ülkelerinin bize “bravo büyük Türkiye’ye” demesi, Batı’nın da sırtımızı sıvazlaması örneğin “kendi ülkemizdeki terörün çözümü”nden daha önemli gibi.. Hepimiz kaptırmış gidiyoruz o gazla. Nereye kadar? NE GÜCÜ, NE ORTAKLIĞI?Başbakan Erdoğan ABD Başkanı Obama ile görüştükten sonra yine her iki taraf “Türkiye ve ABD güçlü ortaklardır. Teröre karşı işbirliğimiz devam edecek” açıklamaları yaptı. ABD’nin bu oyalayıcı sözlerine inanmamak için daha kaç terör saldırısı yaşamamız gerekiyor?ABD Başkanı ile Türkiye Başbakanı “teröre karşı işbirliği” konuşurken aynı sıralarda Cumhurbaşkanı Gül Almanya’da basın toplantısında PKK’lılara “eve dönüş yasası”ndan yararlanıp ailelerine dönmelerini önerdi. Belki “zirvedeki isimlerin farklı yöntemler konuşması” doğru bir taktiktir ama tam da PKK’nın “eve dönmek isteyen” 6 kadın teröristi infaz ettiği haberinin arkasından biraz fazla iyimser kaçmadı mı bu çağrı?KENDİ SORUNUNU ÇÖZEN İRAN!Ve Türkiye tarafında bu gelişmeler yaşanırken, biz hala ABD’nin ağzının içine bakar ve Obama’nın inanılmayacak vaatlerini, masallarını kim bilir kaçıncı kez dinlerken İran; Temmuz’dan bu yana sürdürdüğü kararlı mücadele ile “ülkesinin Kuzeybatı’sını PJAK teröründen temizlediğini, tüm sınırın kontrolünü sağladığını” fotoğraflarla açıkladı. Demek ki ABD’yi mutlu etmek şart değil.Ama bizim için bir de arayı bozduğumuz Suriye, İsrail gibi ülkelerin “bu nedenle yaptıkları tehditleri” gerçekleştirip PKK’ya destek vermeleri sorunu var. Son saldırılarda bunların etkisi nedir onu da bilmiyoruz. Kesin olan bir şey varsa o da “diğer ülkelerin sorunları yerine kendi sorunlarımıza” öncelik vermek, dış seyahatlere ara verip içerde radikal çözümleri üretmektir.Unutmayalım ki o gezdiğimiz ülkeler icabında “tek vatandaşlarını veya birkaçını kurtarmak için” herşeyi göze alıyorlar!*****O da terörü kınıyor!BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş “Yaşam hakkına yönelik terörist saldırılarını şiddetle kınadıklarını” söyledi. Bir siyasi parti genel başkanının terörü kınaması doğaldır ama bu parti “aralıksız saldırılarla can almayı sürdüren bir terör örgütüne açık, net destek veriyor, hatta birlikte hareket ediyorsa” o zaman doğal olmuyor.Daha kısa süre önce kongrelerinde “PKK’lı teröristler için saygı duruşu” yapılmamış mıydı? Davetli gazeteciler ayağa kalkmadı diye olay çıkmadı mı?BDP milletvekilleri “PKK’nın ilk terör saldırısının yıldönümü”nde tören yapıp “bugünkü gelişmeleri, başarılarını bu saldırılara borçlu olduklarını” söylemedi mi? BDP en büyük terör katliamlarından sonra bile “öncelikle terörün durması gerektiği”ni bir yana bırakıp şartlar ileri sürmedi mi?Peki şimdi kim inanır onun terör kınamasına?*****Bodrum’la ilgili şikayetler..“En ideal tatil”in teknede veya sakin bir sahil kasabasında olacağına inansam da Bodrum’a gidiyorum zaman zaman.. Bu yaz da gittim. Gittim ve bu kadar turistik sahillerde “yolların geceleri zifir karanlık bırakılmasına” şaşırdım kaldım. En kalabalık aylarda da “bir köyden diğerine giden tüm yollar karanlık”tı, Eylül ayında da..Hani insanın arabası arıza filan yapsa felaket, inmek mümkün değil, burnunun ucunu görmek de mümkün değil. Tabii en ünlü köyler arasındaki yolların bakımsızlığını, işaret konmamış dev çukurları da ekleyebiliriz. Acaba belediyeler bu sorunları ne zaman çözmeyi düşünüyorlar?Bir de Yalıkavak ’ta marinaların PAL tarafından satın alınıp PALMARİNA olmasından sonra “yıkılıp tekrar yapılacakları” söylentisi yayıldı. PAL’ciler bunu planlıyor olabilir ama özellikle en sondaki; mağazaların, restoranların bulunduğu marinanın otantik havasını bozmamalılar. O kadar sevimli, o kadar teatral bir görüntüsü var ki bence yeni gelecek tekneler de bunu sevecektir.Umarım; modern yapılarla filan değiştirmezler!

Devamını Oku

Erdoğan’ın çağrısına karşı bir çağrı!

21 Eylül 2011

Başbakan Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta yaptığı laiklik çağrısı; her ne kadar söylediği bazı cümleler “laik rejime sahip” Türkiye’de de uygulanmamakta ise de yerinde bir konuşmaydı. Her ne kadar son yıllarda Türkiye’de de laiklik “din karşıtlığı” gibi yorumlandıysa da... Siyasi söylemlerde bile “laikler-dindarlar” ayırımı yapıldıysa da... “Müslümanlıkla veya herhangi bir dini benimsemekle laikliğin çelişmediğini” nihayet Müslüman ülke toplumlarına söylemek doğru bir adımdı..TÜRKİYE’YE DE AYNI KONUŞMA LAZIM!Aslında onun konuşmasını; “Laik devlet her inanç grubuna eşit mesafededir, laiklik tüm dinlere saygı demektir, din karşıtlığı anlamına gelmez. Uygulanırsa bütün toplum güvence içinde yaşar. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır, benim açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir” sözlerini duyduğumda ilk aklımdan geçen ‘Bu konuşmanın benzerini acaba neden Türkiye’de bir kez bile yapmadı’ sorusu olmuştu. Zira kendi ülkemizde laiklik öyle tu ka ka bir hale geldi, öyle çok kez “din karşıtlığı ve hatta dinsizlik” gibi algılanmasına neden olacak konuşmalar yapıldı ki, bazı akademisyenler ve bir çok medya organı bu yanlış bilgileri halka empoze ettiler ki; laiklik tanımı neredeyse “Müslümanlıktan farklı bir din veya inanç” haline dönüştü. Bunun böyle olmadığını, “Başbakan Erdoğan’ın Mısır’lılara söylediği anlama geldiğini” anlatmak için çoğumuz üç günde bir “laikliğin ne demek olduğu” üzerine yazılar döşenmek zorunda kaldık.‘LAİKLER-DİNDARLAR’.. YANLIŞ AYIRIMBaşbakan aynı konuşmayı Türkiye’de de yapsa, bizde “sayısız gazeteci, siyasetçi ve akademisyen” tarafından çok sık kullanıldığı için sonunda Batı medyasının da aynı şekilde kullanmaya başladığı “laikler ve Müslümanlar” veya “laikler ve dindarlar” ayırımı yapılamazdı. Bunun yanlış olduğunu o çok daha kolay anlatırdı. Konuşmasında “Ben Müslüman’ım ama laik değilim, kişi laik olmaz, devlet olur” dedi. Oysa “devletin din kurallarıyla yönetilmesine, din diktatörlüğüne-baskılarına, inanç-mezhep ayırımcılığına, vatandaşların da birbirine din baskısı yapmasına” karşı olmak, tüm dinlere saygılı olmak, zaten “laik olmak” anlamına gelir.O zaman “Ben Müslüman’ım ama laik değilim” demeye hiç gerek yoktur, yukarda yazılanların özel olarak Müslümanlıkla bir ilgisi var mı? “Her dinden vatandaş” bu görüşleri benimseyebilir ve doğal olarak “laik” sayılır. Her neyse, “her dinden-inançtan vatandaş” bulunduğu halde hala oruç tutmayanların dövüldüğü, içki içilen mekanlara saldırıların olduğu, başı açık kadınların “dindar olmadığı konuşulabilen”, aşırı muhafazakarlaşan birçok ilde kadınların “tercihi olmasa da” baskı nedeniyle örtündüğü, siyasetçilerin seçim konuşmalarında veya siyasi tartışmalarda “mezhep ayırımı” yaptığı bir ülke ne kadar laik sayılırsa vatandaşları da o kadar sayılır işte..ÖZGÜRLÜK KORKUSUBaşbakan Erdoğan “Mısır’da laiklik çağrısı” yaptıktan hemen sonra İran’ın dini lideri Hamaney “Uluslar arası İslami Uyanış Konferansı”nda Arap ülkelerine “Kendi sisteminizi kurun, laik, Batılı modellerin sizi etkilemesine izin vermeyin” şeklinde bir çağrı yaptı. İşte onun İslami diktatörlüklerle yönetilmiş ülkeleri “özgür, laik, demokratik rejim” hevesinden kurtarmaya çalışmasının nedeni kendi ülkesinin de bundan etkilenebileceğini, kendisinin başı çektiği “ruhban sınıfı yönetimine baş kaldırı” olabileceğini düşünmesidir. Türkiye ise, mücadeleler sonucu olsa da laik rejimi sayesinde bugüne kadar din-mezhep kavgalarından ve “dini baskı rejimi”nden uzak kalmayı başarabilmiştir.Geç de olsa “laikliği takdir ettiğimizi” açıklamak ve “başkalarına önermek” güzel ama umarız bundan sonra Türkiye’de de bunlar söylenir! *****PKK ile görüşme cesaretlendirdi mi?Dün sabah Ankara’da; Başbakanlık, birçok bakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı’nın hepsine yakın bir noktada olan patlamada 3 kişi hayatını kaybetti, 30’dan fazla yaralı var. Yazıyı yazdığım saatlere kadar patlamayı PKK üstlenmedi ama yapılan açıklamalarda “PKK eylemi olduğu” vurgusu görülüyordu.Zaten artık saldırılarını kentlerde planladıkları biliniyor, böyle “Başkent’in göbeğinde ve stratejik bir noktasında” bombalı eylemle “taleplerinin karşılanması için uyguladıkları baskı”yı iyice arttırmayı düşündüklerine şüphe yok. Terör örgütü ve siyasi destekçileri bugüne kadar “katliamlarla, arkadan vurarak, masum insanları öldürerek” bir yere varılmadığını göremediler ama şimdi “acaba ‘açılım’ sürecinin arkasından MİT’in PKK ile terör üzerinden pazarlık yapmış olması onları daha mı cesaretlendirdi” sorusu da geliyor insanın aklına..Bu “terör örgütüyle masaya oturma yöntemi” her ülkeye ve her örgüte uyacak diye bir garanti yok çünkü, uymadığı İspanya örneğinde de görüldü. Bu noktadan sonra hükümet (ya da devlet diyelim, ki artık Türkiye’de ikisi aynı anlama geliyor) şehirlerde devam edecek teröre nasıl çözüm bulur bilmiyorum, bildiğim bir şey varsa artık “hiçbir yerin, hiçbir saatte güvenli olmadığı” noktadayız. Gazze’yi, Suriye’yi gündemimizin en önemli konusu yaptığımızda benim ‘Başka ülkelerden önce kendi ülkemizi ve insanlarımızı koruyun, terörden korunma yöntemleri araştırın, zaman yok’ diye çırpınmamın nedeni budur. Zirveler daha kaç “saldırıdan sonra” yapılacak bakalım! *****Kadınlar maçı!Bir gün önce Fenerbahçe “kadın taraftarlarına” maça gitmeleri için çağrı yaptı ve dün Fenerbahçe-Manisa maçı kadın ve çocuklardan oluşan izleyiciyle oynandı.Ve fakat bu kadın izleyici maç boyunca duruşuyla, pankartlarla “Fenerbahçe Başkanı’nın tutuklanmasına” ve takımının suçlanmasına öyle güzel ve etkili bir toplu tepki gösterdi ki “verilen ceza tamamen ters tepmiş” bir görüntü çıktı ortaya.. Keşke kadınlar diğer konularda da tek yumruk olarak böyle duruş sergileyebilseydi, kimbilir ne çok sorun kolayca çözülürdü. O günleri de görürüz İnşallah! Kadınların dayanışması heyecanlandırdı ve umutlandırdı beni.

Devamını Oku

Gecikmiş adalet ‘adalet’ değildir!

20 Eylül 2011

Bu sözü hep tekrarlıyoruz, yöneticilerimiz de sadece ülke içinde söylemekle kalmıyor Arap ülkelerinde bile tekrarlıyorlar, bakanlar konuşmalarında yer veriyor ama öte yanda “çok ama çok geciken adalet” için hiçbir şey yapılmıyor. Dün gazeteci Doğan Yurdakul’un “ölüm döşeğindeki eşiyle son bir kez görüşemeden” onu kaybetmesinin ne kadar yanlış ve acımasızca olduğunu yazmıştım. Yazarken de yine Arap ülkelerindeki haksızlıklara “kendi sorunumuzdan öte, şiddetle” karşı çıkarken bu ülke insenlarına, gazetecilerine reva görülen yanlış muameleden söz etmiştim. Aynı gün, Yurdakul’un eşini kaybetmesinden günler sonra Cumhurbaşkanı Gül’ün de Almanya yolculuğu öncesinde yaptığı konuşmada “Doğan Yurdakul’un, eşinin cenazesine bile cezaevi aracıyla götürülmesine, kanser tedavisi gören eşinin o dönemde cezaevine geldiğinde peruğunun çıkarılmasına” tepki gösterdiğini gördüm.TEDBİR ZAMANINDA ALINIRO da “bunların yanlış uygulamalar olduğunu” söyleyerek “tedbirleri alınabilirdi ama inanıyorum ki en üst seviyede herkesi üzmüştür. Heyetimizde bakanlar var, onlarla da konuşurum” demiş. Hepimiz gibi Cumhurbaşkanı’nın da üzüntü duyduğunu öğrenmek en azından “böylesi bir haksızlığa tüm devlet zirvesinin duyarsız kalmadığını göstermesi” açısından rahatlatıcı. Keşke “görüştürülmemesi” konusuna da değinseydi, keşke bu olayın hükümet üyelerini rahatsız ettiğini de görseydik. Nedir yani, 3-5 kişinin ölümüne sebep olan müteahhitlerin, katillerin en hafif cezalarla salıverildiği ülkede Doğan Yurdakul daha “herhangi bir suçtan hüküm bile giymeden”, eşini son kez görmesine izin verilmemesi gibi ağır bir cezayı nasıl hak ediyor? Sonradan bakanlara söylemenin yararı nedir?ADALET NEREDE?Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın 200 günü aşkın süredir tutuklu bulunması Taksim’de çok sayıda gazetecinin katıldığı yürüyüşle bir kez daha protesto edildi. Sadece Şener ve Şık değil, onlar gibi çok sayıda gazeteci, sivil-asker çok sayıda insan bu “darbe hazırlığı iddiası” ile cezaevinde bekletiliyor. Hepsinin ailesi, çoluk çocuğu var. Hayatlarından yıllar çalınan aileler ve tutuklular..Peki bu 200 günde ne yapılıyor örneğin; “delil toplanıyor, iddianame bitiriliyor vs vs..” Ve o arada insanlara küçücük hücrelerde, özgürlükleri çalınarak, meslekleri ellerinden alınarak, bazıları hasta analarından-eşlerinden koparılarak mahkum hayatı yaşatılıyor. Böyle adalet, böyle uygulama hangi çağdaş, medeni, hukuk devleti nde görülmüştür? Önce elinizde tutuklamak için “somut bir suç ve deliller” olur, ona göre tutuklar ve en kısa sürede davayı sonuçlandırarak adaleti sağlarsınız. Böylece mesela “1 yıl ceza”yı gerektirecek suç varsa o şüpheliyi 4-5 yıl hapsetmiş olmazsınız. Ortada süregiden korkunç bir adaletsizlik var, bu nedenle yargıyı uyarıp adalet aramayan hiç kimsenin “gecikmiş adalet, adalet değildir” sözünü kullanmaya da hakkı yok!

Devamını Oku

Arap ülkelerine hangi laikliği önerdik?

19 Eylül 2011

Sizlere haber veremeden birkaç gün köşemden uzak kaldım, bunun için koca bir özür borçluyum biliyorum. Ama önce çok sevdiğim bir arkadaşım kardeşini kaybetti, ani bir seyahat yaptım, sonra başka engeller çıktı ve ben her gün ‘nasılsa bugün başlarım’ diyerek bir anons bile koyamadan o birkaç gün geldi geçti. Bütün meslek hayatımda ilk kez ama insanlık hali, olabiliyor demek ki..Bu zaman içinde beni en çok etkileyen haberler; cezaevinde duruşma beklemek üzere tutuklu bulunan gazeteci Doğan Yurdakul’un, adeta sabitleşmiş bir suçun mahkumu imiş gibi “ölüm döşeğindeki eşi ile son görüşmesine izin verilmediği için” eşini bir kez daha konuşamadan kaybetmesiydi. Başka ülkelerin insanlarına yapılan haksızlıklara şiddetle karşı çıkarken kendi insanlarımızın böyle yanlış bir uygulamayla karşılaşması anlaşılır şey değil. Adalet Bakanı bile duruma üzülmüş ve açıklama yapmıştı, hemen izin verilseydi, eşiyle son kez buluşabilirdi.FATMAGÜL DİZİSİNİ Mİ BEĞENDİNİZ?İkinci olay ki bunu duyunca resmen küçük dilimi yuttum; 2000’li yılların başına kadar senelerce kadın örgütlerinin uğraşması, bizlerin uğraşması, bu nedenle “yasa yapan hukukçular” tarafından açılan davalar için adliye koridorlarına taşınmamız, sayısız yazı ve TV programı ile anlatmamız gibi emekler sonucunda değiştirilerek çağdaş hale getirilen tecavüz yasasının geri çevrilmeye çalışılması.. Neymiş efendim; yargıdaki iş gücünün azaltılması için “tecavüze uğrayan kadınların tecavüzcüsüyle evlenmesi halinde davanın düşmesi” öneriliyormuş. Fatmagül dizisinden etkilenmiş olmalılar zahir.Ama dikkat, orada bile kızın evlendiği Kerim tecavüz eylemine katılmamıştı. Ve arkasından da yine Fatmagül’deki gibi şu gelecek; eğer toplu bir tecavüz söz konusuysa ve tecavüzcülerden biri mağdurla evlenmeyi kabul ederse “diğer tecavüz suçluları da cezadan kurtulacak”. Duyunca çok fena şeyler söylemek geliyor insanın içinden.. Hala, 2011 yılında bile bu kadar çağdışı bir kafa, böyle bir “yargı yükü hafifletme yöntemi” nasıl olabilir, bunu Hakim ve Savcılar Kurulu’nun hangi “özel beyinli” üyesi dillendirmiştir merak ediyorum doğrusu.. Asla ve asla kabul edilmemeli bu, öncelikle ülkenin bütün kadınları, arkadan kadın siyasetçileri karşı çıkmalılar.Yoksa yine mücadeleyi bize, bir avuç insana mı bırakmayı düşünüyor herkes?TECAVÜZ MAĞDURU ÇOCUKLAR DA..Aynı HSYK ekibi “tecavüz mağduru çocukları da bir kez daha mağdur edip, tecavüzcülere ise kolaylık sağlama” önerisini unutmamış. Adli Tıp da çok meşgul (!) olduğu için onun da yükü hafifletilmeliymiş, daha hızlı rapor alabilmek üzere tecavüze uğrayan çocukların artık ruh sağlığının bozulup bozulmadığına” bakılmasın, sadece “beden sağlığının bozulup bozulmadığına bakılsın”mış. Çocuğun ruh sağlığı yüzde yüz bozulur çünkü, kadın ise onunki de bozulur. Ceza da artar tabii.. “Birilerini kurtarma” mı söz konusudur beyler, bu ne korkunç bir öneri?Ya arkasından gelen “15 yaşından küçük çocuklara karşı ‘rızaen’ cinsel ilişki suçlarının ceza miktarları düşürülmeli” önerisine ne diyelim; “Allah sizi bildiği gibi yapsın” desek nasıl mesela? 15 yaşından küçük çocuğun ilişki rızası mı olurmuş? Dedesi, babası yaşında canavarlar (bazen de öz babası olan canavarlar) ve diğerleri saldırınca nasıl bir rıza? Yoksa aile izniyle küçük çocuklarla “tecavüzden farksız evlilikler”den mi söz ediyorsunuz?Ya da “zaten her nasılsa tutuksuz yargılanan” bazı çocuk tecavüzcülerini mi kurtarmaktır maksat?Eğer “ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet” yöntemiyle kanunları bu şekilde değiştirmeyi başarırlarsa artık herhalde bu kez kendimizi TBMM önünde yakmamız gerekecek, dünyaya duyurmak için başka çare kalmıyor.Umarım Bakan Fatma Şahin’in bugün sivil toplum örgütü yöneticileri ve kadın hukukçularla yapacağı toplantıda bu konuda yapılacaklar tartışılır.LAİKLİKTE MEZHEP AYIRIMI VAR MI?Tabii gündemin en önemli konularından olan “Başbakan’ın Arap ülkelerine seyahati ve laiklik çağrısı” var. Tabii ki Başbakan Erdoğan’ın “Atatürk’ün kurduğu laik-demokratik rejime sahip Türkiye” ile gurur duyması, ülkemizin “bizi din kavgaları ve diktatörlükleri”nden bugüne kadar koruyan laik rejim farkını Arap ülkelerine önermesi güzel bir olay. Hepimiz için gurur verici.Ama bence bu konu; örneğin “Türkiye’nin kendisi laikliği ne kadar benimsiyor ve ‘ne kadarını’ öneriyor” sorusu, üzerinde derin tartışmalar yapılacak kadar önemli (ki son günlerde pek göremedim, genelde “Türkiye’de laiklik anlayışı değişti, esnetildi, laiklerle dindarlar barıştı, işte önerilen bu” benzeri vurgular var).. “Laik devlet her inanç grubuna eşit mesafededir” derken, mesela Ana Muhalefet Liderine “Mezhep benzerliğinden dolayı mı Suriye’yi koruyorsun” diyebilmek, mezhep ayırımcılığı yapmak laik rejimde olacak şey midir? Bırakın farklı dinleri, aynı dinde bile hangi eşit mesafe bu?Laikliğin sadece “dinle-inançla ‘devlet işlerinin’ ayrılması” şeklindeki en basit tanımını bile alsanız, böyle bir “siyasi söyleme” tamamen karşı değil midir? Laiklik “kılık kıyafet” meselesinden ibaret olmadığına göre “anlayış”ı doğru yere oturtmak önem taşıyor.

Devamını Oku

Kahire ziyareti, PKK’nın sivillere saldırısı ve zirve!

14 Eylül 2011

Yüzümüz hiç gülmeyecek mi acaba, 2 gün rahat nefes alamayacak mıyız, hep “yüreklerimizin üstüne bir taş oturmuş” duygusuyla mı yaşayacağız, hep şehitlerimize mi ağlayacağız? Bu sorular kafamın içinde dönüp dururken ben de “rüyada gibi günlük yaşamı sürdürmeye çalışanlar”danım, huzur duymuyorum. Çok yakınım gençler var Güneydoğu’da askerliğini yapan, ailelerinin yaşadığı huzursuzluğu ben de onlarla birlikte hissediyor, merak içinde bekliyorum. Ayrıca yakınımız olmasa da orada vatani görevini yapan gençler hepimizin çocuğu sayılır değil mi?Kısa süre önce “PKK bundan sonra sivillere saldıracak belli” diye yazmıştım ki arkasından Şemdinli’de iki düğüne yapılan saldırılar geldi. İki düğüne davetli gibi sızan teröristler bir askerle bir polisi şehit etti, 3 sivil hayatını kaybetti, 12 yaralı var. Şırnak’ta ise PKK yandaşları Öğretmenevi’ne Molotof kokteylleri ve taşlarla saldırarak 50’ye yakın öğretmene büyük korku yaşattılar. Anlaşılıyor ki bundan sonra “Güneydoğu’da görev yapan öğretmenlere” de yoğun PKK baskısı yapılacak, onların aileleri de askerlerin ailelerinin endişelerinden farksız duygular içinde olacak.BU ZİRVELER GEÇ DEĞİL Mİ?Hakkari’deki saldırının ardından yapılan Çankaya zirvesine Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve bazı bakanlar katılmış. “Şehir terörünü” görüşmüşler.. Peki bu konuyu görüşmekte geç kalmadılar mı acaba? Biz günler öncesinden ‘dikkat, artık şehirlerde sivillere yönelik terör eylemi yapacaklar’ diye yazarken bunu anlayabiliyoruz da asıl “erken anlaması gerekenler” kendileri değil mi?Gazze halkının, Suriye halkının korunması, İsrail’e tavır, Arap ülkelerine “demokrasi” gelmesi önemli tabii, biz de bölgenin büyük bir ülkesi olarak bunlara katkıda bulunmalıyız ama kendi güvenliğimiz, gencimiz, çocuğumuz büyük tehdit altındayken önceliği onlara vermek, tüm gündemimiz ve medyamızla, siyasetçilerimizle önce onlara yönlenmek doğru mudur?ÖNCE KENDİ HALKIMIZ!Bugüne kadar “binlerce insanımızı PKK katliamlarında kaybederken” bize bu kadar öncelik veren, hatta herhangi bir destek veren ülke oldu mu? Öylece seyrettiler yıllarca Türkiye’nin kan ağlamasını.. Bu nedenle; doğrudur-yanlıştır bilemem, siz ne hissediyorsunuz bilemem ama ben ülkemin tüm gündeminin dış politikaya, özellikle de Arap ülkelerine kilitlenmesinden hiç de memnun değilim.Kendi vatandaşlarımızın bu canice saldırılardan korunması için “her ne önlem alınacaksa” önce onun toplantıları yapılsaydı belki son saldırılarda ölen asker, polis ve siviller bugün yaşıyor olabilirdi. Öğretmenevleri korunabilirdi. Bugünden sonrası için de geçerli, her an yeni bir saldırı olabilir ve diğer ülke halkları için konuştuğumuz kadar PKK terörü için konuşulmuyor bile..Zirveleri “terör saldırılarını beklemeden”, dış ziyaretleri ise “bu büyük tehlikeye ciddi şekilde önlem düşündükten sonra” yapsınlar. PKK, eylemlerinde teröristleri “canlı bomba gibi” halkın arasına da sürdüğüne göre Araplardan önce kendi toplumumuzu düşünmek için geç bile kalındı!*****Bu barbarlığa susulamaz!İstanbul Barosu Başkanı Doçent Dr. Ümit Kocasakal ile “ensest yani ‘aile içi çocuk tecavüzü’ konusuna çözüm aranarak mağdur çocukların kurtarılması”nın barolar tarafından gündeme getirilmesi ile ilgili konuşurken inanılmaz, dehşet verici bir durumu öğrendim ondan. 21’inci yüzyılda, hem de “medeni, çağdaş bir hukuk devleti” olduğunu iddia eden Türkiye’de asla olmaması gereken...Gerçekten “medeni, çağdaş olan, bunu yasalarıyla, uygulamalarıyla da ortaya koymuş, bu nedenle sorunlarını çözmüş” ülkelerin, evrensel sivil toplum kuruluşlarının “duysalar dudaklarını uçuklatacak” bir durum bu! Ben inanamadım ama bizlerin bile bilmiyor olmasının nedeni de “ensest” olaylarının hep gizlenmesi, hükümetlerin ve hatta medyanın bu konuya karşı duyarsızlığıdır...BÜTÜN AVRUPA’DA SUÇ!Ümit Kocasakal “Biliyor musunuz, asıl sorun ensestin bizde açık, net şekilde suç olmaması. Bütün Avrupa’da suçtur, bizde değil. 18 yaşından küçük çocuklara yapıldığında ‘cinsel istismar’ suçu sayılıyor, ebeveyn yaparsa ‘suçu ağırlaştırıcı neden’ sayılıyor ama 18 yaş üstünde ise suç kapsamında değil” dedi. Bunu diyerek “şaşkınlıktan dudağımın uçuklamasını” sağladı.Taa 1952 yılında bir milletvekili “suç kapsamına alınması için” önerge vermiş, “aile mahremiyeti bozulur” benzeri saçma, komik bahanelerle reddedilmiş. Böylece bugüne kadar milyonlarca çocuğa yapılan “aile içi tecavüzler” cezasız kalmış, annelerin de korkudan susması sonucu o sayısız çocuğun hayatı mahvolmuş. Ama geldik 2011 yılına..AĞIR SUÇ OLMALI!Yine aynı noktadayız; başka ülkelerdeki haksızlıklar için bile her türlü adımı atmaktan çekinmiyorsak kendi ülkemizdeki bu çağdışı duruma, çocuk kıyımına susamayız. Bakan Fatma Şahin’in öncülüğünde ensest olayının üstüne gidilmesi, mağdur çocuklar ve ailelerine gereken her desteğin sağlanması için tüm baroların harekete geçmesi ve bu utanç+dehşet verici suçun “en ağır şekilde cezalandırılacağının” ilan edilmesi şarttır.Ahlaksız sapıkları caydırıcı her tür önlem alınmalıdır!Not: Hayvanlarla ilgili yazım yarın devam edecek... Özürlerimle...

Devamını Oku