Her sabah uyandığımda gazetelere bakıyorum, içim kararıyor, ‘bari son haberlere göz atayım’ diyerek internete giriyorum, haberler örneğin şöyle; “Şok haber..
Kaymakam intihar etti..
Şok haber.. Kocasıyla barışmaya gitmişti, onun silahından çıkan kurşunlarla hayatını kaybetti..
Şok haber.. İzmir’de deprem uyarısı..
Flaş haber.. Terör saldırısını PKK’nın (en büyük saldırıları yapan maskeli kolu) TAK üstlenerek tehdit etti..
Şok haber.. Başbakan Erdoğan ABD televizyonunda ‘Gerekirse İsrail’le savaşırız’ dedi..
Şok haber.. Van ve Diyarbakır’da yine terör; 1 asker, polis, 2 korucu şehit oldu, 2 korucu da yaralandı.”
Ve daha birçok benzerleri. Her gün.. Hatta günün her saatinde yenileri.. Cinayet, tecavüz, savaş ihtimali, terörle ölen sayısız insan.. Şehirlerin göbeğinde patlayan bombalar.. Böyle bir ülkenin vatandaşlarında moral, mutluluk duygusu, normal bir yaşamı sürdürme isteği kalır mı? Psikolojileri bu gidişe yıllar boyu dayanır mı?
FELAKET BİLE SIRADANLAŞIYOR
Bu toplumun insanı her nasılsa dayanıyor ama birçok alanda ortaya çıkan korkularla ve güvensizlik duygusuyla “her an patlamaya hazır gerginlikte, birbirine ve her şeye tahammülsüz, sevgisiz, şiddete meyilli” bir insan profili yaygınlaşıyor. Bu nedenle ne tarafa baksanız şiddet hızla artıyor.
İnsanlar “bir başka ülkede olsa tüm gündemi kilitleyecek, hükümetlerin anında önlem almasını gerektirecek en önemli olaylara, felaket haberlerine” karşı bile duyarsızlaşıyor ve bunları “günlük, sıradan olay” olarak algılamaya başlıyor.
İnanmıyorsanız son günlerde verdiğimiz şehit sayılarını bir hatırlamaya çalışın, kaç taneydi? Şırnak, Diyarbakır, Van, Ankara, Tunceli, Siirt.. Hatta en son Ankara’da kaç vatandaşımızı yitirdiğimizi bile hatırlamayan çoktur. İşte en korkunç olan da bu, zaten halihazırda bir ülkeyle savaşıyormuşuz gibi kayıp vermekteyiz ama ülkenin gündemi hala İsrail’le, Suriye’yle, Libya’yla, yöneticilerin dış seyahatlerde söyledikleriyle meşgul ve bizler de “kayda değer bir olay yok” havasındayız.
Aynada kendimize dikkatle bakalım, “yaşamak zorunda kaldıklarımızla” ne çok değiştik değil mi? Artık hepimiz “bambaşka” insanlarız.. Artık duymuyoruz, görmüyoruz ve hissetmiyoruz !
Dış politikada kabadayı üslubu!
Başbakanlar, cumhurbaşkanları için dış politikada“kararlı, net bir dil” kullanmak iyidir, hatta daha önce hiç rastlanmamış bir çıkışı yerinde yapmak da işe yarayabilir ama “uzun süreler içinde bir kez” olursa..
Bizde ise yurt içinde, kendi halkımızın hoşuna gittiği fark edilen “sert, bazen alaycı, bazen hakarete dönüşen” üslup artık diğer ülkelere karşı da sık sık kullanılır oldu. Diplomasiyi tamamen göz ardı ederek, ancak “sıradan iki insanın bir kavgada kullanacağı tarz cümleler”i ültimatom gibi söylemekle de kalmıyoruz, diğer ülkeleri ziyaretlerde sorulan sorulara verilen cevaplar veya karşılaşılan olaylar sırasındaki, konuşmalar da aynı havada oluyor. Ki böyle yapıldığında karşı taraftan da “tehdit ve hakaret” tarzı cevaplar almak (hatta o tehditlerin gerçekleşmesi) kuvvetli ihtimaldir ve alıyoruz da..
POPÜLARİTE İÇİN Mİ?
Genellikle daha yumuşak bir konuşma tarzına sahip olan Cumhurbaşkanı Gül’ün Almanya’da söylediği “Kafamın tasını attırdılar ama öyle laflar ettim ki hayatta unutmazlar” sözleri örneğin, çok şaşırtıcıydı.. Daha sakin ve diplomatik bir konuşma beklenirdi ondan.. “Türkiye’nin Cumhurbaşkanı” olarak da böylesi beklenirdi..
Hiç unutmam, Öcalan yakalandığında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Avusturya’ya yaptığı seyahatte gazeteci grubundaydım. Akşam verilen yemekte onu çok kızdıracak konuşmalar yapılmıştı. Oturduğu yerden bunları sakince dinlerken aslında sinirlendiği belliydi ama konuşma sırası kendisine geldiğinde bunu “ses tonuyla, seçtiği dikkatli cümlelerle” öyle güzel anlattı ki daha fazlasına hiç gerek kalmadı..
Biz kendi içimizde artık her tepkiye, her konuşma tarzına alışmış durumdayız ama mesela ABD’de Başbakan’a “Bu tür bir dil kullanmak zorunda mısınız” sorusu TV’de soruldu. Gerçi kendisi “Evet, hala aynı şeyi söylüyorum” dedi ama soru bir kez de “Arap ülkelerinde daha fazla popularite için mi yapıyorsunuz” şeklinde tekrarlandı.
Demek ki başkaları bu üslubu tamamen farklı yorumlayabiliyor, zaten “diplomasi” denilen “diğer ülkelere karşı dikkatli, formal dil kullanma” zorunluluğu da bunun için ortaya çıkmış olmalı. Acaba artık Dışişleri Bakanlığı’nın deneyimli uzmanları tamamen devre dışı mı bırakıldı?

