Şehit vermeden, en az birkaç yuvaya ateş düşmeden gün geçmiyor artık. Bu kez Siirt’in Pervari ilçesinde Jandarma karakoluna yapılan PKK saldırısında 6 şehit verdik, 11 askerimiz de yaralandı. Ve artık terör örgütü ile BDP için “açık ve net itiraf” zamanı geldi, zira hiç şüphe kalmadı ki bu katliamların tek nedeni “Türkiye’de de kurulmak istenen” Kürdistan’dır.
Ne KCK operasyonları, ne tutuklanan BDP’li belediye başkanları ne de yıllardır söylendiği gibi “demokratik haklar” adı altında istenenler, sadece “Kürdistan”. Zaten baştan beri “Kürt sorunu” diye adlandırdıkları sorun da buydu, o zaman da nedenin bu olduğu belliydi ama nedense hükümetler bunu bir türlü dillendirmediler.
Bir “akademisyen-gazeteci-siyasetçi kesimi”nden oluşan üçgenin onları yıllarca bu sözlerle oyalamasına, bugünkü ortamı yavaş yavaş, damardan girerek oluşturmasına göz yumdular. Belki onlar için de sadece; “Kürt sorunu” deyiminin anlamı ortaya çıkıncaya kadar üstünü örtüp yürümek, zaman kazanmak önemliydi, bilemeyiz. Son tabloya bakalım şimdi.. Ortada hala “kavram kargaşası” yaratmaya yönelik kesin bir şaşırtmaca yöntemi var. Artık ne dediği, ne istediği iyice anlaşılmaz hale gelen BDP bir yandan “Ayrılma, bölünme isteyen yok” derken bir yandan BDP’li Belediye Başkanı Ayşe Gökkan Urfa’da; Tarihi Kentler Birliği toplantısında çıkıp “Bu tür toplantıların Kürdistan’da daha sık yapılması gerekir” diyor.
AHLAKİ, VİCDANİ GEREKÇE MESELESİ
Hem “bölünme istemiyoruz”, hem ikide bir “Kürdistan” vurgusu.. Öte yanda BDP’li iki milletvekilinin “PKK’nın bir birimi olan TAK’ın sivilleri hedef alan Ankara saldırısı” sonrasında söyledikleri var. Bugüne kadar BDP “PKK saldırılarını kınayan” bir tutum içinde olmadı, aksine destekledi ama bu kez kendi milletvekilleri “Bu zihniyeti Kürtlerin özgürlük mücadelesinin tercümanı saymamız için hiçbir siyasi, ahlaki ve vicdani gerekçemiz olamaz.. Bu anlayışı toptan reddetmek insanlık sorumluluğunun vazgeçilmez gereğidir. Saldırıların hiçbir meşruiyeti yok, tarihte bu yöntemlerle elde edilen bir hak da yok” dediler.
Onlar bunu derken polisin başarılı çalışmasıyla; Bodrum’u kana bulamak üzere en turistik “Barlar Sokağı” ile Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde araştırma yapan “PKK’lı bir terörist” yakalandı, Bingöl ve Adana’da da çok sayıda insanı öldürecek güçte patlayıcılar ele geçti. Arkasından Siirt’te PKK saldırısında 5 asker öldü.
Yani TAK veya PKK hiçbir farkları yok, hepsi cinayet peşinde ve terör “sivil olsun-olmasın” kimi arkadan vursa, kimin canını alsa hepsi aynı suç!.. Nihayet BDP içinden daha sağduyulu ve “vicdana, insan canına önem veren” milletvekillerinin sesinin duyulması iyi bir gelişme ama sivilleri öldürmenin “ahlaki, vicdani, siyasi gerekçesi olamaz” da “bu kanlı terör eylemlerine karşı görevini yapan askeri-polisi öldürme”nin nasıl bir gerekçesi olabilir?
NEYİN SAVAŞI ERTUĞRUL BEY?
BDP’li Ertuğrul Kürkçü yukardaki konuşmasının sonunda “Erdoğan Hükümeti’nin savaş opsiyonunu masadan kaldırması gerekir. Yoksa TSK’ya verdiği direktif ve polis kuvvetlerini devreye soktuğu son projesi onun en çılgın projesi olacak” demiş. Aynen The Economist dergisinin bu konuda yazdığı cümleleri andırıyor. Peki madem ki Kürkçü de buna “terör” ve “teröre karşı savunma” yerine “savaş” diyor, “Kürtlerin özgürlük mücadelesi” diyor, “neyin savaşı” olduğunu da açıklasın.
Ne için savaşılıyor? Hangi özgürlük?.. Tek cevabı var; Kürdistan.. Cevap bu ise ve zaten başka bir nedenle binlerce insanın öldürülmeyeceği de belli ise (aynı soruyu TV’de Ahmet Türk’e sormamın üzerinden en az 5 yıl geçti) neden dürüst davranılarak baştan ortaya konmadı da yıllar boyu onca cinayet işlendi?
ÖZÜR MÜ BEKLENSİN?
Bir yanda hala her gün asker-sivil, genç-yaşlı-çocuk demeden insanlar öldürülürken TSK ve polis devreye girmeyecek de ne yapılacak, Ertuğrul Kürkçü’nün önerisi nedir? Siirt’te “taksitle yeni aldığı arabasını kutlamaya giden” gencecik kuaför Zeynep Evin’in, üniversite öğrencisi kardeşi Nergis’in ve arkadaşlarının canını da alan PKK’nın “özür dilemesi” gibi, terör örgütünün özürleri mi beklenmelidir? Mesela “döşenen mayınlar” aranmamalı ve yerinde mi bırakılmalıdır?
Siirt Pervari’de karakola yapılan terörist saldırısında şehit olan er Önder Turgay askere giderken evinin kapısına “mutlu dönecek ve sevdiğime kavuşacağım” diye yazmış, dönemedi ve kavuşamadı. İsyan eden ailesine “Ne yapalım, PKK’yı kıramayız, şehitlerin katillerini bulmak ve yeni şehitler vermemek için operasyon yapamayız” mı denmeli?
HESAP TUTMADI!
BDP gayet farkında ki “Türk ve Kürt kitleleri birbirine düşürerek bölünmeyi kolaylaştırma” planı tutmadı, ortada yeterli bir neden ve uygun ortam olmadığı için PKK “gerilla” olamadı, “terör örgütü” olarak kaldı. “Kürt sorunu” denen şeyin yalnızca “Kürdistan” meselesi olduğu ortaya çıktı. Şimdi terör cinayetlerine hız vererek son şanslarını kullanıyor, hala “terör baskısıyla kısa sürede sonuca gitmeyi” umuyorlar.
Ve artık kendi milletvekillerinin yüreği bile dayanmıyor bu gidişe!
Cezalandırılmayan muhtıranın aktörü!
Hürriyet Gazetesi’nde Enis Berberoğlu, Sedat Ergin, Ertuğrul Özkök ve Ahmet Hakan’ın birlikte “4 Mayıs 2007, Erdoğan-Büyükanıt görüşmesi”ni çok yönlü olarak anlattıkları, dönemin baş aktörleriyle yapılmış röportajların da yer aldığı yazılar bu çok önemli ama üstü hala kapalı tutulan görüşmeye bütünlük kazandırması açısından yararlı ve takdire değer bir çalışmaydı.
27 Nisan muhtıracısı Yaşar Büyükanıt’ın röportajında yer alan konuşmaları ise insana milletle alay ediyor duygusu veriyor.. Sanki tek başına yazdığı ve kurumu TSK’nın “21’inci yüzyılda da antidemokratik müdahale peşinde” görünmesine neden olan, aylarca-yıllarca yerli ve yabancı basın tarafından kullanılan, tarihe de böyle geçen e-muhtıranın “sadece yazılmış olması ve zamanlaması” bile çok basit ve önemsiz bir olaymış gibi bunu bırakmış “seçim haritası”nı tartışıyor.
MASUM (!) MUHTIRA
Seçim sonucu şöyleymiş de, “e muhtırasının etkisi olamazmış” da bunlardan söz ediyor. Muhtırasının; çok uzun süre “siyasete müdahale etmeyen” kurumunu 2007’de yeniden başa döndürmüş olmasının, o nedenle erken seçim kararı verilmesinin ve yarattığı “mağduriyet ortamı” ile seçim sonuçlarına kesin etkisinin tartışılır yanı yok aslında.. Aynı şekilde; somut olarak, açık seçik işlediği “siyasete ordu müdahalesi” suçunun ve doğurduğu bu sonuçların “bir iktidarı yerinden indirmek”ten farksız olduğunu da kendisinden başka (!) bilmeyen yok.
İfadelerine bakınca “27 nisan muhtırasından bir hafta sonra yapılan Dolmabahçe görüşmesinde ‘devlet kurumları arasında yeniden güven’ ortaya çıkmış”.. Demek ki bazı muhtıralar “cici ve masum” olabiliyor, “siyasete antidemokratik müdahale” sayılmıyor, tam aksine pozitif gelişmelere yol açıyor.. Şimdi herkesin acilen eski anlayışı (!) yıkarak bu yepyeni bilgiyle değiştirmesi (!) lazım.
Büyükanıt istediği kadar israrla “bildiri” desin, tüm dünya medyası da 27 Nisan’ı “muhtıra” olarak adlandırıyor ve bu sonuna kadar da değişmeyecek. Onun için Büyükanıt haritaya filan boşversin de “muhtıra vermemiş, darbe yapmamış gencecik insanların, gazetecilerin yıllardır ailelerinden-çocuklarından uzakta, küçücük hücrelerde mahkum hayatı yaşadığı” ülkede kendisi neden cezalandırılmadı, cezalandırılmıyor onu cevaplasın. Cevabı bildiğine şüphe yok çünkü..
“Evren’le birlikte” cevaplarsa daha da iyi olur
Somali’den önce..
Başbakan Erdoğan’ın BM’de yaptığı Somali ile ilgili konuşması günlerce yazıldı, çizildi, çok beğenildi, bizim Somali’deki açlığa dikkat çekmeye çalışmamız da insani bir şey, doğrudur. Ama onlar açlıktan ölürken bizim insanımız da terörden ölüyor, şimdi bütün ülke, siviller de tehdit altında.. Öncelik “kendi ülkemiz-toplumumuz-güvenliğimiz” olmalı, günlerdir bunu sık sık tekrarladım.
Siirt’te iki kızını PKK kurşunları ve bombalarıyla kaybeden, biri de hastanede ağır yaralı olan acılı anne Esmer Evin “Bu kanı kim bitirecek. Tayyip Erdoğan Siirt’ten milletvekili çıktı, bu kızlar onun akrabaları sayılır. İsrail’den, Somali’den önce bizi görsün” diye ağlamış. ABD’nin yalanlarına boş verip çözümü kendimiz aramak ve gündemimizi tümüyle buna ayırmak için daha kaç saldırı bekliyoruz? Manşetler daha kaç kez “Yine yüreğimiz yandı” diye atılacak?

