Dün Bayram’ınızı gazete olarak kutladığımız için ben tekrarlamadım ama bugün kutluyorum sevgili okurlarım; hep birlikte ağız tadıyla nice bayramlara İnşallah!
Mağduriyetleri nedeniyle mutlu bir bayram geçiremeyenlere ise sabırlar diliyorum, Allah yardımcıları olsun.
Ve “yazısız tatilim”de (ki gazeteci için tatil bu demektir bence) kafamı kurcalayan olayları yazmaya devam ediyorum.
Eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in kaydedilen ve medyaya servis edilen konuşması ve onun konuşmayla ilgili açıklaması epeyce soruyu birlikte getiriyor. Öncelikle söyleyeyim ki konuşma metninin ilk yayınlanan halini okuduğumda ve “Balyoz’la ilgili tüm belgeleri biz imha ettiğimiz için herşeyi iddianameden öğrendik” gibi ifadeleri gördüğümde çok farklı düşünmüştüm. Daha sonra Koşaner’in; “Varlığı dahi henüz kanıtlanmamış bir planın imhasından söz etmek mantık dışıdır, ben konuşmamda seminerle ilgili evrakın imhasından söz ettim” diyerek “gerçek ifadelerini” açıklamasından, bunun “bir itiraf değil ‘özeleştiri’ olduğunu” belirtmesinden sonra düşüncem değişti.
Bu konuşmada medya ve kendi kurumu için “hakaret sayılacak” sertlikte ifadeler var ama tarafsız gözle bakmayı başardığınızda geçmişten bugüne, terörle ilgili hatalarına kadar TSK’yı içtenlikle eleştirdiği görülüyor. Yani herhangi bir anti demokratik girişim ihtimalini bırakın hoş görmeyi, genelde bugüne kadar yapılanlara karşı çıkıyor. Hakları olmayan bazı imkanları kullanmış olmalarından rahatsızlığını dile getiriyor, geçmişte yasaların- yönetmeliklerin dışına çıkmış olduklarını söylüyor. “Üç darbenin de mağduriyetini yaşamış bir ailenin kızı” olarak bile benim anladığım bu...
Olaya baktığımda aklıma gelen sorular ise şöyle;
1- Evet bu ülkede herkesin “yasa dışı” dinlendiği kesin şekilde biliniyor ama “en üst düzey güvenlik sorunlarının tartışıldığı” toplantılar yapan TSK gibi bir kurum kendi toplantısının gizli kayda alınmasını nasıl önleyemiyor?
Bunu önleyemeyen kurum diğer ülkelere karşı yapacakları planları gizlemeyi nasıl başaracak?
2- Diyelim ki askeri istihbarat atladı, Milli İstihbarat (MİT), polis istihbaratı nerede? “Yabancı servisler”in yapmış olabileceği söyleniyor da, bizim bir “karşı servis”imiz yok mu? Yani devletin, hükümetin bu olaydaki sorumluluğunu neden kimse açıklamıyor, bir özeleştiriyi de onlar yapmıyor? Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu konudaki “sessizlik” eleştirisi için Başbakan’ın “Ben onun eleştirilerini takip etmiyorum” demesi yeterli değil, zira Kılıçdaroğlu “herhangi bir siyasetçi” değil. İkinci büyük partinin genel başkanı, cevap verilmesi siyasi sorumluluk gereğidir ki soru da haklı bir sorudur.
3- Son sorum; Sayın Koşaner acaba “haber için anasını satan birkaç gazeteci ismi” verebilir mi? Bir Genelkurmay Başkanı’nın medyayı bu şekilde genellemesi gerçekten çok üzücü de!
Deniz Feneri savcıları neden değişti?
Deniz Feneri Derneği beni yazılarımda ve programımda “Deniz Feneri eV” demediğim için dava etmiş, “Bizim Almanya’daki Deniz Feneri ile ilgimiz yok, siz bizi haksız yere olaya karıştırdınız” demişlerdi. Doğal olarak davayı kaybettiler (zaten neredeyse tüm medya haberlerinde “Deniz Feneri davası” olarak geçiyordu) ama asıl önemli nokta şimdi iki dernek arasındaki ilişkinin Türkiye’deki soruşturmada da açıkça ortaya çıkmış olması.
Gelin görün ki bu ilişkiyi; Almanya’daki dernekten Türkiye’dekine gönderilen “1 milyon 450 bin Euro açığımız var, bize acele belge gönderin” şeklindeki yazışmaları bularak, iki derneğin birebir örtüşen muhasebe kayıtlarına ulaşarak önemli delillerle ortaya koyan üç Deniz Feneri savcısı görevlerinden alındı ve yerine yeni savcılar getirildi. Buna neden olarak da “sanıkların savcılardan şikayeti” gösterilmiş.
GAZETECİLER ŞİKAYET ETSE DEĞİŞİR Mİ?
Acaba tutuklu gazeteciler, örneğin Nedim Şener ile Ahmet Şık da “kendilerini terör örgütüne yardımla suçlayan” savcıların görevden alınıp yerine “kendi istedikleri savcıların verilmesini” talep etseler bu yapılır mıydı? Bugüne kadar iddianamelerde sayısız hata yapan savcıların değiştirilmesini isteyen başka sanıkların onlarca talebi dikkate alındı mı?
Bunu da geçelim; diğer davalarda şüpheliler önce tutuklanır, sonra uzun uzun sürelerde iddianame hazırlanırken bu davada şüphelilerin tutuklanması için yıllarca beklendi. “Deliller toplanıyor, dosya Almanya’ya gitti, Almanya’dan geldi, vs” diyerek kaybedilen zaman sonucunda ortada suçlamaları kesin şekilde kanıtlayacak bir belge, bulgu bırakılmadığı da şimdi anlaşılıyor.. Deniz Feneri ve Kanal 7’ye ait bilgisayar kayıtları silinmiş ya da değiştirilmiş ki olacağı buydu zaten.
Alman yargısı “Asıl failler bunlar” diye isim vererek acilen tutuklama gerektiği uyarısı yaptığında hiç de üzerinde durulmamış, hatta bu failler korunmuştu. Geçen uzun sürede “eller armut toplayacak” değildi ya, herhalde bir şeyler silinecek veya el değiştirecekti. Her neyse, bunlar BAĞIMSIZ yargının işi, ben başka bir meseleyi merak etmekteyim.
AVUKAT VE ETİK!
Bazı konularda “hukuku korumak için panter kesilen” ve birçoğumuzun takdirini kazanan Avukat Ersan Şen bu davada “tutuklu sanık avukatı” konumunda ve yaptığı bir hile ile “Deniz Feneri savcılarının görevden alınmasında rol oynadığı” haberleri çıkıyor.
Bu üç savcının aslında vermediği bir dilekçeyi “vermişler gibi gösterdiği” anlaşılmış, buna rağmen görevden alınmışlar... Hiç unutmuyorum; Deniz Baykal’ın “gizli kamera” olayı ortaya çıktığında katıldığı programımda ben ‘Gizli kamera kullanılması başka bir etik sorun olarak tartışılabilir ama böyle bir olaya karışan ve buna tepki vermek için bile günlerce bekleyen bir genel başkan dünyanın hangi ülkesinde olsa hemen istifa etmek zorundadır, aksi takdirde her şeyden önce bu olay kendisinin ve partisinin aleyhine kullanılacaktır’ dediğimde israrla “Ama o zaman gizli kamera kullanımına prim vermiş olunur” diyerek etik tartışması yapmıştı, şimdi nerede kaldı o etik uzmanlığı?
Öyle garip şeyler oluyor ki içinden çıkılır gibi değil. Deniz Feneri savcılarının üçünün bir anda görevden alınması da bence hiç açıklanabilecek bir durum değil.
Ah “referandum”, ne sorumlusun bilsen!

