Tam bir kara mizah örneği!

4 Temmuz 2011

Şu son yıllarda Türkiye’de öyle olaylara şahit olundu, öyle akla hayale gelmez şeyler yaşandı ki artık bundan sonra “olmaz” diye bir şey yok... Bugün bir mektuptan söz edeceğim size, bana yazılmamış ama sahibi olan kişi okumamı istediği için okudum. Ondan izin alarak da yazmaya karar verdim.Aslında bunun için “yazan kişinin de izni” gerekir ama bana kızmayacağını umuyorum, kızarsa da ona hak verecek ve özür dileyeceğim... Mart başından Haziran’ın ilk haftasına kadar “Uğur Dündar-Müjdat Gezen Televizyon Okulu”nda ders verdim. İkinci haftadan başlayarak gerçek stüdyo çekiminden farksız çekimler yaptığımız ve “özgün-farklı televizyonculuğun inceliklerini” konuştuğumuz derslerde son derece yetenekli öğrencilerle karşılaştım ve geçen Çarşamba onların mezuniyet törenine katılarak diploma verdim. İşte beni çok etkileyen mektubu Müjdat Gezen bana o tören sonrası öğrencilerle yenilen yemek sırasında gösterdi. Hayatımda hiç karşılaşmamış olmama rağmen durumuna “en yakın dostum gibi” üzüldüğüm meslektaşım Nedim Şener’in mektubu... Paylaşalım (kelimelerdeki koyu vurgular bana aittir.)‘BİR TERÖRİST!!’“Sevgili Müjdat ağabeyim,Moral veren mektuplarını alıyorum. Benim gibi ‘terörist’ birisini hala okulunuzda görmek istiyor olmanızı yadırgadığımı söylemek isterim. Hayatta tek kuruş vergi borcu olmamış, trafik dahil tüm hukuk kurallarına uymuş, gazeteciliği de bu hukuk kurallarına göre yapmış birisi olarak ‘Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeyi amaçlayan bir silahlı terör örgütü üyesi’ olmak benim için de ilginç bir deneyim. 27 Nisan muhtırasını yayınlayan ve arkalarında 800 bin kişilik ordu bulunan paşalar ise masum. ‘27 Nisan bir muhtıra değil, bir Genelkurmay görüşüymüş’ biliyorsunuz. Şaka gibi değil mi?Şakadan en iyi siz anlarsınız...Bir de mizahçıları ‘ciddiye’ almayı öğrendim. Levent Kırca Arena’ya konuk olduğunda bana dönüp dönüp ‘Seni hala almadılar mı’ diye soruyordu, biz de Uğur Dündar ile espri yapıyor diye gülüp durduk, meğer Levent Kırca espri yapmıyor, gerçeği dile getiriyormuş.Şimdi buna ne demek lazım? En iyisi en kısası ‘Levent Kırca’nın içine doğmuş’ demek.Keşke mezuniyet töreninde olabilseydim. Ama öğrenciler de benim gibi bir teröristin elinden belge almak istemezlerdi sanırım(...) Sevgilerimle, Nedim”...TEK BİR GÜN BİLE..Çok acı değil mi bunlar? Ben onun da “benzer nedenle tutuklanan birçok isim gibi” darbe planıyla filan asla ilgisi olmadığını düşünüyorum, eğer milyonda bir ihtimal olsaydı, “dünyanın en temiz yüzlü darbe plancısı” olurdu herhalde. Yukarıdaki mektupta kendisinin de olup bitene inanamadığı görülüyor, tek bir an düşünün; suçsuz olduğunuza eminseniz ve buna rağmen tutukluysanız, üstelik bir aileniz, küçük çocuklarınız varsa “orada geçen tek bir gün bile” kimbilir ne işkencedir değil mi?.. Nedim Şener’e sabırlar diliyorum.Yargı “tutukluluğun cezaya dö-nüştüğü” ve insan haklarına saygılı hiçbir ülkede görülmeyecek bu uygulamaya son vermelidir.*****Haşim Kılıç ne söyleyecekti?Haklarında bir mahkumiyet kararı olmayan, hüküm giymemiş, gerçek darbeciler-muhtıracılar-gerçek teröristler-çocuk tecavüzcüleri serbest gezerken “şüpheli durumunda olmalarına rağmen mahkum gibi cezaevinde duruşma bekletilen” seçilmiş milletvekilleri Mustafa Balbay ile Mehmet Haberal konusunda seçim sonrası tartışmalar sürerken Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç “Şu bir iki gün geçsin, bizim de söyleyeceklerimiz var” demişti. 24 Haziran 2011 tarihli haber bu.Aradan bir haftadan fazla zaman geçti, çözüm yerine çözümsüzlük havası giderek yayılıyor, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın açıklaması olayı doğru yöne çekebilir, tam zamanıdır söyleyeceğini söylemenin.. Neydi acaba, öğrenebilir miyiz?*****Vurdumduymaz değil miyiz biz?Geçen hafta “Kadının Fendi” isimli film, Akmerkez’in yeniden dekore edilen harika sinema salonlarından birinde izledim. 60’lı yıllarda Ford firmasının araba döşemesi diken kadın işçilerinin başlattığı “eşit işe eşit ücret” protesto ve grevlerini ve sonucunu anlatıyordu. Daha henüz dünyada esaslı bir kadın hareketi başlamamasına rağmen o yıllarda bile bu eylem İngiltere’de ülke çapında desteğe ulaşıyor ve başta tamamen imkansız görünen bu talebi sonunda Ford kabul etmek zorunda kalıyor. Kısa süre sonra aynı şartlar bütün kuruluşlarda uygulanmaya başlanıyor.Ama bu noktaya gelinmesi için “medya” tam desteği veriyor, kadın erkek herkes destekliyor, bir kadın bakan “başbakanın uyarılarına ve Ford’un tehditlerine rağmen” herşeyi göze alarak protestocu kadın çalışanlarla konuşarak destek oluyor da öyle kazanılıyor dava. Bizde ise “çocuk ve kadın hakları, onların uğradığı şiddet haksızlıklar”dan “sokak hayvanlarının perişanlığı, koruma ve kontrol”e kadar hangi konu olursa olsun sadece bundan rahatsız olan kuruluşlar veya sivil örgütler ortaya çıkar. Diğer kuruluşlar, parasını nereye saçacağını bilemeyen zenginler, bakanlar-milletvekilleri, topluca medya çıkmaz ortaya..Öylece film gibi seyrederler “başka birilerinin bir şeyler yapmak için çırpınmasını”...NE OLMUŞ, NE OLMUŞ?2002 öncesinde TCK ve Medeni Kanun’a “kadın ve çocuk haklarına aykırı maddeler girmesin” diye kadın kuruluşları ile gece gündüz uğraşırken, iki hukukçu “çocuk ve kadınlar aleyhinde” akıl almaz maddeleri yasalaştırmaya çalışırken de gördük bunu.. Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci’nin o en zor günlerde yazdığı ve “İyi ama Ruhat Hanım medya nerede, onları hiç mi ilgilendirmiyor” diye sorduğu mektubu yayımlamıştım. Bugün maalesef durum aynı...Ne kadın cinayetleri, ne çocuk tecavüzleri ne de sokak hayvanlarının işkence gibi yaşaması veya ölümü “kim kiminle evlenmiş haberleri kadar” bile ilgilendirmiyor onları. Bir iki kişi dışında... Ama eğer baksalardı, eğer bir şeyler yapmaya çalışanları yalnız bırakıp seyredeceklerine, köşesinden tutup onlar da yazmaya başlasalardı (örneğin “kadın ve çocuk tecavüzleri, kadın cinayetleri” ile ilgili Meclis önünde eylem yaptığımızda destekleyen TV kanalları gibi yazılı basın da konuyu ele alsaydı) bu sorunların hepsi kısa sürede çözülebilirdi.ELİNİZİ TAŞIN ALTINA KOYUN!İnsanın içi acıyor bu vurdumduymazlığa, ilgisizliğe..Ama vazgeçmeyeceğiz tabii, yine bir avuç insan da olsak mücadeleye devam edeceğiz, elbette yürekli, iyi niyetli ve çözüm üretecek birileri duyacaktır sonunda!Şişli Belediyesi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden “sokak hayvanlarını koruyacak parklarının” açılış tarihi ile ilgili bilgi bekliyoruz. Ayrıca belediye parkları hemen geceleri tinercilerin,içkicilerin mekanı oluyor, belediyeler “gece bekçileri koyarak” bunu önlemek zorundadır.

Devamını Oku

Meclis’te kıyafet kuralı olur mu?

3 Temmuz 2011

Şafak Pavey’in (ki kendisini çok severim) Meclis’e etekle gitmek zorunda kaldığı için protezinin görünmesi ondan çok başkalarına dert oldu. Pavey kaza geçirip bacağını kaybettiğinde çok genç ve çok güzeldi, buna rağmen öyle cesur, öyle sakin, dimdik ve hatta güleryüzlü bir duruş sergiledi, hayata dört elle sarılarak bacağı olanların yapamadığı işleri başardı ki şimdi böyle bir olayın onu sarstığını hiç sanmıyorum.Şafak Pavey’den “insan olarak” da alınacak çok ders vardır, özel-farklı biridir o... Ama diyelim ki tepki gösterenler de haklıdır, Meclis’te pantalon giyebilmeliydi. Bu durumda da söylenecek söz hemen ( başörtülü olduğu için değil, ABD vatandaşı olduğunu bildirmediği için milletvekilliği düşen) Merve Kavakçı’nın Meclis’teki olayını öne sürerek karşılaştırma yapmak değildir.BANKA VE İŞ YERLERİNDE..“Yasalar ve yasalar insanların mutluluğu için vardır, böyle yasa-yasak olur mu” diyen meslektaşlarımız da var, oysa her yasa ve her yasak birilerini, bazı vatandaşları veya çoğunluğu rahatsız edebilir. Yasa zaten “konuları, hakları düzenleyen kurallar”dır, diğerinin ise adı üstünde “yasak”... Yasaklanan herşeyi isteyen birileri mutlaka çıkar, o zaman “demokrasilerde yasaklar, kurallar hiç olmamalı” mı diyeceğiz? Türkiye’de son yıllarda bu noktaya gelindi ama işin aslı, demokrasinin evrensel özelliği bu değildir. Demokrasi bir kuralsızlık rejimi değil, “kurallar-yasalar- yasaklar” rejimidir aslında.Avrupa ülkelerinin çoğunda iş yerlerinin kıyafet kuralları vardır, bazılarında kadınlar etek-ceket giymek zorundadır (ki bu da mini etek değil), pantolon giyilmesine izin veriliyorsa yine ciddi bir kıyafet havasında olmalıdır. İşi kabul edenlerin hiçbiri de kurallara karşı gelmeyi denemez.İÇ TÜZÜK DEĞİŞİRSE..Merve Kavakçı Meclis kıyafet kurallarını bilerek, bu kuralları delmek için türbanla Meclis’e gitmişti, oysa yapılacak şey; bunun TBMM’de tartışmaya neden olmaması için önce Meclis İç Tüzüğü’nde gerekli düzenlemenin yapılması için partiler arası uzlaşma sağlanmasıydı (bugün de aynı durumdayız), tüzük değişir, milletvekili ondan sonra istediği kıyafetle gider.Şafak Pavey ve benzeri “sağlıkla, bedensel bir nedenle” ilgili olarak tüzükte belirtilenin dışına çıkılması gereken durumlar için ise özel bir madde eklenip izin verilmesi sağlanabilirdi. Bu yapılmadığı halde Pavey’in; sıkıntısına rağmen kurallara saygılı davrandığını gördük. Mesele bundan ibaret, yazdıklarım kişisel görüş olarak değil, tamamen “demokrasi kuralları” göz önüne alınarak yazılmıştır, saptırmak isteyenlere duyurulur.*****Engin Alan cenazeye bile gidemiyor!Rahmetli anacığım bir haksızlıkla karşılaştığında kaşlarını kaldırır, çekik Çerkez gözlerini irice açar, önce diliyle bir “cuk” sesi çıkarır, arkasından “Ama Allah bunu dememiş” derdi. Ben de bu haberleri duydukça aynen onun gibi “ama Allah bunu dememiş” diyorum.Ergenekon iddianameleri nedeniyle tutuklu emekli Korgeneral Engin Alan cezaevine girdiğinde “Burada olduğuma değil, hasta damadımın yanında bulunamayacağıma üzülüyorum” açıklaması yapmıştı. Şimdi damadı vefat etti, onun cenazesine katılmaya bile izin vermeyeceklerini bildikleri için aile bir izin müracaatında bile bulunmamış.Bin kez tekrarlamak mümkün; gerçek bir kanlı darbe yapan Kenan Evren’i “hiç değilse olayı ve şahsını tarih önünde mahkum edecek” bir karar çıkmadan tatile gönderen yargı, yurt içi ve dışında devamlı “27 Nisan muhtırası” olarak anılan muhtıranın sahibine dokunmayan yargı, ağzıyla suçunu itiraf etmiş çocuk tecavüzcülerinin tutuksuz yargılanmasına-piknik yapmasına izin veren, Hizbullah üyelerini serbest bırakan yargı neden Engin Alan’a yakınını cenazesi için izin veremez?Bunu Allah demiş mi?*****Bir avuç iyi insan!Sonsuza kadar süremez “üç maymunlar” oyunumuz... Sadece kendi hayatımızla, gece gündüz siyasetle (onun dışında da magazin, TV vs ile) ilgilenip çevremize, diğer canlıların acılarına gözlerimizi-kulaklarımızı kapatamayız. Gelen mektuplar çok sayıda gönüllünün, hayvan severin sokakları dolduran sahipsiz ve bakımsız hayvanlar için “bir şeyler yapmaya çalıştığını” gösteriyor ama koca Türkiye’yi düşündüğünüzde onlar “bir avuç iyi insan” olarak kalır. Hepimiz artık bilinçlenmeli ve o “konuşamayan, derdini anlatamayan” ama aynen bizim gibi hastalanan, bizim gibi acı çeken, susayan, acıkan, üşüyen, korkan bu hayvancıkları korumayı öğrenmeli ve evde-okulda çocuklarımızın da bilinçlenmesini sağlamalıyız.TİNERCİ MEKANIDün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin açacağını bildirdiği “doğal ama bakımlı, büyük alanlara yayılacak hayvan parkları”ndan söz etmiş, açılacağı net tarihi sormuştum. Şişli Belediyesi’nden de onların açacağı “Ayazpaşa parkı için” haber bekliyorum ama henüz ses çıkmadı.Şimdi sırada HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu Yönetim Kurulu Başkanı Avukat Ahmet Kemal Şenpolat’ın gönderdiği açıklama var. “HAYTAP olarak İstanbul B. Belediyesi Veteriner Müdürlüğü ile yapılan görüşmeler sonunda yapılan-yapılacak iyileştirmeleri” yazmış.Hasdal’da yapılan kısırlaştırma ve tedavilerden, hayvanları yakalarken özen gösterilmesine, hayvanlara kötü davranan personelin değiştirilmesinden, yakında iki adet hayvan ambülansının devreye gireceğine, Fatih Hayvan Hastanesi’nin daha işlevsel hale getirilmesinden, İBB’nin ormanlara yemek dağıtımı için araç-şoför-benzin ve yemekleri dağıtacak işçi sağlamasına kadar çok önemli gelişmeler için anlaşılmış.SOKAKTAKİ MELEKEn sonda da İBB’nin bana yazdığı açıklamada belirtilen “doğal ortamda hayvan bakımevi” ile ilgili bilgi notu var ki “sadece kedi, köpek değil, yaşlı veya sakat yük hayvanlarının da korunacağı” söyleniyor. Bu proje Ekim’e kadar bitirilecekmiş. Eğer bu sözlerin hepsi tutulur ve hayvanlarla ilgili “iyileştirme çalışmaları” sürdürülürse, insanlar da kendi ilçelerinden başlayarak bunu kampanyaya dönüştürürse (yapın şunu haydi, siz olun “sokaktaki melek”) birkaç yıl içinde büyük ilerleme kaydedilebilir.Tabii ülke çapına yayılması için Hükümetin de bu konuda gayret göstermesi, benzer uygulamaları diğer belediyelerden istemesi gerekiyor.

Devamını Oku

Bedeli ‘terör kurbanı’ askerler ödeyecek!

2 Temmuz 2011

Silah bırakmamış bir terör örgütü ile pazarlığa oturarak ve terör olaylarının baskısı altında başlatılan “açılım”ın yanlış adım olduğuna inananlardanım ve ilk günden beri de bunu sık sık dile getirdim. Açılımla başlatılan süreçte BDP ve PKK’nın iktidar partisine gayet ılımlı yaklaştığını, seçim öncesi bir çekişme havası görülmekle birlikte “seçim sonrasına kadar terör eylemi yapılmayacağını, devletle de görüşmekte olduğunu” Öcalan defalarca tekrarladı ki bu ılımlı havanın “yeni anayasa”da bekledikleri “özerk bölge” ve diğer taleplerin yerine getirilmesi beklentisi olduğu da biliniyor. Tabii talepler arasında Öcalan’ın tutukluluğunun “ev hapsi”ne çevrilmesi de var.Dün BDP’li Sabahat Tuncel’in “30 Haziran 96’da askerlerin bayrak merasimi sırasında ‘hamile kadın kılığına girerek’ intihar saldırısında bulunan ve 8 askerin şehit olmasına, 29 askerin yaralanmasına neden olan PKK’lının anma töreninde” yaptığı konuşma “terör baskısı altında atılan adımların yanlışlığını” açıkça gözler önüne seriyor. Tuncel “Bugün rahat siyaset yapıyorsak, rahat konuşuyorsak bu arkadaşlarımıza borçluyuz” diyerek 8 askeri şehit eden PKK’lıyı övmüş. Oysa aynı Tuncel TBMM çatısı altında yıllarca milletvekilliği yapmıştır ve “rahat siyaset için teröre gerek olmadığını” iyi bilmesi gerekir. BASKI İÇİN TERÖR!Ama BDP Meclis’te iken de PKK’yı övmekten geri kalmadı, şimdi de övüyor. Oysa bir noktayı (hatta iki noktayı) unutuyor, “karşılıklı bir çatışmada ölmek ve öldürmek” başka, bir karakola gece yarısı saldırmak veya bir merasime Truva Atı gibi girip arkadan vurmak başka şeylerdir, ikinci şıktakiler alçakça eylemlerdir, dünyanın hiçbir yerinde de “insanca veya kahramanca bir eylem” olarak kabul edilemez. İkinci nokta ise o operasyonlar da durup dururken değil bu arkadan vurmaları, döşenen mayınları önlemek için yapıldı, yapılıyor.Şimdi terör yeniden artmaya başladı, bence bu kez iki nedeni var; her ne kadar “yemin törenini boykot etmekle” yetindiler gibi görünse de “Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi ve seçilen diğer 5 KCK’lının da tahliye edilmemesi” bir, “özerklik ve diğer taleplerin acilen yerine getirilmesi” iki... Birinci nedenin benzeri hatta çok daha haksız bir durum CHP için de mevcut ama onlar demokratik yolla çözüm arıyorlar. İkinci neden ise artık çok ciddi, zira “terör baskısıyla her şeyin gerçekleşebileceği” gibi bir durum yaratıldığı için bundan sonra tüm talepler “yeni terör eylemleri” üzerine oturtulacaktır.VATANA HELAL ETMEK..Umarım yanılıyorumdur zira son terör kurbanlarından sonra yine faturayı “gencecik askerlerin, bebek sahibi subayların ödeyeceğini” düşünmek dayanılır bir üzüntü değil. Geçen hafta “Van’da devriye gezerken saldırıya uğrayan Şehit Astsubay Erkan Durukan”ın cenazesinde eşinin “Seni vatana helal etmiyorum” demesinin sebebi de budur. Silahların, cinayetlerin gölgesinde yapılan anlaşma başlatılıp, sonuçlanması da gecikirse cezasını şehit aileleri çekiyor, ömür boyu yanarak.Gelinen bu noktada devlet BDP VE PKK ile sorun çözecekse elini çok çabuk tutmalıdır! *****Hayvan haklarına ‘insan’lar sahip çıkar!Gelen yığınla mektuptan görüyorum ki 21’inci yüzyılda hala “kendi cinsinden başka hiçbir canlıyla ilgilenmeyen- hakkını korumayan bir toplum” olmak çok kişiye ağır geliyor. Çok sayıda duyarlı, saygılı, kendisi ve ilgi alanları dışındaki sorunlarla da ilgili insanımız var ama bir şeyler yapılıp ülke çapında çözüm üretilmesi, belediyelerin harekete geçirilmesi, hayvanlara kötü muameleye ağır cezalar getirilmesi için organize edecek kurumlar gerekiyor.Şişli Belediyesi’ni aradım, Başkan Sarıgül’ün Ayazpaşa’da büyük bir alanda açacağına söz verdiği “bakımlı, veteriner doktorları olan, devamlı kısırlaştırma ve tedavi yapılacak doğal hayvan parkı” için son kararı öğrenmek istiyorum, henüz cevabı öğrenebilmiş değilim. Dönelim İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne.. Gelen cevap yazısında; tedavi edilen hayvanların mikroçip takılarak takibinin yapıldığı Vetistanbul projesi anlatılıyor. Anadolu Yakası’nda Hekimbaşı’nda 40 dönümlük alanda, Avrupa Yakası’nda Kemerburgaz’da 90 dönümlük alanda kurulacak ormanda; hasta, yaşlı, bakıma muhtaç, sakat ve yavru hayvanların yanında tedavi sonunda ‘alındıkları ortama bırakılmayan’ hayvanların da doğal ortamda barınmaları sağlanacak”mış.SÜPER HABER BU İŞTE!Biliyor musunuz, bütün bu yazıları günlerdir ‘bu haberleri duymak ve duyurmak için’ yazmaktayım işte.. İstanbul ve Şişli Belediyelerinden başlayıp diğer tüm belediyelerde benzeri yapılması gereken tamı tamına budur. Her belediye kendi sınırları içinde bunu yapsa, bunun yanında mahalle mahalle “sahipsiz hayvanları özenle, hırpalamadan alıp kısırlaştırsa” her yıl onbinlerce bebek hayvan sokaklarda telef olmadığı gibi, kendi il ve ilçe halklarıyla dayanışma yaratarak onların aç, susuz ve barınaksız kalmaları bile önlenebilir. Eğer özellikle hasta ve bebek hayvanların yağmurda, karda, fırtınada, kızgın güneşte çaresizlik içinde nasıl sığınacak bir köşe, hamile hayvanların (ki çoğunun kendisi bebek yaşta) aradıklarını bir kez izlemiş olsanız, hastalanan bebeklerin nasıl kıvrandığını görmüş olsanız bana hak verirdiniz. Acaba bu yaz kapınızın önüne onlar için “bir kap su” bırakır mısınız? Yarın HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu Yönetim Kurulu Başkanı Avukat Ahmet Kemal Şenpolat’ın mektubunu ve yer kalırsa hayvan gönüllülerinden gelenleri yazacağım. Bu arada Sayın Şenpolat’a söylemek isterim ki ben kesinlikle “HAYTAP neden bir şey yapmıyor” demedim,diyemem de zaten. ‘Hayvanlarla ilgili olarak il ve ilçe belediyeleri hakkında yazdığım yazılara HAYTAP gönüllülerinden haberler, bilgiler, destek geliyor, HAYTAP’ın kuruluş olarak sesi neden çıkmıyor acaba’ dedim. Aman onları üzmek istemem.(Not: İstanbul Belediyesi’nin açacağı doğal parklar çok ideal görünüyor ama bu işler genellikle hep ertelenir. Tam olarak açılış tarihini bildirirlerse ben de duyuracağım.)

Devamını Oku

Günah keçisi CHP!

1 Temmuz 2011

Ortalık yine toz duman, karıştı yine sapla saman... Yine kavga, yine meydan okumalar, yine gerginlik. En çok darbe de “seçilmiş milletvekillerini Meclis’te görmek isteyen” CHP’ye iniyor. Ne yapsa, hangi adımı atsa büyük bir grup, büyük medya desteğiyle karşısında ana muhalefet partisinin.. Şu anda en kolay şey zor durumda olana vurmak olduğu için zirveden aşağılara kadar herkes onu diline doluyor, vuruyor da vuruyor.Peki CHP yemin etseydi ne olacak, nasıl bir çözüm bulunacaktı, bu var mı, yok... Yemin töreninden önce Kemal Kılıçdaroğlu “Meclis’te bir çözüm bulunacağına dair güvence verin, edelim” dedi, ona da cevap verilmedi. Artık Türkiye’de demokrasi anlayışı öyle yerinden oynadı ki şimdi konuşmalar adeta “muhalefet olmadan da demokrasi olur, işler yürür” çerçevesinde yapılıyor, oysa demokrasi bu değildir, hiçbir ülkede muhalefetsiz bir meclisle yasama yapıldığı görülmemiştir, demokrasi “milletin tüm kesimlerinin temsil edildiği, yasamaya katıldığı” bir rejimin adıdır ama ne gam?İSTENSE UZLAŞMA SAĞLANIRDIYazılanlar, konuşulanlar hep birbirinin aynı, suçlama var, çözüm yok... İstense, hükümet niyetlense olabilirdi. Kavgalı, hakaretli ve kendileri bile olup bitenden huzursuzluk duydukları için arkasından “helalleşmeli” bir seçim sürecinde zaten sinirleri yıpranmış topluma bir gerginlik de bu olayla yaşatılacağına; “Biz de zaten uzlaşma istiyoruz, katılımlı bir yeni anayasa yapılsın istiyoruz, edin yemininizi, gelin Meclis’te birilikte çözüm bulalım, değişmesi gereken maddeleri değiştirerek bu sorunu çözelim” denseydi sakin sakin çare aranabilirdi.Ama eğer bir kaçış aranıyorsa “en ciddi olayların bile halı altına süpürülebildiğini” gören diğer partilerin, böyle bir güvence bile verilmediği takdirde “konunun unutturulacağını” düşünmeleri son derece doğaldır, beğensek de beğenmesek de bunu kabul etmek zorundayız. Yani aslında birçok yazar ve siyasetçi tarafından pek kolayca eleştirilen, hatta şamar oğlanına çevrilen CHP’nin yaptığı “seçilmiş iki milletvekilinin israrla tutukluluğunun sürdürülmesine karşılık kendisine bırakılan tek seçenek”tir.TERÖRİSTE HALI DÖŞENEN ÜLKEDE...“Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü olacak” sözleri Türkiye için geçerli olsaydı, adalet gerçekten adil şekilde işliyor olsaydı, bugüne kadar bir çok dava sürecinde defalarca yargıya, hatta Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı herşeyi söyleyenler, halka şikayet edenler bugün “ama efendim yargı kararı, karışılamaz” diyor olmasaydı belki biraz anlaşılabilirdi. Öte yanda, Habur’dan gelen teröristlerin düğün bayramla karşılandığı, ayaklarına mahkemelerin kurulduğu, cinayet-hırsızlık-tecavüz gibi en ağır suçların sanıklarına “tutuksuz yargılama” kararlarının çıkartıldığı, gerçekten darbe yapmış ve bununla hala övünen darbecilerin savcı kararıyla tatile gönderildiği, muhtıra verenlerin adının ağza bile alınmadığı bir ülkede normal, tarafsız hiçbir vatandaş “iddialarla şüpheli” durumunda olan, hakkında hiçbir mahkumiyet kararı olmayan insanlara “mahkum, suçlu” muamelesi yapılmasını haklı bulamaz.İnatla bu kararları sürdürerek siyasi kaos yaratan yargıya da saygı duyulamaz.Uzun lafın kısası, sadece “vurmayı” bilenlerin veya bunu en kolay bulanların durup bir ellerini vicdanlarına koymaları ve şu soruyu cevaplamaları gerekir; yemin etselerdi geriye nasıl bir çözüm kalıyordu?*****Sokaktaki melekler!Sokak hayvanlarını korumak için çalışan gönüllüler arasında başta gelen isimlerden biri olan Özün Kanbay yazdığı e-postaya bu başlığı koymuş, beğenerek aldım; “sokaktaki melekler”. Kanbay “HAYTAP’ın Türkiye’de hayvan hakları konusunda en aktif kurum olduğunu, Barınak Gönüllüleri Derneği’nin de güzel ve kapsamlı işler yaptığını” anlatmış. “Boynundaki şah damarından sivri bir cisim sokularak gözünden çıkarılan, bedeni kesilen, derisi yüzülen, dişleri kırılan bir köpek”ten söz ederek bu konuda HAYTAP (Hayvan Hakları Federasyonu) Başkan Yardımcısı Nesrin Çıtırık’ın Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar Kurulu üyeleri, Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı, Diyanet İşleri Başkanı ve ilgili birçok kişiye yazdığı mektubu da göndermiş.İnsanlara bir zararı dokunmayan, ancak ilgi ve yardım bekleyen hayvanlara bile yapılan vahşetin bu boyuta ulaştığını duymak insanın tüylerini nasıl diken diken ediyor değil mi? İnsan denebilir mi bunu yapana? Nesrin Hanım “Hayvanları Koruma Kanunu’nun TCK kapsamına alınması gerektiğini, devletin bu işkenceler üzerinden ‘idari para cezası’ adı altında gelir temin etmeye devam etmemesi gerektiğini” anlatıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da İslam dininin “hayvanların korunmasına ilişkin hükümlerini” topluma anlatarak yüreğinde merhamet ve acıma duygusu taşıyan bir toplum oluşması için üzerine düşeni yapmasını istiyor.Hepsinde yerden göğe haklı ama sadece siyasete kilitlenmiş bir mecliste sıra ne zaman bu acımasızlığı durdurmaya gelecek belli değil! Belediyelerle ilgili yazılarım da devam edecek.*****Kime kızıyorlar!Çıkıp “kendi tabanı da CHP’ye kızıyor” diye baskı oluşturmaya çalışanlar da var. Önce söyleyeyim, ben bütün bu gidişattan derin üzüntü duyanlardanım. Bununla birlikte ana muhalefete “başka seçenek bırakılmadığını” da görüyorum. Bu olayın arkasından gelen birçok okur tepkisinde, konuştuğum birçok kişide ise CHP’nin yemin etmemesine tepkiden çok “MHP’nin kendi ‘seçilmiş ama tutuklu’ milletvekilinin arkasında durmaması”na tepki gördüm ki tırnak içindeki ifade de aynen onlara ait. Bu nedenle hangi partinin tepkisinin doğru olduğunu zaman gösterecek. Zaman ve “çözüm arama gayreti” ile “unutturup yola devam etme gayreti”nden hangisinin gerçekleşeceği.. Bu ülkede “bir şeyleri beklerken” yaşlanacağımız ise şüphesiz görünüyor.

Devamını Oku

Sefiller!

30 Haziran 2011

Bu “insan olanın asla yapamayacağı” haberleri okudukça utanç duyuyor, kahroluyor, depresyona giriyor bir kalbe sahip olanlar. Biz de burada HAYVANLARI korumaktan, medeniyetten söz ediyoruz. O hayvanlar bu yaratıklardan daha duygulu, daha sorumlu, daha ‘normal’ yemin ederim.Üç ayrı vahşet olayı ki yazmak bile zor, benzerine yamyamlar arasında dahi rastlanamaz... Birincisi; Fatih-Balat’ta kimliği belirsiz kişiler tarafından bir aracın altına valiz içinde bırakılan kız bebek. Okumuşsunuzdur, aracın sahibi hareket edip de bir şey ezdiğini fark edince bakıyor, şoka giriyor, bebeği hastaneye koşturuyor ama kurtaramıyor. Büyük ihtimal istenmeyen bir hamilelikten doğmuş bir bebek ama Allah’ın belaları bari bir cami avlusuna ya da kapı eşiğine bıraksalardı, bir de valize not koymuşlar, bu nasıl çirkef bir beyindir? O bebeğin bu şekilde ölümünü duyduktan sonra nefes almaya devam etmenin adı “yaşamak” mı olacak, vicdanın damlası da mı yanlarına uğramamış. Midem bulanıyor yazarken...***ÇOCUKLARA SALDIRANLARA EN AĞIR CEZA!İkinci olayın haberi; Gazipaşa’da “14 yaşında kız çocuğuna toplu taciz” olarak verilmiş ama “vahşet”e vahşet, “tecavüz”e tecavüz diyemeyip hafifletmeye çalışmaktan olmalı (daha önce hep yapıldı), tecavüzdür o, Başsavcı’nın kararı da bunu gösteriyor. Yine kazık kadar, hem de iş güç sahibi, okumuş yazmış alçaklar, tam 12 kişi; “kendi ailelerinde hiç kız çocuk yokmuş gibi, başkaları onlara aynı şeyi yapsa ne hissedeceklerini akıllarına getirmeden”, kendini koruyamayan, rezillikleri karşısında savunamayan çocuğa tecavüz etmişler. Başsavcı Kurt, aralarında emlakçı, banka müdürü, yerel gazete sahibi ve iş adamları (bir dakika tükürme arası verelim) olan suçluları “tutuklanma istemiyle” mahkemeye sevketmiş.Üçüncü vahşet yine “içeri kapatılarak topluma koruma sağlanması gereken ama insanlara karışıp vahşi içgüdülerine kurban arayan” bir sapık kafanın eseri. Bir ay önce tanıştığı kadının 5 yaşındaki küçücük çocuğunu dövmekle kalmayıp cinsel organını ısırmış, neyse ki “dikkatli ve sorumlu komşuların şikayeti” ile kurtarılmış yavrucak. Burada devletin çocuğu anneden de alması son derece doğru bir karar. Ama mahkemenin de o sapığı toplumdan çok uzun süre tecrit edecek kararı vermesi gerekiyor, bunun lamı cimi yok!Hakim olsaydım ve her üç olayın suçluları benim önüme gelseydi, dakika düşünmeden birincinin sanıklarına “ağırlaştırılmış ömür boyu hapis” cezası, diğer ikisindeki suçlulara ise “en az 25-30 yıl” verirdim. Hakim olanların kararlarını dikkatle izliyoruz, “yanlış karar verenleri BM örgütleri yoluyla dünyaya duyurmak için” de elimizden geleni yapacağız, bilmiş olsunlar!Antalya’da da 14 yaşındaki öğrenciye tecavüz edenlerden (taciz demeyin şu utanmazlığa, yeter artık) ise 2’si tutuklanmış, aralarında Gazipaşa Belediye Başkan Yardımcısı’nın da olduğu (yazıklar olsun o oylara, hasta adamlar) 7 sanık için gözaltı kararı verilmiş. Neden göz altı, mevkisi mi tutuklanmayı önlüyor, hepsine en ağır cezaların verilmesini bekliyoruz, oralarda vahşetin bu boyutuna milyonda bir rastlanır, böyle toplu sapıklar görülmez ama “o çocuğun hayatını da en rezil eylemle mahvetmenin” cezası medeni bir ülkede “50 yıl”dan başlar.Bu cezaları duymak istiyoruz, daha önce inanılmaz şekilde “tutuksuz yargılanma kararı çıkan”, böylece yeni küçük çocuk tacizleri için kendisine fırsat verilen diğer çocuk istismarcısı için de!*****Kedileri korumazsanız farelerle kalırsınız!Sitede oturan veya tatil yerlerinde bulunan okurlarımızdan gelen mektuplar “kedilerin toplatıldığı mahalleler”i farelerin bastığını anlatıyor ki böylece bazı yerlerde şikayet üzerine “kedilerin de toplatıldığını” öğrenmiş oluyoruz, kimbilir nereye gönderiliyor, neler çekiyor o zavallı hayvanlar?Peki nasıl bir bencilliktir bu, “doğanın sadece insanlara ait olduğunu” kim söylemiş? Artık anaokulu öğrencilerine bile öğretiliyor böyle olmadığı, bu anlayıştaki bencil büyükler de bir gayret etseler... (Özel Sezin Okulu Anasınıfı öğrencilerini yazacağım sonra, harikalar çünkü.)Bu arada Ümit Örs ve Zeki Şahinoğlu’ndan sonra hayvanlara büyük sevgiyle bakan bir müthiş veteriner doktorla daha karşılaştım. Nişantaşı’nda Cemaliye Yegane isimli kadın doktor sayısız hayvanı büyük bir başarıyla tedavi ediyor, onlara gönüllü gibi bakıyor, koruyor. (Ama yanılgı yaratmasın, hemen istismar edenler, “ev hayvanlarına bile” ücretsiz tedavi isteyenler çıkıyor, yok böyle bir şey.)İSTANBUL’DA ÇALIŞMAHIZLANIYOR!Bu arada birçok ilde kendi bahçelerinde veya buldukları müsait yerlerde sokak kedi ve köpeklerine barınak şartları sağlayanları duyuyorum, Boğaziçi Üniversitesi’nde “bir barınak olduğu” söylenmesine rağmen bu barınağın faaliyete geçirilmediğini, oysa isteseler kendi alanları içinde ve dışarıdan çok sayıda hayvana bakım sağlamalarının mümkün olduğunu anlatanlar var.İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin gönderdiği açıklamada “Nisan 2011’de AB standartlarındaki Cebeci Hayvan Bakımevi’nin hizmete alındığı, bu tesiste hayvanların ısıtmalı, sıhhi ortamda kaldıkları”, 2004’te yürülüğe giren Hayvanları Koruma Kanunu’na göre yapılan çalışmalarda; “binlerce hayvana aşılama, muayene ve tedavi, kısırlaştırma, mikroçip, sahiplendirme” yapıldığı anlatılıyor.Kısırlaştırma ve diğer işlemler Tuzla ve Hasdal Bakımevleri’nde gönüllü kişi ve kuruluşların desteğiyle yapılıyormuş ki bunların hepsi takdir edilecek gelişmeler. Hasdal Hayvan Barınağı ile ilgili iddiaları Belediye yalanladı ama yakında gidip orayı da gezeceğim. Hayvanları “yaşanacak şartlara kavuşturmak” için yalnızca kendimizi düşünmeyi bırakıp “hepimizin biraz zahmet etmesi” gerektiğine inanıyorum çünkü! Yarın devam edeceğim.

Devamını Oku

Gerginlik kaderimiz mi?

29 Haziran 2011

Dün yine her gün ayrı bir nedenle olduğu gibi gergin, huzursuz bir gündü. Yaşamayı, gülmeyi, yazı, tatili vs’yi unutup TV’lere kilitlendi insanlar. Soru önceki büyük sorunlarla hep aynı; Ne olacak, ne olacak? BDP zaten yemin için Meclis’e gitmeme kararı almıştı, CHP de gitti ama yemin etmedi. Böylece Cumhuriyet tarihinde ilk kez “ana muhalefet partisinin katılmadığı bir milletvekili yemin töreni” gerçekleşmiş oldu ki Meclis Başkanlığı görevini yapan Oktay Ekşi de bu görülmemiş durumu kayda geçirdiğini söyledi.Şimdi yemin etmeyen milletvekilleri Meclis’te hiçbir aktiviteye, toplantıya, kısacası “yasama” görevine katılamayacaklar ama “seçilmiş” iki partinin katılmadığı yasama meşru sayılacak mı, nasıl bir çözüm bulunacak orası belli değil.YEMİN ETSELERDİ..Ben ara sıra baktım TV’ye zira zihinsel sağlığımızı korumak için bu anlaşmazlıkları, çekişmeleri yakından izlememenin daha doğru olduğuna inanıyorum... Açıklama yapanlar arasında dikkati en çok “CHP yemin etmemekle çözüme hizmet etmedi” veya “Acele kararla Meclis’e girmemesi akıl alır gibi değil” benzeri yorumlar vardı. Peki ne yapsaydı CHP? Yemin etseler, birçok olayda görüldüğü gibi olayın üstü kapatılarak, “yeni anayasa, başkanlık sistemi, eyalet meselesi, PKK tehditlerine-terörüne çözüm” derken (ki o çözüm çıkana kadar terör olaylarının artışı büyük ihtimalle sürecektir) yola devam edileceğini biliyorlar.“Yemin etmeme” olayından önce ana muhalefet partisi Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Başbakan Erdoğan’a “görüşelim” diye çağrı yaptı, cevap alamadı. “Bize ‘seçilmiş milletvekillerimizin sorununun çözüleceğine dair güvence verilirse’ yemin ederiz” dedi, yine cevap alamadı. Gerçekçi olursak, Başbakan “görüşelim” dediğinde o kabul ediyor ama davet karşıdan gelirse “duymamış gibi davranılıyor” görüntüsü mevcut ki bu da hakaretten farksız. Oysa demokrasilerde muhalefet partilerinin varlığı, görüşleri ve katılımı da iktidar partisi kadar önemlidir, dikkate alınmalıdır.DARBECİLER TATİLDEYKEN..Türkiye AİHM’de en çok “yargının hataları, uzun tutukluluk süreleri, insan özgürlüklerinin ‘ceza’ gibi kısıtlanması” nedeniyle mahkum ediliyor, bunu bilmeyen yok. Meclis’te bunlar yaşanırken İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi de “Balbay ile Haberal’ın tahliye istemine ret” kararı vererek gerginliğin sürmesine yardımcı oldu. Hani merak ediyor insan, ortada “kanıtlanmış bir suç” mu var, hakiki-öz darbe yapanlar-muhtıra verenler tatilde keyf çatarken, mahkemeler cinayet sanıklarının-çocuk tecavüzcülerinin bile kaçmayacaklarına inanarak “tutuksuz yargılanmalarına” izin verirken uluslar arası üne sahip bir cerrah ve ünlü bir gazeteci ne yapmışlar ki “millet iradesine bile karşı gelecek şekilde” israrla tutuklu kalmaları isteniyor? İşlediklerine dair bir kesin bulgu gösterilemeyen suç iddialarıyla “sanki suçu gerçekten işlemiş gibi” ceza çektirmek kabul edilebilir mi?Bu yargı kararlarının yanlışlığı (bugüne kadar verilen AİHM mahkumiyetleri gibi) yine AİHM kararlarıyla ortaya çıkacaktır ama o kararlar yapılan haksızlığı, çalınan hakları ve özgürlükleri geri getirmeyecek. Tabii yaşatılan gerginliklerle milletin hayatından çalınan günleri de!*****Demek hizipçilik bir huy!Partisinin Genel Başkanı “yemin törenine katılmama kararı”nı açıkladığında bütün milletvekilleri ayağa kalkıp alkışlamış, Deniz Baykal dışında.. Sonra gazeteciler kendisine “Bu karara ne diyorsunuz” diye sorduğunda da “Hiçbir şey demeyeceğim” cevabını verdi. Acaba kendisinin genel başkanlığı döneminde verilen kararlar için bir milletvekili böyle bozgunculuk yapsa ne düşünürdü?Ama seçim öncesinde bile konuşmaları ve eylemleriyle partisini zora sokmaktan, kaos görüntüsünü eksik etmemekten, zaman ve güven kaybına uğratmaktan çekinmeyen biri için bu da tercih edilecek bir tavır demek ki. İyi de yine olağanüstü kurultaya itmeye çalıştığı delegelerin de “bu tavırlardan hoşlanmadıklarını” kendisine açıkça göstermelerine rağmen hala devam etmekle ne kazanacak acaba? Vardır zahir bir nedeni!*****İstanbul Belediyesi’nden “barınak” cevabı!Türkiye’nin her köşesinden “sokak hayvanlarını koruma, barınak ve doğal ortamlar sağlama, kısırlaştırma ve tedavi” konularındaki yazı dizime mektup yağıyor. Bugüne kadar üzerinde yeterince durulmayan bu sorunun artık ülke çapında çözülmesini herkesin istediğini görüyorum. Gelen mektuplarda benim karşılaştığım acı olaylardan da daha acı hikayeler de var, her köşede bir “yavru, yaralı, hamile hayvan” perişanlığının yaşandığı görülüyor. İyi de sayısız gönüllüsünden mektup gelirken dernek olarak HAYTAP’ın neden sesi çıkmıyor, onlar Türkiye çapında bir çözüm istemiyorlar mı? Eminim istiyorlardır, sorunu öğrenmek lazım.Birçok ildeki durumu anlatan mektuplardan söz edeceğim, bu arada İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden de bir yazılı açıklama geldi, hayvanlar konusunda neler yapıldığını, Anadolu ve Avrupa yakalarında açılacak olan büyük doğal barınakları anlatmışlar. Bunları yarın yazacağım. Şişli Belediyesi’nden de “Çok kısa süre içinde Ayazpaşa’da açılacağına söz verdikleri” geniş alana yayılacak barınak için haber bekliyorum. Bu konunun köklü ve medeni çözümü İstanbul’dan başlamalı!

Devamını Oku

Genel af ile Öcalan’a özgürlük!

27 Haziran 2011

Genel tabloya bakarsanız “genel af”fa gidilmesinden başka çözüm kalmadığını görüyorsunuz. Öcalan’ın ev hapsiyle başlayacak şekilde özgürlüğüne kavuşturulması neredeyse PKK’nın “Kürt özerk bölgesi” talebinin bile önüne geçmeye başladı. Terör örgütü liderlerinden Murat Karayılan’dan başlayarak dile getirilen çözüm önerilerinde hep bu var.Öcalan ise İmralı’dan yaptığı son açıklamada ağır bir dille Hatip Dicle’ye yapılanı eleştirdikten sonra hükümete de “dayatma” anlamında çözüm önerileri getirdi. Öneri ki ne öneriÖ “Artık söz yetmez, söylediklerimi derhal yapacaksınız” diyor özetle.‘SAVAŞ ÇIKAR’ “Yeni hükümetin kurulmasını beklemeye de gerek yok, eskisi yapabilir. Kürt sorununun anayasal çözümü gerçekleşecek, bunu yapmazsanız devrimci savaş başlayacak” diyor. Kürt sorununun demokratik çözümünün 8 boyutu olduğunu, en başta “demokratik özerkliğin verilmesi”nin geldiğini, o olmazsa zaten diğerlerine geçmeden o savaşın başlayacağını vurguluyor.“Silah bırakmamış bir terör örgütü ile başlatılan açılımda gelinen nokta” budur. Açılımdan ilk söz edildiğinde de BDP ile PKK ortak çalışmaktaydılar, BDP’li belediye başkan adaylarını bile PKK belirliyordu, bugün BDP’nin yaptığı protesto yürüyüşlerinde de Öcalan posterleri taşınıyor. Ayrıca zaten Öcalan son konuşmasında da “devletle yaptığı görüşmeleri halkın bilmesi gerektiğini” söylüyor.SÜRPRİZ Mİ OLACAK?O bile söylüyor ama devletin toplumu bilgilendirmesi gibi bir durum hala mevcut değil. Yani yeni anayasa ile bu özerklik talebi ve arkasından gelen diğerleri yerine getirilecekse büyük ihtimal bu halka sürpriz olarak yapılacak. Asıl önemli olan ise “halkı büyük tepkilere sürüklemeden” Öcalan’ın ev hapsine alınabilmesi için bulunması gereken çözüm.Genel bir af çıkarılıp Öcalan’ın da o kapsama alınması sağlanırsa bu daha kolay kabul ettirilebilir, o halde belki de PKK devamlı “ev hapsi”ni tekrarlayarak sürecin oraya yönlendirilmesini sağlıyor. Bakalım (açılım başladığında sonuçta buraya gelineceğini ilk gün söylediğim gibi) doğru tahmin etmiş miyim, anlamak için çok az zaman kaldı! *****Hakimlerin ‘insan hakkı’ anlayışı!Ülkenin önemli gazetecileri, bilim adamları, generaller, parti başkanları “tuvaleti içinde küçücük hücrelere” tıkılırken 30 bin kişinin ölümünden sorumlu terör örgütünün lideri “olabilecek en iyi şartlarda” yaşatılıyor, adasından devlete şartlar dayatıyor, sıkılmasın diye yanına arkadaş veriliyor. Haydi bunlara bile susuldu. Ama dün verilen haberde Hakim’in; eski 1’inci Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan’a “Mahkemeye karşı kafanızı sallamayın yoksa sizi dışarı atarım” dediği bildiriliyordu ki eh artık bu kadarı fazla. Nasıl bir yargılama tarzıdır, 27 Mayıs darbesi sonrasında Adnan Menderes’e ailesinin, çocuklarının önünde yapılan “oturma, kim sana otur dedi, kalk ayakta dikil” uyarıları ve hakaretleri mi örnek alınıyor?O zaman demokrasi yoktu, darbe dönemiydi ve hiçbir şeyin hesabı sorulamıyordu, şimdi nasıl açıklanacak? Hakimin karşısındakiler mahkum değil, “şüpheli” ve bunların yüzlercesi “duruşmayı böyle bekleyeceksiniz” diye içerde tutuluyor. Koskoca bir orduya komutanlık etmiş bir generale ve diğer şüphelileri hakimler böyle “çocuklara bile yapılmayacak şekilde” azarlayabilir mi? Bırakın hukuku bir yana sadece insan olarak bile cevap “hayır”dır.Bir yanda bunlar yaşanırken diğer yanda “Öcalan’a ev hapsi” de eksik kalmamalıdır elbette! *****Şişli Belediyesi’nin ‘doğal barınak’ sözü!Sitede baktığım sokak kedileri arasında yine “kusursuz anne” bir kedi vardı. Önceleri gelir mamasını yer, mahzun-kırgın bakışlı gözleriyle bana bakar ve kaybolurdu. Sonra hamile olduğunu farkettim ve onu daha iyi beslemeye başladım. Adı da “hamile kedi” kalmıştı. Kış ortası olduğu için güvenle, sıcak bir yerde doğum yapabilsin diye onu dikkatle yakalayıp veterinere götürdüm (Güvenlik görevlimiz Alaaddin ve Beşiktaş Belediyesi ‘yakalama uzmanı elemanları’ bu konuda süperler).. Kapının açık kaldığı bir anı fırsat bilerek kaçmış. Günlerce ‘benim yüzümden oldu, şimdi tanımadığı bir çevrede nasıl doğurup yavrularını besleyecek’ diye üzülürken bir sabah yolu bulup o koca karnını taşıyarak döndüğünü gördük.Doğurdu, yavrularının bir iki tanesini ağzıyla oradan oraya taşırken düşürmüş, ölmüşler. Kala kala üç yavru kalmıştı ki onlara iki aydır bir “insan anne” kadar dikkatle baktı. Ne zaman yanlarına yaklaşsam hepsini sarmaş dolaş yatarken veya birlikte oynarken görür sevgiyle bakakalırdım. Önceki gün güvenlik görevlileri “üçüncü yavru ortalarda görünmüyor, bir şey oldu herhalde, anneleri de döne döne onu arıyor, bütün gün diğer iki yavrusuyla etrafta koşturuyor” dediler. Kendileri de aramış ama bulamamışlar. Dün sabah “onu bulduk, bir yere sıkışmış ve çıkamamış, herhalde anne de uğraştı, başaramadı, ölmüş” dediler.Gözümden yaşlar süzüldü (şu anda da devam ediyor), sabah anneyi görmüştüm ve yemek yemeye yanaşmamıştı, onları “duyguları olmayan yaratıklar” olarak görenler nasıl da hata ediyorlar. Böyle düşünenlerin “hamile kediyi ve kendisine ait olmayan onlarca yavruyu emzirip, bir panter gibi koruyan diğer anneyi” hatırlamalarını isterim.BAŞKAN’A GİTTİM!Çoğu aç ve hasta vaziyette sokaklara atılmış kedi ve köpekleri, bu kontrolsüz çoğalma ve bakımsızlıkla nasıl perişan olduklarını gördükçe dayanamadım, dün ‘İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin; içinde klinikleri olan doğal park ve barınaklara öncülük etmesini’ yazdığım gibi Şişli Belediyesi ve Başkan Sarıgül de bu öncülüğü başlatabilirdi. Başarılı, güçlü ve “farklı adımlar atabilen, değişimci” belediyeler bu adımı da atabilir, bu medeniyetten uzak tabloyu değiştirebilirdi. Mümkün olduğunca çok hayvan özenle kısırlaştırılır, tedavi edilir ve zamanla azalmalar sağlanabilirdi. İki ay kadar önce Mustafa Sarıgül’le görüşmeye gittim.Zaten çok sayıda hayvanı koruduğunu, daha yeni bir “hayvan rehabilitasyon merkezi” açtığını bildiğim Başkan Sarıgül konuyu ilgiyle karşıladı, “Ayazpaşa’da büyük bir arazi olduğunu, orayı birkaç hafta içinde alacaklarını” söyledi ve bu alanı “doğal, bakımlı, veteriner doktorları olan bir hayvan parkı”na çevireceğinin sözünü verdi. Elbette burası sorumsuz “hayvan sahiplerinin artık sıkıldıkları, bakmak istemedikleri kedi-köpeklerini, yeni doğmuş yavruları atıp kurtulacakları” bir park olmayacak. Gönüllülerin topladığı sokak hayvanları getirilip kurtarılacak, kısırlaştırılacak, rahat bir ortam sağlanacak.BAĞIŞ YAPANLARIN ADI VERİLECEKBazı hastane veya müzelerdeki gibi “bağış yapan hayvan severlerin isminin verildiği” ve bunların medyada duyurulduğu bölümler olan, hayvan sahibi olmak isteyenlerin de kısırlaştırılmış 6 aylık kedi ve köpeklerden seçim yaparak alabileceği bir doğal park. Bu arazi Büyükşehir’e aitse Başkan Kadir Topbaş’ın yardımcı olacağını umarak “kısa sürede haber vereceğini” söyleyenŞişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’den o haberi bekliyorum artık. Eğer İstanbul ve Şişli bu öncülüğü yapar, hükümet de diğer tüm belediyelerin katılımını isterse. Bir kampanya başlatılır, HAYTAP, gönüllü sanatçılar ve diğer gönüllüler katılır, vatandaşlar da imza toplayarak kendi ilçe belediyelerinden aynı şeyi talep ederse kontrolsüz artan ve sefil olan sokak hayvanlarını büyük ölçüde kontrol altına alabiliriz. Bu kampanyayı kim isterse o, örneğin “HAYTAP ve sanatçılar” yönetebilir, parklara isimleri yazılabilir.Haydi, ilk adımı atalım ve bunu başarabileceğimizi ispatlayalım.

Devamını Oku

Feyzioğlu Baykal’a inanır mı?

26 Haziran 2011

Sorunun cevabını ben de bilmiyorum henüz... Baykal “kendi partisine karşı seçim öncesinden başlattığı muhalefeti” sırf bu nedenle kavgayı bitirip barıştığı Sav desteğiyle sürdürürken delegelerden hiç ilgi göremedi, çoğu telefonlarına bile çıkmıyormuş ama koltuk hırsı uğruna yine herşey denenecek tabii.O arada Deniz Baykal’a yakınlığıyla bilinen Yılmaz Ateş ile Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu birlikte yemek yemişler ve arkasından “muhaliflerin genel başkan adayı Feyzioğlu” haberi çıktı. Ne hata olur ama... Zaten bilim insanlarının siyasete girmesi “bilimsel inandırıcılığını” da götürüyor o bir yana, bu muhaliflerin samimiyetine artık kimse inanmayacağı için ortada kalıverir.Bu hataya düşmeyeceğini umalım.*****Birand iyileşsin diye...Bu meslekte çok kişiyle, akla hayale gelmedik çok olayla ve hatta çok şokla karşılaşıyor insan. Gerçek kişilikler, kimlikler de yıllar içinde anlaşılıyor. Mehmet Ali Birand’la uzun yıllar aynı medya gruplarında çalıştık, birbirimizin TV programlarına katıldık, özel yaşamlarımızda da ailece hep dost kaldık. O benim gözümde; usta bir gazeteci, güleryüzü, neşesi, hoş sohbeti ve doğal muzipliğiyle bulunmaz bir dost ve en önemlisi “insan”dır. Geçirdiği ameliyat sonrasında hemen aradım, sekreteri “bir süre yoğun bakımda kalacağını” söyledi, en kısa zamanda eski sağlığına ve neşesine kavuşmasını diliyor, ona ve eşi sevgili Cemre Birand’a, tüm ailesine ve sevenlerine ‘geçmiş olsun’ diyorum. Dualarımız onunla!*****İstanbul Belediyesi ve sokak hayvanları! Biliyorsunuz ‘tatile başlayacağımı’ anons etmeme rağmen başlayamadım, zira “sokak hayvanları için” daha önceden yazmış olduğum yazıların “bana bildirilenler, gelen tepkiler” yanında yeterli olmayacağını, bu konuyu kapsamlı olarak ele almak gerektiğini farkettim. O arada da ‘masa başından kalkamıyorsam diğer konuları da yazabilirim’ diyerek tatili kısa bir süre daha erteledim.Dünyanın “medeniyiz” diyen hiçbir ülkesi yoktur ki sokak hayvanlarını ıslah etmemiş, onbinlercesinin “kısırlaştırmadan” sokaklarda kalmasına, düzgün barınaklar yapmadığı için şiddet görmesine veya sürünerek ölmesine göz yummuş olsun. Türkiye’de ise bunu sağlayacak belediyeler hala, 21’inci yüzyılda bile konuyla ilgili değil. Oysa yine bu yüzyılda hala en ufak bir acıma, sorumluluk duygusu hissetmeden yeni doğmuş, süt emmesi gereken hayvanları bile annelerinden ayırıp parklara, yazın baktığı kedileri kışın dönerken sokaklara atıveren insanların yaşadığı bir ülkede bu mutlaka şarttır.İNSANDAN DAHA SORUMLU BİR KEDİ!Baktığım çok sayıda sokak hayvanıyla ilgilenirken geçen kış yolum bir ilçe belediyesinin parkına düştü, burada aynen anlattığım gibi ‘kendinden başka canlıya sevgisi, ilgisi olmayan’ sorumsuzların attığı çok sayıda kedi ve köpeğin olduğunu ve Suat isimli bir gönüllünün özveriyle ve sevgiyle onları koruduğunu, beslediğini gördüm. Ama o da kendi hayvanları doğum yapınca bebekleri analarından ayırıp “kar, yağmur altında, buz gibi soğukta” parka atıverenlerden şikayetçiydi çünkü tek başına ne yapsa bir türlü yetişemiyordu. Bu ilçe belediyesi iyi niyetle kedileri burada tutuyordu ama “hepsi kısırlaştırılmadığı için” zaten doğumlar olmaktaydı.Yardımcı olan, mama getiren, tedavi ettiren birkaç gönüllü daha vardı, onlara katıldım. Sonra bir gün yapılacak uluslararası bir toplantı nedeniyle, güvenlik amaçlı olarak parkın bir hafta kapatılacağını duyduk, gerçi bir anne kedi insanlardan daha vefakar çıkmış ve “kendi yavrusu olmayan ‘kanarya büyüklüğündeki’ onlarca kediyi emziriyor, korumaya çalışıyordu”, bu yüzden de bir deri bir kemik kalmıştı ama beslenmezlerse hepsi ölebilirdi. 25’e yakın sayıdaki kedi yavrusu ile gönüllü anneyi alıp park açılana kadar kendi bahçeme getirdim. Günlerce veteriner doktorların da yardımıyla uğraşmama rağmen yavruların birkaçını “parkta kaptıkları bir virüs” nedeniyle kaybettim, geriye kalanlar biraz büyüyünce anneyi kısırlaştırdım, sonra her gün ‘haydi biraz daha kalsınlar’ diye diye onlara baktım. Zor günlerdi ve hala bendeler ama yakında parka dönmeleri şart olacak, oysa Suat Bey ne kadar uğraşsa da, zaten yüzden fazla kedinin bulunduğu ve hepsinin korunamayacağı bir yere bırakmak bana çok zor geliyor.AKVARYUM YERİNE BARINAK!Bu bebek kediler şanslıydı, çünkü benim tarafımdan fark edilmeleri sonucu yaşayabildiler, ya diğerleri? Ya aynı şekilde sokağa atılan bebek köpekler? Ne zamana kadar “erkek ve dişi kedilerin, köpeklerin hepsi” kısırlaştırılmadıkları için kontrolsüz çoğalıp pislik-bakımsızlık içinde ölmelerine göz yumacağız? İnsanlık bu mudur?Hasdal Barınağı gönüllüleri “İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kendilerine karşı nazik davrandığını ama ‘hayvana değer verme’ konusunda hiç de kayda değer bir şey yapmadığını” bildiriyorlar. Oysa bu konunun ülke çapında halledilmesine İstanbul öncelik edebilir ve etmelidir. Son olarak “İstanbul Florya’da 100 dönüme kurulan ve içinde 1500 çeşit deniz ve kara canlısı bulunan, Karadeniz’den Pasifik’e toplam 16 farklı bölgenin olduğu, açılışını da Başbakan Erdoğan’ın yapacağı söylenen dev akvaryum” haberini duyduk.Bu kompleksin 138 milyon TL’sini Büyükşehir Belediyesi karşılayacakmış, iyi güzel de bunları yapan ülkelerde milyonlarca sokak hayvanı perişan vaziyette değil, acaba bu büyük para onların “korunması, kısırlaştırılması, tedavisi, bebeklerin bakımı” için harcansa, “Biz İstanbul’da bu konuyu çözdük, sıra diğer illerde” dense çok daha iyi bir iş yapılmış olmaz mıydı?İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş’tan böyle bir adım da sokak hayvanları için atmasını bekliyoruz. Devam edeceğim.

Devamını Oku