Dün yine her gün ayrı bir nedenle olduğu gibi gergin, huzursuz bir gündü. Yaşamayı, gülmeyi, yazı, tatili vs’yi unutup TV’lere kilitlendi insanlar. Soru önceki büyük sorunlarla hep aynı; Ne olacak, ne olacak? BDP zaten yemin için Meclis’e gitmeme kararı almıştı, CHP de gitti ama yemin etmedi. Böylece Cumhuriyet tarihinde ilk kez “ana muhalefet partisinin katılmadığı bir milletvekili yemin töreni” gerçekleşmiş oldu ki Meclis Başkanlığı görevini yapan Oktay Ekşi de bu görülmemiş durumu kayda geçirdiğini söyledi.
Şimdi yemin etmeyen milletvekilleri Meclis’te hiçbir aktiviteye, toplantıya, kısacası “yasama” görevine katılamayacaklar ama “seçilmiş” iki partinin katılmadığı yasama meşru sayılacak mı, nasıl bir çözüm bulunacak orası belli değil.
YEMİN ETSELERDİ..
Ben ara sıra baktım TV’ye zira zihinsel sağlığımızı korumak için bu anlaşmazlıkları, çekişmeleri yakından izlememenin daha doğru olduğuna inanıyorum... Açıklama yapanlar arasında dikkati en çok “CHP yemin etmemekle çözüme hizmet etmedi” veya “Acele kararla Meclis’e girmemesi akıl alır gibi değil” benzeri yorumlar vardı. Peki ne yapsaydı CHP? Yemin etseler, birçok olayda görüldüğü gibi olayın üstü kapatılarak, “yeni anayasa, başkanlık sistemi, eyalet meselesi, PKK tehditlerine-terörüne çözüm” derken (ki o çözüm çıkana kadar terör olaylarının artışı büyük ihtimalle sürecektir) yola devam edileceğini biliyorlar.
“Yemin etmeme” olayından önce ana muhalefet partisi Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Başbakan Erdoğan’a “görüşelim” diye çağrı yaptı, cevap alamadı. “Bize ‘seçilmiş milletvekillerimizin sorununun çözüleceğine dair güvence verilirse’ yemin ederiz” dedi, yine cevap alamadı. Gerçekçi olursak, Başbakan “görüşelim” dediğinde o kabul ediyor ama davet karşıdan gelirse “duymamış gibi davranılıyor” görüntüsü mevcut ki bu da hakaretten farksız. Oysa demokrasilerde muhalefet partilerinin varlığı, görüşleri ve katılımı da iktidar partisi kadar önemlidir, dikkate alınmalıdır.
DARBECİLER TATİLDEYKEN..
Türkiye AİHM’de en çok “yargının hataları, uzun tutukluluk süreleri, insan özgürlüklerinin ‘ceza’ gibi kısıtlanması” nedeniyle mahkum ediliyor, bunu bilmeyen yok. Meclis’te bunlar yaşanırken İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi de “Balbay ile Haberal’ın tahliye istemine ret” kararı vererek gerginliğin sürmesine yardımcı oldu. Hani merak ediyor insan, ortada “kanıtlanmış bir suç” mu var, hakiki-öz darbe yapanlar-muhtıra verenler tatilde keyf çatarken, mahkemeler cinayet sanıklarının-çocuk tecavüzcülerinin bile kaçmayacaklarına inanarak “tutuksuz yargılanmalarına” izin verirken uluslar arası üne sahip bir cerrah ve ünlü bir gazeteci ne yapmışlar ki “millet iradesine bile karşı gelecek şekilde” israrla tutuklu kalmaları isteniyor? İşlediklerine dair bir kesin bulgu gösterilemeyen suç iddialarıyla “sanki suçu gerçekten işlemiş gibi” ceza çektirmek kabul edilebilir mi?
Bu yargı kararlarının yanlışlığı (bugüne kadar verilen AİHM mahkumiyetleri gibi) yine AİHM kararlarıyla ortaya çıkacaktır ama o kararlar yapılan haksızlığı, çalınan hakları ve özgürlükleri geri getirmeyecek. Tabii yaşatılan gerginliklerle milletin hayatından çalınan günleri de!
Demek hizipçilik bir huy!
Partisinin Genel Başkanı “yemin törenine katılmama kararı”nı açıkladığında bütün milletvekilleri ayağa kalkıp alkışlamış, Deniz Baykal dışında.. Sonra gazeteciler kendisine “Bu karara ne diyorsunuz” diye sorduğunda da “Hiçbir şey demeyeceğim” cevabını verdi. Acaba kendisinin genel başkanlığı döneminde verilen kararlar için bir milletvekili böyle bozgunculuk yapsa ne düşünürdü?
Ama seçim öncesinde bile konuşmaları ve eylemleriyle partisini zora sokmaktan, kaos görüntüsünü eksik etmemekten, zaman ve güven kaybına uğratmaktan çekinmeyen biri için bu da tercih edilecek bir tavır demek ki. İyi de yine olağanüstü kurultaya itmeye çalıştığı delegelerin de “bu tavırlardan hoşlanmadıklarını” kendisine açıkça göstermelerine rağmen hala devam etmekle ne kazanacak acaba?
Vardır zahir bir nedeni!
İstanbul Belediyesi’nden “barınak” cevabı!
Türkiye’nin her köşesinden “sokak hayvanlarını koruma, barınak ve doğal ortamlar sağlama, kısırlaştırma ve tedavi” konularındaki yazı dizime mektup yağıyor. Bugüne kadar üzerinde yeterince durulmayan bu sorunun artık ülke çapında çözülmesini herkesin istediğini görüyorum. Gelen mektuplarda benim karşılaştığım acı olaylardan da daha acı hikayeler de var, her köşede bir “yavru, yaralı, hamile hayvan” perişanlığının yaşandığı görülüyor. İyi de sayısız gönüllüsünden mektup gelirken dernek olarak HAYTAP’ın neden sesi çıkmıyor, onlar Türkiye çapında bir çözüm istemiyorlar mı? Eminim istiyorlardır, sorunu öğrenmek lazım.
Birçok ildeki durumu anlatan mektuplardan söz edeceğim, bu arada İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden de bir yazılı açıklama geldi, hayvanlar konusunda neler yapıldığını, Anadolu ve Avrupa yakalarında açılacak olan büyük doğal barınakları anlatmışlar. Bunları yarın yazacağım. Şişli Belediyesi’nden de “Çok kısa süre içinde Ayazpaşa’da açılacağına söz verdikleri” geniş alana yayılacak barınak için haber bekliyorum. Bu konunun köklü ve medeni çözümü İstanbul’dan başlamalı!

