Ben mi anlayamıyorum yoksa ortada gerçekten anlaşılmaz bir durum mu var? Önce CHP “hakkında kesinleşmiş bir suç hükmü bulunmayan, YSK tarafından da ‘milletvekili adayı olmaları ve seçilmeleri konusunda bir sakınca görülmeyen, seçilmiş iki milletvekilinin ‘tutuksuz yargılanmaları’ israrla engellendiği için” bu sağlanana kadar yemin etmeme kararı aldı.
Çözüm üretmek yerine İktidar Partisi’yle karşılıklı restleşmelerle geçen bir sürecin sonunda araya TBMM Başkanı Cemil Çiçek girdi, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ile görüşmeler yapıldı. O arada Deniz Baykal artık alışıldığı gibi kendi partisinin eylemini zora sokacak müthiş görüşünü açıkladı ki “Ben olsam Çiçek’i de beklemem, gidip meydan okuyarak yemin ederim” sözlerindeki meydan okumanın ne anlamı olduğunu ve neden gerekli olduğunu da kendisinden başka kimsenin anlaması mümkün değildir.
HANGİ YASA?
Çiçek’le yapılan görüşmenin ardından Kemal Kılıçdaroğlu “Meclis’te ortak irade oluştu, bu açıklamanın beyanı gelirse yemin edeceğiz” dedi. Ama yine aynı sırada Başbakan Erdoğan böyle bir iradenin oluşmadığını anlatırcasına “Parlamento içinde herşeyi konuşuruz ama yargıya karışmayız, kimse yasaları yarma harekatına girişmesin” diyerek noktayı koydu.
AB VE DEMOKRASİ KUSURU!
Yani “hakkında şu anda hala bir mahkumiyet kararı olmayan milletvekillerinin TBMM’ye gelerek kamu görevlerini yapabilmeleri için” bir çözüm önerisi yok, pozitif bir adım yok, o zaman Cemil Çiçek nasıl bir yarar sağlamış oldu? CHP ne elde etmiş oldu?
Bir soru daha; hakkında mahkumiyet kararı olmayan insanların ‘duruşma beklemek üzere’ aylar, yıllar boyu mahkum gibi cezaevinde tutulmasını öngören bir yasa var mı? Hukukta böyle bir yasa mevcutsa AB neden yıllardır sürekli olarak “Türkiye raporları”na bunu bir demokrasi yanlışı olarak koyuyor?
Buradaki çelişki çok önemli değil midir? Sorunun cevabını ve bu yemin eylemiyle sonuçta CHP’nin ne elde etmiş olduğunu gerçekten merak ediyorum. Bence Başbakan istese bu soruna çözüm çoktan bulunurdu.
Bunlar da ‘kedi öldüren’ canavarlar!
Nasıl bir alın yazısıdır böylesine vahşilerin bulunduğu topraklarda doğmak, yaşamak ve bu canavarlıkları her gün duymak zorunda kalmak? Kadın ve çocuklara yapılan da, insanların birbirine yaptığı vahşet de bitmiyor, tabii bu durumda hayvanlara yapılan da.. Son zamanlarda en çok ‘medeni bir ülkede bunlar olmuyor, biz neden böyleyiz ve hiç değişmiyoruz’cümlesini tekrarlıyorum.
Sokak hayvanlarıyla ilgili bu yazı dizimde; kısa süreli kapatılacak olan bir belediye parkındaki küçük kedileri “ölmemeleri için” alıp bahçeme götürdüğümü anlatırken o parkta kedilere bakan bir gönüllüden övgüyle söz etmiştim. Şimdi görüyorum ki park civarındaki binalarda oturan hanımlar-beyler ile çevredeki restoran kedilerden rahatsız oldukları ve o gönüllüye tehditler savurdukları, o da “parkı tümüyle boşalttırırlar” diye korktuğu için (dairelerinde nasıl rahatsız oluyorlarsa) bu kediler yavaş yavaş ortadan kayboldu, pek az sayıda kedi kaldı. Onlara ne yapıldığını, kimin yaptığını bilmiyorum ama (tahmin ediyorum) herhalde o hanımlar-beyler mutludurlar artık.
Büyük masraflarla “bebek kedileri korumak için” yaptırdığımız önü telli ve kilitli kafesler de boş bırakıldı, o güzelim bebekler de ortadan kayboldu, kalpsizlerle uğraşmanın sonu yok yani.. O parkta geriye kalan kedileri yeni açılacak barınak parklara göndermeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
ÇÖP ARAÇLARINA ATILANLAR!
Oya Pak isimli hayvansever gönüllü bir okurumuzdan gelen mektup ise “Etiler Çamlık ile Bebek ana yokuşu arasında yer alan gecekondu mahallesinde önce her köşede bir kedi ölüsüyle karşılaştıklarını, bunun üzerine bölgedeki kedileri temiz-özenli ve belediyenin uygun gördüğü bir şekilde beslemeye başladıklarını, bu yılın 31 Mayıs’ında ise bir kısım mahallelinin “kediler yüzünden pirelendik” diye olay çıkardığını anlatıyor. (Kediler her çevrede mevcut, kimse pirelenmiyor da kendileri mi pireleniyor, asıl önemlisi “kafaların içinin pirelenmesi”, sokak kedileri kucağımdan inmez ben hiç pirelenmedim mesela.)
Mama verenlerin üstüne kurt köpeklerini saldırtmışlar, hatta 100 kişi kadarı mama verenlere linç girişiminde bulunmuş. Bir tekstilci, gelen polislere “İstanbul Emniyeti’nde üst düzey akrabam var, mama verenleri çabuk alıp götürün” deyince polisler panikleyerek amirlerini aramış. Ve arkasından Haziran 2011’de yavru kediler canlı canlı çöp konteynırlarına atılıp kapakları kapatılmış.
DOĞA YALNIZ ZORBALARIN MI?
Kediler ölümüne tekmelenmiş, mama verenlerin ve mama yiyen kedilerin üstüne kireç boca edilmiş. Bütün çevre “dökülen kireçlerle” mahvedilmiş. Mahalleli memnundur, güç savaşından(!) galip çıktığına şüphesiz, o gariban kedileri yok etsinler de.. Peki kim diyor “bu doğa sadece zorba insanlara aittir, başka canlılara hayat hakkı yoktur” diye..
HANGİ BELEDİYE?
Şimdi, “bir kediye zarar veren, öldüren kişinin günahını affettirmesi için ancak 7 cami yaptırması gerekir” derler, yaptıkları öylesine büyük bir günah bu başka. Ama ben şimdi (Oya Hanım anlatırsa) öncelikle “yavru kedilerin canlı canlı atıldığı çöp konteynırları”nın hangi belediyeye ait olduğunu öğrenmek istiyorum, devamını sonra yazacağım. Herhalde Beşiktaş Belediyesi olamaz çünkü, bir yanda hayvan kliniği ve Zeki Şahinoğlu gibi çok iyi veteriner doktorlarla yüzlerce sokak hayvanını kurtarırken.. Bakalım kim bunlar?
TV’de şiddet azaltılsın!
TV’nin yeni döneminde çekilecek dizilerde “Bıçakla veya silahla öldürmenin, kanlı sahnelerin” daha az yer alması için gereken yapılmalı. Suçların mutlaka en ağır şekilde cezalandırılacağı veya suçlunun eninde sonunda cezasını bir şekilde bulacağı halka gösterilmeli.
Psikolojide “görerek öğrenme” diye bir şey var ve suça meyillisi de, eğitimsiz insanı da çok olan bir ülkede bu kadar fazla şiddeti devamlı olarak her kanaldan vermek de akıllı bir iş değildir. Nitekim dizileri seyredip büyük ihtimalle başrol kahramanlarına özenenlerin ya da izleye izleye “öldürmenin sıradan bir olay olduğunu” düşünür hale gelenlerin (bu dizilerde “kadına şiddet” hiç bitmez nedense) yaptıklarını görüyoruz.
Umalım da hiç değilse bu konuya eğilen birileri çıksın ya da dizi ve film yapımcıları kendileri düşünüp insafa gelsin.

