Biliyorum, o kadar çok önemli gelişme oluyor, gerçekler parlak sözlerin veya öfkeli polemiklerin arkasına gizleniyor ki “acaba hangisi en önemli olay” diyorsunuz duyunca.. Mesela “açılım” süreci muhalefet partilerinin “silah bırakmamış bir terör örgütü ile devletin pazarlığa oturması yanlıştır” tepkilerine rağmen başlatılıp Öcalan ve BDP o süreçte “yeni anayasada yapılmasını istedikleri” birçok talebi öne sürerken ve bunlar tartışılırken birdenbire “sanki bunlar olmamış gibi” seçim sürecinde ortaya çıkarılan “iktidar partisi-BDP çekişiyor” görüntüleri önemli... Eğer BDP’yi “halka şikayet edecek kadar” ortada sorun varsa BDP’nin de, Öcalan’ın da daha önce söz ettikleri “devletle başarılı görüşmeler”in ne olduğunu açıklaması ve pek kızgın olmaları beklenirdi. Ama durum öyle değil, ne olup da sadece Başbakan’ın onlara kızgın olduğu, daha önce Arınç karşılıklı verilen sözlerden gayet emin şekilde “Habur’dan daha çok PKK’lı gelecek” derken ne olup da tekrar başa dönüldüğü anlaşılmış değil ve çok önemli olay.Geçenlerde bir meslektaşımız liberallerin ağzından “bu çekişme havasının seçimde milliyetçi oyları almak için yaratıldığını, seçimden sonra tamamen değişeceğini” yazdı. Peki, eğer BDP’ye “seçim sonrası için” anayasal değişiklik içeren sözler verildiyse, bunları gizlemek üzere kavga havası yaratılıyorsa (ki bunu haftalar önce ‘bu çekişme, hatta PKK saldırısı bile inandırıcı değil, göstermelik’ diye yazmıştım) milleti aldatmak değil mi bu? Hem de anayasanın ‘değiştirilemez maddelerini’ değiştirecek adımları halktan gizlemek değil mi?SEÇMEN İKİNİZİ KARŞILAŞTIRABİLMELİ!Bu konu var, kasetleri kimin kullandığı ile ilgili iddialar var, Mavi Marmara gemisi ve İsrail’le ilgili karşılıklı (AKP ve CHP’nin) suçlamalar var, bugüne kadar hep AKP iktidarına destek vermiş olan yabancı medyanın seçim öncesi “AKP kazanırsa Türkiye demokrasisi ortadan kalkar” şeklinde değişen görüşleri var ki nedenleri kesinlikle tartışılmalı, yolsuzluk iddiaları var, gazetecilere-iş adamlarına-sivil toplum kuruluşlarına “tehdit ifadeleriyle siyasi baskı” var, kısacası milletin anlayamadığı, miting meydanlarında karşılıklı atışlar altında gizlenen çok konu var.Yurt içinden ve dışından “Demokrasi ile yönetilen bütün ülkelerde liderler, başbakan veya başkan adayları halka bu şansı verir, Erdoğan ile Kılıçdaroğlu şu son günlerde mutlaka ekranda karşı karşıya gelmelidir. Tek tek haber programlarına çıktıklarında miting konuşmasından farksız oluyor, reklam gibi konuşuyorlar, Başbakan Erdoğan neden bunu reddediyor anlayamıyoruz, acaba sorulmasını istemediği sorular mı var” diyen istekler, sorular geliyor. Her yerde de bu konuşuluyor.BOKS BİLMEYENİN KARŞISINA ÇIKILIR!Hatta Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Ben her TV kanalında tartışmaya hazırım. Ben boksör değilim, karate bilmem, kavga da etmem. O zaman neden çıkmıyor karşıma” sözlerini yazanlar bile var.Seçmene “liderlerin birbirlerine soru-cevapları”nı izleme hakkının ellerinden alındığı” duygusu veren, hangi partinin projeleri daha gerçekçi olduğunu, tabii liderleri de karşılaştırma fırsatını ellerinden alan bu durumu değiştirmek Tayyip Erdoğan’ın elinde.. Milli iradenin hak ve isteklerine ne kadar önem verdiğini de böylece gösterebilir.Bakalım yapacak mı?*****Temiz deniz isteyen otel!Aslında konuyu 29 Mayıs’ta Çırağan Otel’in Saray Bahçesi’nde verilen bir Pazar kahvaltısında öğrendim, seçim süreci nedeniyle aradan zaman geçti ama yazmadan geçmeyeceğim.Bildiğiniz gibi Rahmi Koç tarafından kurulan TURMEPA-DenizTemiz Derneği yıllardır Türkiye denizlerinin kirlenmemesi, gelecek kuşaklara temiz denizler bırakabilmek için 94 yılından bu yana gönüllü bir uğraş veriyor. Kurulduğunda 29 üyesi olan derneğin şu anda 1000’e yakın üyesi var ve Hopa’dan İskenderun’a kadar uzanan 8333 km’lik kıyı şeridinde çok sayıda gönüllüsüyle denizleri yaşatmaya çalışıyor.GÜNDE 2.5 MİLYON TON ATIK!Bu kahvaltıda konuştuğum TURMEPA Başkanı Tezcan Yaramancı; “Sadece İstanbul’a günde 2 milyon 600 bin ton atık döküldüğünü, halkın deniz kirliliğine karşı savaşı sahiplenmesi gerektiğini” söyledi. Neyse ki önce bütün giderlerin karşılanması Dernek’ten beklenirken, sahil belediyelerine yaptıkları uyarılardan sonra şimdi ilk kez Göçek Belediyesi “denizin temizlenmesi”ni ihaleye çıkarmış. Beklenen, diğer belediyelerin de bunu örnek alması.Örnek alınacak bir olay daha duydum o gün ve “helal olsun, demek böyle şirketler de var” dedim. Tezcan Yaramancı, Bodrum’da 2013’te bir otel projesi olan ASTAŞ Holding’in kendilerini arayarak “denizin temiz tutulması” için işbirliği teklif ettiğini, TURMEPA’nın onlara danışmanlık yapacağını anlattı. Sahilde otel yapmak isteyen, lokanta açmak isteyen, teknesi olan herkes bu sorumluluğa sahip olsa bugün denizlerimizi kaybetme tehlikesiyle karşılaşmazdık. TURMEPA ile birlikte ASTAŞ’ı ve Vedat Aşcı’yı kutlamak lazım.BÜYÜLEYİCİ BİR MEKAN!Bu arada... Saray Bahçesi’nde bembeyaz tentenin altında yine beyaz renkte dekore edilmiş mekan, masmavi Boğaz’ın kenarında, güzel bir bahar sabahı o kadar büyüleyici, öyle cennet gibi duruyordu ki ‘Ben burayı hiç görmemiştim’ deyivermişim. Yakınımda bulunan Ronit Gülcan açıkladı; VAKKO tarafından sadece bu davet için yapılmış, sonra kalkacakmış. Yani portatif, harikaydı doğrusu. Nişan, düğün gibi özel günler için ideal, görmeyenlere hatırlatmış olayım...
Başbakan seçim konuşmalarında “Bekara karı boşamak kolaydır” lafının arkasından “CHP şimdiye kadar ne yaptı ki” sorusuyla başlayıp tarihin derinliklerine dalıyor ve Baykal dönemindeki elektrik kesintilerine kadar uzanıyor. Bunu duyanlardan kaleme sarılanlar da mesaj üstüne mesaj yazıyor.Mesela Turgay Tezcanlı’nın “CHP iktidarında bu ülkede taş üstüne taş kondu mu, tek bir çivi çakıldı mı” suçlamasına karşı yazdıkları internette elden ele dolaşmakta.. Tezcanlı; “CHP’nin Türkiye Cumhuriyetinde tek başına iktidar olduğu dönem sadece 1923-1950 arasıdır. Diğer zamanlarda çok kısa ve eli kolu bağlı koalisyon dönemleri olmuştur, bunlar da toplam 5 seneyi geçmez. Aslında Erdoğan’ın karaladığı dönem 1923-1950 arası Atatürk ve dönemleridir” dedikten sonra “İşte çakıldığı gözden kaçırılmak istenen çiviler” başlığı altında o dönemin gelişmelerini yazmış.SAYMAK DA ZOR, YAZMAK DA..Lozan Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinden Gölcük’te ilk tersane ünitesinin kurulmasına, Devlet Demiryolları’nın kurulmasından, İstanbul-Ankara arasında ilk uçak seferine, İş Bankası ve ilk milli sigorta olan Anadolu Sigorta’nın faaliyete geçmesine, Topkapı Sarayı’nın müze olarak ziyarete açılmasından, Türk Hava Kurumu’nun kurulmasına, Adana Mensucat Fabrikası’nın üretime başlamasından, Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girmesine, Türk Telsiz Telefon Şirketi’nin kurulmasına, Tarım Satış Kooperatifleri’nin kurulmasından, kadınların ilk defa avukat olarak mahkemelerde görev almasına, Türk Vatandaşlığı Yasası’nın kabul edilmesinden Mersin-Adana demiryolunun yabancılardan satın alınmasına, TC Merkez Bankası’nın kurulmasından Maden Tetkik Arama Enstitüsü’nün, Etibank’ın, Türkiye Şeker Fabrikaları’nın, THK tarafından Ankara’da uçak fabrikasının, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin kurulmasına kadar ve daha sayamayacağınız kadar çok ve önemli adımlar atılmış.Ve asıl önemlisi “Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış fakir bir ülkede” bunlar yapılırken tek kuruş borç alınmamış. Bugünkü gibi “torunumuzun torunu” da ödese bitmeyecek borçlar gırtlağa dayanmamış. Borç alınmadığı gibi Osmanlı’nın bıraktığı borçlar ödenmiş. Şimdi tabii eğer bir parti sırf rakibini kötülemek için “Türkiye’de sayısız ‘ilk’in gerçekleştiği dönemi yok farzetmeye ve “hiç değilse bunları bilmeyen, her söylenene inanan kesimi etkilerim” demeye niyetlenmişse, bunu yapmayı etiğe, dürüstlüğe yedirebiliyorsa yapacak şey yoktur.BİLGİSAYAR YOKTU, GÜVEN VARDI!O zaman “dünya kana bulanırken tek bir Türk vatandaşının zarar görmediği” 2. Dünya Savaşı dönemini de alıp “O günlerde ekmek karneyle veriliyordu, bakın biz Fransız ekmeği bile getirdik” demeleri de mümkündür. Ama lütfen şunu da unutmasınlar, o günlerde ‘bilgisayar’ da yoktu, ‘cep telefonu’ da yoktu ama ilk seçimlerden başlayıp kısa süre öncesine kadar kimsede “seçimlerden sınavlara her konuda hile yapılacağı, vatandaşların özel telefonlarının bile dinleneceği” endişesi de yoktu. İlkel yöntemler kullanılırken bile insanlar huzurla, güvenle yaşıyordu.Seçim propagandası yaparken bunları da hatırlamak gerekir.*****Medyadan sorumlu adam!Bu lafı ben söylemedim, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç kendisi için söylemiş. Konuşmasında önce gençlere “Zaman gazetesi okumalarını” önermiş, “orada zaten ihtiyaçları olan her haberi bulacaklarını” söylemiş, sonra da “Ben şimdi burada başka bir şey söylesem ‘medyadan sorumlu adam ne dedi bakın’ derler” demiş. Peki, bunun deneceğini bile bile ‘bir bakanın kendi partisine yakın bir gazetenin reklamını üstüne basarak yapması’ doğru mudur? Doğru olmadığının farkındayken niye söylenir? Şundan dolayı; “birileri ‘medyadan sorumlu bakan’ın bu sözlerini eleştirse de hiç önemli değil, seçime kadar sadece iktidar partisine yarayacak haberleri alsınlar da sonra nasılsa unutulur”..Türkiye’de o kadar çok “olmaması gereken” şey oldu ki artık tepki bile verilemez hale gelindi. Yoksa bu da ‘daha önce duyulmuş, görülmüş’ olay değildir.
Hafızalarımız zayıftır malum ama yine de bundan önce yerel seçimlerde ve referandumda “bebeklere veya ölülere oy kullandırıldığı” iddialarını, birden ortaya çıkan ve sonra kaybolan 5 milyon ekstra seçmeni (YSK’ya defalarca sorulmuş ve cevap alınamamıştı) henüz unutmamışsınızdır. Oyların toplanması sırasındaki elektrik kesintisi ve bilgisayar çökmesini de. Bunların hiçbirinin benzerini Türkiye daha önceki seçimlerde yaşamamış, “parmak boyası” kalkmadan önce ve “oyların elle sayıldığı, sonuçların çok daha uzun sürede verildiği yıllarda” da bugünkü “seçim hilesi endişeleri” hissedilmeden gönül rahatlığıyla seçimlere gidilmişti.(Bir belediye seçiminde çöpten çıkan oyları saymazsak..)Bu seçimde de 2007 seçiminden bu yana “10 milyon ekstra seçmen”in ortaya çıktığı uzman araştırmacılar tarafından açıklandıktan, bunun hesabını YSK’nın millete vermesi söylenip yine ses çıkmamasından sonra milletin huzursuzluğunun had safhada olduğu gelen tepkilerden anlaşılıyor.. Ayrıca“bu ekstra seçmenlerin ‘çaktırmadan oy kullanabilecekleri’ uygun yöntemlerin(!) bulunduğunu” anlatan öyle çok haber geliyor ki...BU ADAMLAR DA KİM?Dün Sözcü’de çıkan; “Denizli’de binlerce hayali seçmen türediği ve bu kişilerin sahte adreslerde ikamet ediyor gösterildiği, bir evde ikamet etmeyen 6 kişinin orada oy kullanacağının tespit edildiği, ev sahibinin ‘Burada oy kullanacaklar, bedelini ödemeye razıyım’ dediği” haberini okumadan önce yazacaktım, o da üstüne geldi.Bundan çok önce okurlarımızdan benzer mektupları almaya başlamıştım ki birinde resmen “apartmanda olmayan iki ekstra dairenin varmış gibi gösterildiği” gönderilen YSK seçmen bilgi kağıdında açıkça ortaya konmuş.Okurumuz Suha Dur diyor ki; “Bu kağıtların benzerini referandum sonrasında apartmanda gördük, 8 daireli apartman 10 daireli, binada oturmayan şahıslar da ‘oturuyor’ gösterilmişlerdi, durumu muhalefet partilerine bildirdim ama referandum çoktan geçtiği için bir şey yapamadık. 12 Haziran seçimleri esas seçmen listeleri askıya çıktığında ‘bu adamlar hala mı burada oturuyor gösteriliyorlar’ diye tekrar incelemek istedim. Ama muhtarlıkta asılı seçmen listeleri SOYADA GÖRE ALFABETİK SIRAYA konduğu için değil binayı hanenizi bile göremiyorsunuz. Yani sizin hanenize sizden habersiz 100 kişi de yazılmış olsa kendinizden başkasını göremiyorsunuz. YSK’nın gerek internet sitesinde, gerekse asılan seçmen listelerinde böyle bir sistem uygulamasının ben ‘seçmenler bazı şeyleri fark etmesinler’ diye yapıldığı kaygısı taşıyorum. Çünkü CHP’nin sitesine girip kendi vatandaşlık numaranızı yazdığınızda bütün hane halkını ve binanızdaki bütün seçmenleri görebiliyorsunuz. Demek ki bu kolaylıkla uygulanabiliyor.”YSK SİTESİ NEDEN EKSİK?Bunları anlattıktan sonra CHP sitesine girip baktığında; “referandumda fazladan 3 kişi varken, 12 Haziran seçimi için bunun 4’e çıktığını, ayrıca seneler önce binadan taşınmış olan 2 kişinin de hala o binada seçmen gösterildiğini” görmüş. Diyor ki; “Kemal Kılıçdaroğlu’nu adreste oturmuyor diye bir gecede silenler, binada oturmayan 6 kişiyi seçmen gösterebiliyorlar. Bu durumu da CHP’ye bildirdim ama listeler kesinleşip seçmen kartları gönderildiğinde bu 6 kişi hala yerinde duruyordu.”Ve soruyor; “Burada seçmen gözüküp başka evde oturanlar orada da mükerrer oy kullanamazlar mı? Dört yılda 9-10 milyon artan seçmen sayısı bu şekilde artmış olamaz mı?”SORUMLU YSK!Olabilir tabii, neden olmasın, o “4 yılda tavşan üremesi ile (!) artan” 9-10 milyon seçmen bir yerlere nasılsa yerleştirilecek. Ve hala referandum sandık sonuçlarını vermemekte israr eden YSK’da “millet için kurulmuş olduğunu” unutarak bunu da kapatacak. Sonra sanki “dürüst, düzgün bir seçim” yapılmış gibi zafer çığlıkları atılacak.Bu yöntem ve “devlet memurlarının iki ayrı adreste oy kullanabilmesi” sağlanıyorsa artık “sandık başı bekleme”nin ne önemi var, bilgisayara dikkat etmenin ne önemi var? Muhalefet partileri bu duruma kesin itiraz etmek, YSK da açıklamak zorundadır. Okurumuzun elindeki “seçmen bilgi kartı” ve Denizli örneği olayın ispatıdır, acaba tepki için referandumda olduğu gibi seçimin de geçmesini mi bekliyorlar?
Gazete ve gazetecilere ayar çekmeye, susturmaya, patronlara “paralarını sen vermiyor musun, at işten” deyip Maliye baskısıyla attırmaya, en çok izlenen TV programlarını bile “eleştiri yapılmasın” diye kaldırtmaya, tek sesli basın istemeye alışınca böyle oluyor demek ki.. Yabancı basın referandum öncesinde bile “yanlış olmasına, sonuç yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak olmasına rağmen” AKP iktidarına “reform yapılacağına inanarak” destek verdi.ABD ve AB’nin kendileri de, medyaları da bugüne kadar hiçbir desteği esirgemediler, hatta bu iktidarın “demokratlığını, değişimciliğini” kendisinden bile fazla savundular, onları savunma adına Türk Anayasa Mahkemesi’ne hakaret bile ettiler. Ama görünüşe bakılırsa Türkiye’deki anti demokratik gelişmeleri izledikçe bu seçimde “Türkiye demokrasisinin geleceği konusunda” artık farklı düşünmeye başladılar.BASKI REJİMİ KORKUSUDünyanın en çok okunan dergilerinden biri olan The Economist’in son sayısında “AKP’nin olumlu başlayan iktidarının giderek değiştiğini, Recep Tayyip Erdoğan’ın ordu ve basının denetim mekanizmalarını kırdığını, öz denetimden yoksun bir partinin Türkiye demokrasisine zarar vereceğini, iktidar partisinin seçimden galip çıkması halinde Çin’deki gibi otokratik bir yapıya dönüşerek toplumu tamamen baskı altına alacağını” anlatan ve “bu gidişi ancak seçmenin muhalefet partilerine yönelmesinin durduracağını” bildiren bir makale yayınlandı.Daha önce ‘Batı basını kendisini ve partisini överken’ hiçbir itirazı olmayan Başbakan Erdoğan, “Türkiye baskı rejimine dönüşür” diyen bu makale üzerine ülke içindeki medyaya yapılan siyasi baskının, hakaretlerin bir benzerini anında ve üstelik miting konuşmasında The Economist’e yaptı. Ve “Meğer CHP sadece Türkiye’deki çeteler tarafından değil, uluslararası çeteler tarafından destekleniyormuş” sözleriyle Londra merkezli, dünyanın en prestijli ekonomi dergisini de “çete”ye dönüştürmüş oldu ki herhalde 43 yıllık yayın hayatlarında ilk kez karşılaşıyorlardır.BAHSE GİRMEK BİLE YASAK!Aslında The Economist makalesinde sadece medya ve ordudan söz edilmiş, örneğin; bir demokrasinin 4 önemli gücünün en önemlisi olan “yargı”nın da artık siyasi gücün etkisinde olduğunu, sivil toplum kuruluşlarının, iş dünyasının da aynı baskıyı yaşadığını unutmuş. TÜSİAD görüş bildirdiğinde karşılaştığı hakaretler, İnan Kıraç “sadece bir gazeteci arkadaşıyla kişisel olarak şakalaşıp ‘bahse girerim bence şu parti kazanır’ dediği” için (ki ülkede binlerce kişi aynı şeyi yapıyor) anında verilen “Bu işlere bulaştığını görmek, duymak istemem, söylemişse bazı riskleri üstlenmiş demektir” cevabı, TOBB Başkanı dahil herkesin hemen geri adım atması, bunlar bir demokraside görülmüş şeyler midir?Başbakan Erdoğan’ın ‘seçim öncesi artık çok yorulup, öfke kontrolü yapamadığını, bu nedenle hataya düştüğünü’ düşünmek istesek bu kez Arınç veya Bağış’ın benzer tepkileri çıkıyor ortaya.. Bakın mesela Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış da The Economist makalesi için “Deli saçması” dedikten sonra “Böyle bir haberin yaklaşan seçimler nedeniyle yurt içinden birileri tarafından ısmarlanmış olacağı”nı söylemiş ki işte burada da “Türkiye medyasında yapılanların Batı’da da yapılabileceği yanılgısına düşüldüğü” açıkça görülüyor.IMF DE, NYT DE!“The Economist” dışında NewYork Times da “AKP’nin ‘anayasayı tek başına değiştirecek’ çoğunluğa erişmesinin ve ‘başkanlık sistemine geçilmesinin’ demokrasinin yararına olmayacağını, demokrasiyi korumak için iktidar partisinin karşısındaki partilerin düşünülmesi gerektiğini” yazdı. ABD’nin samimiyetine artık güvenmiyoruz ama bu dergi ve gazete “İngiltere merkezli”.. Üstelik kısa süre önce Abdullah Gül’e ödül veren Chatham House isimli kuruluşun ülkesinden.. “Demokrasinin beşiği” denen ülkeden..Diyelim ki ona da “deli saçması” veya “çete” dedik. IMF de sırada.. Dün Vatan’da Ercan İnan yazmıştı; Başbakan Yardımcısı ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan da “inisiyatif kullanarak yayınlatmadık, zaten 2002’den bu yana 4-5 kez raporların yayınlanmasını engelledik” dediği son IMF raporunun “çaylak denilecek uzmanlar” tarafından hazırlandığını söylemiş.İçerde olduğu gibi, dışarıdan gelen eleştiri ve raporların da öfkeden, hakaretten nasibini aldığı görülüyor. Ama bu herhalde “demokrasi ve ekonominin gidişinin endişe yarattığı” gerçeğini değiştirmeyecek. Bu seçimin “hayati önem taşıdığı” uyarılarını herkes dikkatle izlemeli!Tabii bu “baskı rejimi korkusu”nun nereden, neden, nasıl çıktığını da iyi değerlendirerek.
Çarşamba günü akşama doğru Adana’dan bir telefon geldi; Yumurtalık’ta DP İlçe Başkanlığı da yapmış olan Mehmet Yüksel isimli bir okurumuz, eski DP’lilerden olduğu için yıllarca Adana DP milletvekili ve AP senatörü olarak görev yapmış olan babamı da iyi tanıyor. Bana “Ruhat Hanım siz ne diyorsunuz, bazıları birbirinden farklı, çoğu ise aynı rakamları yazıp duran bu anketlerden hangisine inanmak lazım” diye soruyordu. Kısa bir konuşmadan sonra paniğinin nedeni anlaşıldı ki ertesi gün de kiminle karşılaşsam aynı anketten söz etti; Hakan Bayrakçı ve SONAR anketi..Ben TV’de kendisini izlemedim, yaptığı anketler de benim için aylardır ‘diğer taraflı anketler gibi’ hiçbir anlam ifade etmiyor ama verdiği rakamların millette ona olan kuşkuyu kat kat arttırdığına da şüphe yok. Önce neden ‘diğer taraflı anketler gibi’ dediğimi açıklayayım. Hakan Bayrakçı yıllarca yaptığı araştırmaları ‘tarafsız bir şirket gibi’ sunduktan ve bizler de SONAR anketlerini böyle değerlendirdikten sonra “CHP’den milletvekili adayı gösterilmediğini” öğrendiği günün akşamı ekrana çıkıp öfkeli bir konuşma içinde “Ben 10 yıldır CHP üyesiyim” dedi. Evet onun gibi “gizli partili”, “kesin taraf” çok sayıda araştırma şirketi var, hatta hiç duyulmamış isimlerle mantar gibi de arttılar. Ayrıca bugün artık bağımsız gazete birkaç tane kaldığına, kalanlar da ağır siyasi baskı altında olduğuna göre onların yaptırdığı anketlere de “güvenilir” denemez ama yıllar boyu “bir partinin üyesi olduğunu saklayan” bir araştırmacının verdiği sonuçlara da aynen onlar gibi güvenilemez.BENİ SEÇMEDİN, AL SANA!Şimdi, dinleyenler bu kadar şaşırdığına, “AKP’nin kendi anketleri bile bu rakama çıkamadı” dediğine göre Hakan Bayrakçı seçime 12 gün kala TV’ye çıkmış ve kendisini milletvekili yapmayan partiden anketiyle intikam alıyor ya da belki “başka partilerde şansını deniyor” olmalı. Anketinin sonucu şöyleymiş; AKP: yüzde 50.9, CHP: yüzde 25.7, MHP: yüzde 12.4... Gerçekten de AKP’ye yakın kuruluşlar bile “yüzde 45-47” derken, CHP de anketlerde “yüzde 30 üstü” görünürken dikkat çekici... Bu sonuç hiç mi mümkün değil, bence “yerel seçimlerde olduğu gibi birden ortaya çıkıveren 10 milyon ekstra seçmen”le her şey mümkün, onun için sonradan “bakın bildik” lafları da fark etmez, ben her nedense son yıllara kadar rastlanmayan ama şimdi okul sınavlarından bile eksik olmayan “seçim hileleri”ne inanıyorum, hele verilen yeni bilgilerden sonra (anlatacağım onları da)..Aslında Bayrakçı’yı yazmamın nedeni insanların “kin tutup tutmamasının yarattığı farka” dikkat çekmek. Onu seçmediler, öfkeyle devam etti. CHP Milletvekili Nur Serter “Baykal’a yakın” milletvekillerindendi, o genel başkanlıktan ayrılmak zorunda kalınca kendisinin de referandumda “rakip partinin tercihi yönünde” çalıştığını gören ve anlatan partilileri oldu. Kısa süre önce de “21’inci yüzyılda 27 Mayıs darbesinin reklamını yaptığını” duyduk, tabii ki kullanılacak bir sözdü ve partisi aleyhinde kullanıldı da... Peki yapmasa olmaz mıydı, görünüşe bakılırsa bu da bir tür “partiye çaktırmadan zarar verme, intikam alma”dır. Oysa darbeden çok memnunsa kendine saklasın, ben üç darbenin mağduru bir aileden geliyorum ve “bizler” hiç az değiliz bu ülkede!VE GERÇEK SİYASETÇİ!Mustafa Sarıgül, genel başkanlığa aday olduğu için çıkarılan olayların arkasından (daha önce birçokları gibi) Baykal nedeniyle, küskün şekilde CHP’den ayrılmıştı. Daha sonra kurduğu Türkiye Değişim Hareketi tam partiye dönüşecekken CHP’deki -genel başkanın değişmesiyle başlayan- değişim hareketine destek vermek için parti kurmaktan vazgeçti. Buna parti içinden farklı nedenler yakıştıranlar olmadı değil, ama içinde doğduğum siyaset hakkında biraz bir şey biliyorsam bence kesinlikle yeni CHP Mustafa Sarıgül’ü değerlendirmeliydi, bunu yapamadılar (aynı hata Yaşar Nuri Öztürk için geçerli..) Ama Sarıgül yine kızıp köpürmedi, tam aksine gerçek bir siyasetçi olduğunu “duygularına kapılmayarak” gösterdi ve “yurtseverlik duygusu ve sorumluluk bilinciyle, oyların bölünmemesi için TDH’nın CHP’yi destekleyeceğini” açıkladı.Karşılaştırın yukarıdaki üç ismin tepkilerini ve siz söyleyin; Mustafa Sarıgül kutlanmayı hak etmiyor mu? Bence ‘bir partinin yönetim kadrosunda olmak için’ bulunmaz bir isimdir o ama gel de anlat. Türkiye’de neyin takdiri doğru yapılıyor ki?***Nazi zulmü gibi!Bir grup köşe yazarı, tutuklu gazeteci Müyesser Yıldız’ın Sirkeci Adliyesi’ndeki duruşmasındaydık dün. Medyaya dehşet verici bir baskı haline dönüşen soruşturmadaki haksızlık ve hukuksuzluklara tepki olarak da, meslektaşımıza destek vermek üzere de oradaydık. Yıldız’ın getirildiği, pencereleri demirli zırhlı aracı ve etrafını saran, önüne dikilen jandarmaları görünce ister istemez “katilleri, tecavüzcüleri hatta küçücük çocuklara tecavüz eden canavarları”, çocuğunu pencereden atıp yaralayan suçluyu serbest bırakan yargının bir kadın gazeteciye bunu nasıl reva gördüğünü düşündüm ve içimi isyan duygusu kapladı.Eşi, evladı, tüm ailesi orada ve o “en ağır suçu işlemiş bir mahkum gibi” getiriliyor. Ailesinin ve kendisinin gözleri doluyor, belli etmemeye çalışıyorlar. Tutuklulardan Doğu Perinçek’in “3.5 metrekarelik bir odada, tuvalet de bu metrekareye dahil şekilde yaşamaya mahkum edildiği, ‘ceza aldığı için’ önce eşiyle haftada bir yaptığı telefon görüşmelerinin yasaklandığı, sonra da 4 hafta görüş yasağı getirildiği” anlatılıyor. Zaten en ağır şartlar altında bırakılmış, bir kez cezalandırılmış ama o da yetmemiş, ayrı cezalarla psikolojik baskıyla işkence yapılıyor.27 NİSAN NE OLDU?Vallahi Nazilerin acımasızlığından farksız bunlar söyleyeyim, Öcalan’ın şartlarını pek yakından izleyen AB’nin bunları neden görmediğini anlamak imkansız! Bir de, “darbe planlıyorlardı” diye bu tutuklulara her sıkıntı reva görülürken..12 Eylül darbesini sorgulamak daha yeni akla geldi. Orada mesele sorumluları hapsetmek değil, “darbeyi ve yapanları tarih önünde mahkum etmek”tir. Bu arada; 12 Eylül yargılanacaksa, 27 Nisan muhtırası ve onun sorumlusu neden yargılanmıyor? Konuşmalarda unutulmazken neden soruşturmada unutuluyor?“İhtimal” iddiaları bu kadar ağır cezalandırılırken “gerçekleşmiş darbe-muhtıra” unutulamaz değil mi? Umarım seçim ertesinde 12 Eylül soruşturması rafa kalkmaz ama bu arada 27 Nisan’la ilgili bilgi de verilmelidir.ÖZÜR!Sevgili okurlarım, dün bilgisayarımda oluşan ve benim düzeltemediğim, okumayı çok zorlaştıran bir hata nedeniyle yazımda da bazı harf ve noktalama hataları ortaya çıkmıştı. Çok üzgünüm, özürlerimi kabul edin lütfen...
Seçim yaklaştıkça gidiş iyice zıvanadan çıktı. Siyasetçiler olaylardan hiç etkilenmiyor görünüyor ve hiçbir şey olmamış gibi mitinglerine devam ediyorlar ama millette huzur diye bir şey kalmadı, adeta cehennem hayatı yaşanıyor ülkede.. Başbakan Erdoğan’ın mitingi öncesinde ses bombası atılıyor, korsan gösteri haberleri veriliyor.. Kim yapıyor olabilir bunu? Eğer PKK olduğu düşünülüyorsa; birdenbire ne oldu da “devletin güzel güzel görüştüğü ve Öcalan’ın sık sık memnuniyetini açıkladığı” anlaşma süreçleri rafa kalktı? Ne oldu da PKK birden Başbakan’a karşı “eylem yapacak” hale geldi? Gerçekten merak ediyorum, keşke biri bunu da açıklasa da öğrensek.. Seçimin yaklaşması mı PKK’yı sinirlendiriyor yani? Böyle ise neden Öcalan “seçim sonrasını bekleyeceklerini” açıklayıp duruyor? O bunları söylerken, sözünden hiç çıkmayan PKK nasıl eylem yapıyor?Terör örgütü değilse kim?HER TAŞIN ALTINDAN..Gerçekten bir okuyucumuzun hatırlattığı atasözündeki gibi “At izi it izine karıştı” mı demeli? Peki acaba son seçimlere kadar çok daha düzgün, rayında giden seçim süreçlerinin, hiç de akla gelmeyen “hile olaylarının”, güvensiz seçimlerin son yıllarda ortaya çıkmasının nedenini kim açıklayacak? Bakın mesela Devlet Bahçeli’yi istifa etmesi için zorlayan, hatta tehdit eden “Farklı Ülkücüler” internet sitesindeki yazıları, yıllardır parti sözcüsü gibi yazan, eşi milletvekili olan, kendisi de adaylığını koymasına rağmen aday gösterilmeyen Mümtazer Türköne’nin yazdığı iddia ediliyor. Yazılar arasındaki büyük benzerlik ortaya konmuş filan.. Buradaki en dikkat çekici durum da yazıları yazanın “MHP’deki kaset olaylarının arkasında bile CHP’nin olduğunu ima etmesi”.. İspatlanacak hali olmadığı için kesin söyleyememiş; “Bu tarz ameliyatlarda ustalaşan bir cerrah” şeklinde benzetmeyle anlatmış. İyi de kendi başı “Genel Başkan Yardımcısı”nın kaset olayıyla meşgul bir partinin, bu kaset hikayelerinden kendisi de mağdur bir partinin bunu başkasına yapacağına kim inanır? Maksat “Aman yükselişteler, her taşın altından onlar çıksın” değilse nedir bu gayret? ÖFKE KONTROLÜ GEREKİYOR!Ayrıca, saklayıp saklayıp “tam seçim öncesinde bütün kasetleri bir anda ortaya sürmek” elbette her parti için utanılacak bir iştir ama koskoca parti yöneticileri de “kendilerini çağıran kadınlara, sorumluluklarını düşünmeden koşarak gittiklerine göre” başka suçlu aramaya gerek var mı?Bütün bu garip, rahatsız edici, insanda “duyup görmeyeceği başka yerlere kaçma isteği uyandıran” tablo “düzeyi sıfırlayan hakaretlerle” tavan yapıyor. Bir genel başkanın diğerine; “Rüzgar eken fırtına biçer” sözü gibi bir söze kızarak ve aynı anda “edepsiz, alçak, ahlaksız” dediği bugüne kadar hiç görülmemişti.Bu seçim çok hayati önem taşıyor ama ülkeyi yöneten ve “örnek olması gereken” liderlerin “öfke kontrolü tedavisi gerektirecek” kadar sözlü şiddete kapılması yine de kabul edilemez.Hepsi birlikte bu duruma son vermeliler!*****Cihan Ünal’ı da indirelim!Herkese saldıralım, saygın, ilkeli, bugüne kadar adını skandallardan uzak tutmuş, özel yaşamını bile “genel yaşam” haline getirip parsa toplamaya kalkmamış ne kadar isim varsa indirelim aşağı.. Aynen o “cehennemde Türklerin kuyusunun başında ‘aşağı itecek zebani’ye gerek yok, kendileri çekerler zaten” hikayesindeki gibi.. Yıların oyuncusu, Türk tiyatrosunun en başarılı ve saygın isimlerinden biri olan Cihan Ünal için de dizdiriverdiler hemen.Ama bu kadar kolay olamaz herhalde değil mi?AT YALANI KURTUL!Olayı biliyorsunuz, Cihan Ünal’ın yönetmenliğini, yaptığı oyunda onuna başrolü paylaşan Hande Ataizi’nin Kıbrıs’ta oynanacak oyun için önceden söz vermesine rağmen “2500 bilet satıldıktan sonra” vazgeçmesi ve buna da Cihan Ünal’ı neden göstermesi.. Arkasından da bir yalanlar silsilesi; neymiş efendim “Cihan Ünal ileri gitmiş” de, “özür mesajı çekmiş” de, “Ben sağlıklı bir erkeğim” demiş de, bir sokak kavgasında ne ararsan var. Peki ayıptır sorması, bunca yıllık meslek hayatında hiçbir olayı duyulmayan Cihan Ünal, Hande Ataizi’ni görünce aklını mı kaybetti? Bugüne kadar hiç kadın sanatçı mı görmedi de onu görünce bütün ilkelerini, kurallarını unutuverdi?ÖĞRENİN BARİ, AYIPTIR! Ben Türk Tiyatrosunun gururu sanatçılardan biri olan Cihan Ünal’ı; 4. Murat’tan Don Kişot’a, 7 Kocalı Hürmüz’den Evita’ya, Vanya Dayı’dan Aktör Kean’e kadar onlarca oyunda ve filmlerinde seyretmiş biriyim ayrıca sanatındaki inanılmaz disiplinini yakından bilecek kadar da onu tanıyorum. Bu nedenle yukardaki palavraların “palavra” olduğunu daha ilk duyduğum anda anladım. Sadece palavra değil; kendini kurtarmak için “başkasının yıllarca verdiği emeği, özeni silip atmaktan çekinmeyen” utanmazca bir palavra.. Bir de çıkıp yarım yamalak bilgisiyle, bari açıp “oyunlarını, biyografisini bile okumadan” onun için “Madem yüksek kariyerliler, neden tek kişilik bir oyunu kapalı gişe oynamıyorlar” diyenler var.Cihan Ünal “Aktör Kean”i 4 yıl kapalı gişe oynamış, öğrenmeden yazmak ayıptır.TV PROGRAMINI KAPINCA..Gencay Gürün “Hande Ataizi’nin bu oyunla gündeme geldikten sonra ayda 150-200 bin TL’lik televizyon programı teklifi aldığını, ondan sonra da oyunun zor(!) geldiğini, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın da katılacağı Kıbrıs’taki oyuna kısa süre kala yaptığının kabul edilemez olduğunu” söylüyor. Aynı tarihte erkek arkadaşıyla Kıbrıs’a gidip eğlendiğini de.. Gördüğünüz gibi mesele o kadar basit değil, “program kapınca oyunu ekti” denmesin, paçayı kurtarsın diye başkalarına kara çalma var işin içinde.NE ÖZÜRÜ?Şu “mesajla özür” konusunu sormak için de Cihan Ünal’ı aradım, ne için özür dilemişti acaba?.. Ünlü sanatçı “uzun meslek hayatında hiç bu kadar üzücü bir olayla karşılaşmadığını” söyledikten sonra soruma; “Oyuna gelmeyeceğini söyleyince öyle şok olduk, o kadar zor durumda kaldık ki menajerinin ‘yumuşak bir mesaj yazarsanız gelecek’ sözlerine uyarak ona ‘İnsanlar birbirini kırabilir ama tiyatro affeder. Ben senin hakkında hep güzel şeyler konuştum, tiyatroya kaldığımız yerden devam edelim’ gibi bir not yazdım. Şimdi anlıyorum ki bu da oynanacak oyunun bir parçasıymış, keşke mesajı açıklasaydı da anlasaydık” dedi. “Ben sağlıklı bir adamım” gibi bir sözün ise asla söylenmediğini, bunu duyduğuna inanamadığını belirtti. Oynanan oyun, kurulan tuzak bu kadar ortadayken başka söze gerek yok.Hele “o erkek diye, bu kadın diye..” benzeri ucuzluklara hiç girilmesin, erkek-kadın meselesi olsa herkesten önce benim yazacağım ‘arşivlerle ortada’dır malumunuz! *****Duruşma bugün!Silivri’deki tek kadın gazeteci olan Müyesser Yıldız’ın Ergenekon eski Savcısı Öz ile ilgili dava duruşmasının dün sabah yapılacağını yazmıştım, bu avukatının da doğruladığı bilgiydi ama maalesef yanlışmış. Sirkeci Adliyesi, 4. Asliye Hukuk’ta bu sabah 11’de yapılacakmış. Özür dileyerek düzeltiyorum.
Seçim sürecinde üstünden dumanları tüten, yepyeni suçlamalar, iddialar ortaya atılıyor orası malum ama bazı iddialarla ilgili gelişmeler gerçekten artık dudak uçuklatacak cinsten..Mesela aynen referandum öncesinde “tam aksi bir tablo söz konusu iken bu da nasıl söylendi” dedirten ve iktidar partisi tarafından ortaya atılan “CHP-MHP-BDP-PKK aynı çizgideler” iddiası gibi önce duyulmamış bir iddia çıkıverdi; “Silivri-Kandil ilişkisi”... Öcalan “Devletle çok olumlu görüşmeler yapıyoruz” derken ve “devlet”in de özellikle bu dönemde “hükümet” olduğu bilinirken nasıl olmuştu da bu tablo ustaca tersine döndürülüvermişti?İÇERDEN KANDİL..İşte bu garip ve referandum için “iş görecek” iddia orada kalmadı. Seçim öncesinde “muhalefet partileri ile terör örgütü arasında” benzer bağlantılar kurulmaya çalışıldı ve o arada yine yepyeni bir suçlama atıldı ortaya “Silivri-Kandil” ilişkisi..ÖNCE İDDİA, SONRA BAĞLANTIYine kimse anlamadı nereden çıktığını ama bir değil iki açıdan çok önemli bir iddiaydı bu; Öncelikle adı üstünde Silivri’dekiler “içerde”ydi, onları korumak ve izlemek de “devlet”in göreviydi. Öcalan’ın sözlerine rağmen (ve imkansız olmasına rağmen) eğer “devlet” yerine Kandil’le ilişki kuran Silivri’dekiler ise bu da devletin görevini yapmadığını gösterirdi.Ayrıca bugün herhangi bir iddia bulunarak Silivri’ye gönderilmiş olan ve sonradan Nedim Şener veya Ahmet Şık gibi kısacık sürede o iddialardan aklanan insanların olduğu bir cezaevi ile kurulan bu tür bir bağlantı, ekranlara çıkıp anında hançerlerini saplamaya başlayan bazılarının (çoğu da sözüm ona “meslektaş” adı altındadır) haksız şekilde bütün o insanları bir kez daha suçlu ilan etmesine yaradığı için de tepki duyulacak bir iddia idi bu..Nereden çıktığı sorulacak bir iddiaydı, nitekim soruldu da.. Tesadüfe bakın, bağlantı hemen arkadan geldi. Ben de TV’de haberleri izlerken farkettim.Ağustos ayında Hava Kuvvetleri Komutanı olması beklenen Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Bilgin Balanlı’nın tutuklanması konusu işlenirken ve Balyoz’la ilgili açıklamalar yapılırken üstüne basa basa “darbe planlayanların PKK ile işbirliği yapacağından, kendi jetini düşüreceğinden vs” söz ediliyordu.İNANILIR MI?Şimdi muvazzaf bir orgeneralin tutuklanmasıyla, tam seçim öncesinde sadece “Silivri-Kandil” bağlantı iddiasına inanılırlık kazandırma adımı atılmış olmadı, direkt şu andaki TSK’nın komuta kademesinin PKK ile ilişkisi olabileceği şüphesi yaratıldı.Yani tam “bir nedenle kızılan generallerin, başka nedenlerle Silivri’ye gönderildiği”nin anlaşılmasının toplumda yarattığı tepki “ama bakın PKK’yı bile işin içine katacaklarmış” gibi bir soru işaretine çevrilmiş oldu. Ordu içinde bir grubun “böyle bir iddiaya neden olacak bir hazırlık yaptığı” havasından çıktı, tüm TSK’yı suçlamaya vardı.SUSTURMAK!Eğer gerçekten bir darbe hazırlığı olmuşsa ortaya çıkarılmasını herkes ister ama bu soruşturma artık iyice bir “hesaplaşmaya, güç gösterisine” döndü. Başbakan Erdoğan konuşmasında “Askeri susturduk. Artık sivil de, asker de konumunu biliyor” demiş. Doğrudur, Ergenekon iddiası ile bugüne kadar sivil de, asker de, hatta görevi “ses çıkarmak” olan medya da dersini aldı. Artık toplumun hemen tümü, tüm kurumlarıyla susmuş vaziyette, herkes ağzını açmaya korkuyor.Amaç buysa misyon tamamlanmıştır!*****Terörist(!) bir kadın gazeteci“Silivri’deki tek kadın gazeteci ve anneyim” diyor meslektaşımız Müyesser Yıldız gazetecileri dava duruşmasına davet ettiği mektupta..İkisi de o tarihte sanık veya şüpheli olmamalarına rağmen, gazeteci Fatma Sibel Yüksel’le yaptığı telefon görüşmesini “1. Ergenekon iddianamesi” eklerinde (üstelik tüm kimlik bilgileri, adres ve telefon numarası ile) görünce Savcı Öz ve arkadaşları hakkında ikisi de dava açmışlar. Dava açılır açılmaz Fatma Sibel Yüksel “2. Ergenekon iddianamesi”nde sanık durumuna düşmüş. Aradan 4 yıl geçtikten sonra da Müyesser Yıldız “sadece 5 ay çalıştığı” Oda TV operasyonu kapsamında tutuklanmış. Karmaşaya bakın, polisiye film mübarek! Savcıya dava açtın mı “terörist” ilan edilmen işten değil.Bu sabah 9.30’da Sirkeci Adliyesi 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde “Savcı’ya açtığı davanın duruşması olduğunu” bildiriyor. Haksızlıkların son bulması, gerçeklerin ortaya çıkması için de meslektaşlarını “destek vermeye” çağırıyor.“Adalet” isteyenler hiç şüphesiz orada olacaktır!
Aylardır “seçim sürecidir, ölçüler kaçabilir, ya sabır” diye diye çocukların bile bir kavgada söylemeyeceği sözleri, hakaretleri, doğru-yanlış demeden karşılıklı atıp tutmaları izleyip durduk ama iki hafta kala tahammül sınırlarını aştı durum. “Liderler ispatsız, desteksiz konuşmamalı” uyarıları da fayda etmiyor, zira bildiğimiz kadarıyla çoğu gazete okumuyorlar. Oysa en azından rakip partilerin de “MİLLİ İRADEYİ YANSITTIĞINI, O MİLLİ İRADENİN TEK BİR PARTİYE OY VERMEDİĞİNİ” bilmeleri ve birbirlerine karşı hakarette bir sınırları olmalı değil mi?HAKARETLER YOĞUNLAŞTI!Başbakan Erdoğan, belki de “liderlerin TV’de tartışmaları için yapılan çağrıları etkisiz kılmak, bunu daha da imkansız hale getirmek için” olmalı Kemal Kılıçdaroğlu’na hakaretleri yoğunlaştırdı. Bunu yalnız da yapmıyor, Arınç, Bağış veya partisinden kim konuşsa onun bıraktığı yerden hakarete devam ediyorlar.Son konuşmasında Kılıçdaroğlu için “vitrin süsüdür, sanaldır, vitrinin arkasında çeteciler, akıl hocaları tarafından yönlendirilen bir figürdür. BDP’nin bile parmağında oynattığı bir kukladan ibarettir” demiş. Birkaç gün önce Egemen Bağış’ın benzer sözleri de bunları aratmıyordu, oysa bu iddiaları söylerken halka “hangi kanıtlara dayanarak konuştuğunu” açıklaması zorunludur (tüm liderler için geçerli ama bazıları kurala uyuyor ve ‘somut örnekler göstererek, açıklayarak’ konuşuyor). NEDEN BDP?Mesela vatandaş; “Allah Allah, benim dinlediğim, izlediğim kadarıyla hiç de sanal görünmüyor, vitrin süsüne de hiç benzemiyor. Kanlı canlı, inandırıcı konuşan bir lider. Üstelik çeteyle veya BDP ile ne ilişkisi var? Suçu bile söylenmeden hapislerde çürütülen gazeteciyi veya doktoru aday göstermek mi çete ilişkisi? Öte yanda açılımı BDP ile beraber Kılıçdaroğlu mu yaptı, Öcalan’la anlaşmaları, Habur olaylarını vs hükümet yerine kendisi mi yaptı, ne iş? Acaba Başbakan’ın bir başka bildiği mi var, varsa neden anlatmıyor ve böyle üstü örtülü konuşuyor” dediğinde cevabın da hazır olması lazım.Özellikle bu“BDP ile CHP ve (o da yetmiyor) MHP arasında bir ilişki varmış gibi” gösterilmeye çalışılması, referandum öncesinden başlayarak “gerçek ilişkinin tam tersine çevirme” çabaları gerçekten dürüst siyasetten çok uzak. Ancak halk “açılım”dan başlayarak olanları, muhalefet partilerinin “silah bırakmamış terör örgütü ile hükümetin anlaşma sürecine” karşı çıktıklarını hatırlarsa bu iddianın iç yüzünü anlar.KİM DEMİŞTİ?Başbakan Erdoğan yaptığı konuşmada bir de yeniden, ilk iktidar dönemlerinde çok kullandıkları “zenci-beyaz” benzetmelerine dönmüş.“Bize ‘haddinizi bilin, geride durun’ dediler. Siz kapıcısınız, odacısınız dediler” diyor. Peki bundan önceki Meclislerin milletvekilleri nereden çıktılar? Demirel, Ecevit, Türkeş ve onların milletvekilleri, Menderes dönemi nereden geldi, Bahçeli, Kılıçdaroğlu nereden? Halkın içinden, köyden kasabadan değil mi? Onları seçen halk da uzaydan mı geldi, kim kime “geri durun” dedi?ARTIK BAŞKALARI ZENCi!“Kapıcı, odacı” muhabbeti de böylesine zengin hayatlar yaşayan siyasetçilerin ağzında iğreti duruyor doğrusu, istemedikleri kesimlere her sıkıntının reva görüldüğü “10 yıllık iktidardan sonra” bugünün zencileri, mağdurları onlar değil artık..Bir de “dışlamak, ötekileştirmek” konusu var.. Başbakan “hiç yapmadıklarını” söylüyor. Mesela “medya”da iktidarın istedikleri yerine bağımsız yazmayı, konuşmayı tercih eden gazete ve gazeteciler, “yargı”da aynı şekilde “siyasi baskı altına girmeyi reddedenler”, aynı şekilde (en ufak tepkide) sivil toplum kuruluşları, rektörler, işçiler, öğrenciler, ne oldu onlara? Belki de Başbakan “ötekileştirmek” kelimesinin hafif kalacağını düşünüyordur.***‘Bana dokunmayan yılan’..TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Boyner ve onun gibi düşünenler iktidara gelirse porno sitelerine izin verirler” sözüne ikinci cevabı bir toplantı için bulunduğu Barcelona’dan vermiş.“İş alanında kadın-erkek ayırımı yapmamasına rağmen bütün kadınlara ayıp edildiğini” söyledikten sonra çok önemli bir açıklama yapmış. “Hayatımız sanki ‘en çok mağaza açarak büyüme’ üzerine kurulmuş. Ama gözümüzü ‘sadece ekonomik büyümeye’ dikemeyiz. Türkiye’de artık iki konunun değişmesi lazım, birincisi ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ atasözünü hafızalardan silmeliyiz, ikincisi ‘sorunları halı altına süpürmek’ten vazgeçmeliyiz. İlerde çocuklarımız ‘Cumhuriyet tarihinin en yakıcı günlerini geçirirken siz ne yaptınız’ diye sorduğunda onlara ‘bizler daha çok mağaza açmak için çalışıyorduk’ mu diyeceğiz”..EĞİLELİM ARKADAŞLAR!Bu konuşmada kilit söz “çocuklarımız sorduğunda verilecek cevap”tır. Zira; para kazanmaktan daha önemli olan şey ‘kazanılan paranın mutlu, özgür bir ülkede harcanıp harcanmayacağı”dır. Ümit Boyner “iş dünyasının uzun zamandır yapmakta olduğu” bir hatayı, “aman ekonomimiz bozulmasın, hatta artabildiği kadar artsın bize yeter, yoksa Maliye bizim de kapımıza dayanır, iş de alamayız, rüzgara karşı boynumuzu eğebildiğimiz kadar eğelim, ülkedeki diğer gelişmeleri görmeyelim” şeklindeki yaygın anlayışı sorumluluk ve cesaretle dile getirmiş. Üstelik hala aynı anlayışta çok kişi bulunmasına rağmen. Biraz geç oldu ama yine de hiç olmamasından iyidir!