Kasete alınanlar özel yaşam mı?

11 Mayıs 2011

Bir tek Deniz Baykal’ın kaset tartışması vardı, önceleri onu koruyormuş veya “onun kaseti yüzünden istifası üzerine başka genel başkan seçilmesi yanlış bir durummuş” gibi görünen iktidar partisi seçim yaklaştıkça “beline hakim olmadı gitti, ne özeli, bu senin karın değil ki” söylemini tekrarlamaya başlamıştı. Ki Türkiye’nin bugünkü siyaset ortamında olacağı da budur, Baykal olayının hemen ertesi günü TV programımda; medeni ülkelerde yapılacağı gibi “neden derhal istifa etmesi gerektiğini” söylerken diğer nedenler yanında bunu da vurgulamıştım. O zaman programdaki hukukçular bile “istifanın kasete prim vermek” olduğunu belirterek tepki göstermişlerdi ama zaman gerçeği anlattı.İNÖNÜ “GÖZÜM GÖRMESİN” DEMİŞYine seçim yaklaştıkça ortaya başka partilerden “gizli ilişki” kasetleri de dökülmeye başladı. Bu durum bizim ülkemizde bile daha önce görülen bir tablo değil, Adnan Menderes döneminde onun gizli ilişkileriyle ilgili kasetler önüne getirildiğinde İsmet İnönü “ilkeli siyasetçi” örneği göstererek “Kaldırın bunları, gözüm görmesin” demiş. Bugün yapıldığı gibi “beline hakim olamadı, eşi değil ki” benzeri laflarla hem de “sorumlu şahsı değil, yeni genel başkanı ve tüm partisini yıpratma amaçlı” kullanmayı düşünmemiş ama sonuçta o günden bu yana benzer olaylar yaşanmadı. Demek ki artık bunları da dinleyeceğiz, öyle görünüyor.HÜRREM SULTAN DİZİSİ!Baykal olayından sonra MHP’de de arka arkaya ortaya çıkan kasetler yalnız ilgili siyasetçileri değil, seçim arifesinde genel başkanlarını ve partilerini sıkıntıya sokuyor. Dün hem Bağımsız Milletvekili Adayı Altan Tan’ın “Başbakan bazı yakın arkadaşlarının ve bakanlarının kasetlerine dikkat etsin, onların kasetleri piyasaya düşerse 66 bölümlük Hürrem Sultan dizisi ortaya çıkar” dediğinin haberi vardı.. Hem de MHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Didinmez kendi kasetiyle ilgili olarak Devlet Bahçeli’nin “istifa et” talebini “Bu benim özelimdir, sorumluluğum sadece aile fertlerine karşıdır” diyerek reddettiğinin.. Acaba Didinmez haklı mı?Gerçek demokrasilerde insanların gizli ilişkileri bile özel yaşamı sayılır ve gerçekten ‘sadece kendilerini ve ailelerini’ ilgilendirir. Ama burada öncelikle ‘gerçek demokrasi’ tanımı önemli, Türkiye gibi her vatandaşın tek tek fişlenip-izlendiği-dinlendiği keyfe göre kasetlere alındığı bir ülkede hangi hakkı, kimden soracak, hangi “bağımsız” mahkemede hak arayacaksınız ki artık? Bunu unutun bir.ÜLKE YÖNETENİN ÖZEL YAŞAMIİkincisi, evet gizli ilişki bile özel yaşamdır ama ‘sıradan vatandaşlar’ için.. Türkiye gibi koca bir ülkeyi yönetmeye talip siyasetçilerin gizli ilişki veya yolsuzluk gibi olayları “özel yaşam” sayılamaz ve normal şartlarda (Berlusconi dışında, onun hayatı yalama oldu) hiçbir hukuk devletinde, hiçbir Batı ülkesinde böyle bir siyasetçi koltuğunda kalamaz (Clinton’ı da hatırlayın.)Onun için bıraksınlar bu “özel yaşam” israrını, bir siyasetçi ya da toplum önderi özel yaşamına dikkat etmekle sorumludur, ilişki kaseti ortaya çıkacak kadar sorumsuz davranan veya başka ‘yolsuzluğu’ ortaya çıkan biri “milletvekili adayı” bile olamaz, kendisi çekilmelidir. Kaseti ailesinin, bir çetenin ya da herhangi birinin ortaya çıkarmış olması da durumu etkilemez. Bu Baykal için de geçerlidir, Didinmez için de..Ayrıca, rakip partiler diline doladığına göre “Ben kendi ilimde kuvvetliyim, aday yapmak zorundasınız” tehdidiyle aday olmak partisini sevmek midir acaba, yoksa bencillik mi?*****‘Cumhuriyet kalmalı’ mı, nasıl yani?Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç tüm israrlara rağmen ipucu verilmeyen ve seçim sonrası açıklanacağı söylenen yeni anayasa konusunda bir konuşma yapmış. Ben her konuşmanın “nedeni” olduğuna inananlardanım, onun için de hemen; örneğin BDP’nin onun söylediklerinden gerekli anlamı çıkaracağını düşündüm.Arınç “yeni anayasa için hiçbir acelelerinin olmadığını” belirttikten sonra (oysa millet önemli konulardaki değişiklikleri açıkça öğrenmeliydi) diyor ki; “Anayasa’daki değiştirilemez maddelerden sadece ‘Türkiye devleti bir cumhuriyettir’e dokunulmasın”. Devamında ise “Demokratik-laik-sosyal- hukuk devletidir” dedikten sonra “demokrasinin içinde bu tür statüko veya dogmatizme gidişin olmaması gerektiğini” söylemiş.İÇİ BOŞ BİR KAVRAMBu da; “Türkiye devletinin laik olması, sosyal ve hukuk devleti olması” da artık statüko olarak görülmeye başlandı anlamına geliyor olmalı. Ne güzel(!) artık “zaten hiçbir şeyin anlamı-önemi kalmadı” noktasına vardık demek ki..Hak-hukuk kalmadı, arayacak merci de kalmadı o biliniyor, “siyasete, devlet yönetimine din işlerinin karıştırılmaması, devletin belli bir dine-mezhebe-inanca taraf görünmemesi” demek olan lakliğin de onun yolunda olduğuna gelmiş sıra..Ama bu konuşmadan “değiştirilemez maddeler arasındaki vatandaşlık tanımı, devletin-milletin bölünmez bütünlüğü gibi kavramların” da değiştirilebileceği anlamını çıkarmak da mümkün, zira “sadece ‘cumhuriyet’e dokunulmasın” deniyor. Peki içi boş cumhuriyetin ne anlamı kalacak?LİBYA, SURİYE, MISIR!Bugün halklarının “diktatörlüğe isyan edip ayaklandığı” Suriye ve Mısır “Birleşik Arap Cumhuriyeti” idi, bugün bizim bile “hemen istifa etsin” dediğimiz Kaddafi’nin yarattığı dikta devletinin adı bile “cumhuriyet”ti.. Seçimde hile yapıldığı için sokaklara dökülen kendi vatandaşlarını devrim polislerine öldürten, despot yönetime sahip İran’ın adı da “İran İslam Cumhuriyeti”.. Demek ki “cumhuriyet” tek başına kurtarmıyor. Bülent Arınç’ın bunları da açıklaması gerekir değil mi?Bir şey daha var; BDP eski Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Türkiye büyük ülke, tek bir merkezden, tek bir başbakanla yönetilemez” dedikten yani “ayrı başbakan olacağını” da anlattıktan sonra tekrarladığı “özerklik” talebi.. Tam da “bir tek cumhuriyet kalsın” ile aynı gün.. Ne tesadüf demez misiniz? Yeni anayasada bu konuda ne yapılacağını sormaz mısınız?

Devamını Oku

Bu kez de Batı’yı örnek alsanız?

9 Mayıs 2011

Bizim siyasetçiler çoğu kez Batı ülkelerini örnek gösterirler ki örneğin referandumda “arada hiçbir benzerlik olmamasına, O ülkelerde ciddi kararların parlamento nitelikli çoğunluğu ile alınmasına, mahkemelerin hele de yüksek mahkeme üyelerinin tek bir parti tarafından seçilmesine asla izin verilmemesine, milletvekillerini de liderler seçmediği için özgür olmalarına” rağmen Fransa’yı, AB’yi örnek gösterdiler. Başkanlık sistemi tartışmalarında yine hiçbir benzerlik olmamasına rağmen ABD örnek gösteriliyor.SÖZLE ŞİDDETİN ALASI!Aslında eğer dürüstçe yapılsa elbette “gerçek demokrasileri, gerçek hukuk devletlerini” örnek almak iyidir ama dediğim gibi dürüst olmak şartıyla, gerçek dışı benzetmeler yapmamak şartıyla. Şimdi bizde seçim öncesi olup bitenlere bakalım; liderler birbirlerine ağzına geleni söylüyor, her tür hakaret gırla gidiyor, şiddetle başa çıkılamayan ülkede sözel şiddetin alası seçim konuşmalarında ortaya çıkıyor.Batı ülkelerinde de liderler rakipleriyle mücadele ederler ama hakaretle değil, ellerinde somut, haklı olaylar varsa onları dile getirerek.. Batıda “seçim sürecini ‘şiddet süreci’ne çevirme”yi hiçbir ülkede göremezsiniz. Haydi buna da mecburiyetten, çözüm bulamadığımız için katlanıyoruz ama sonuçta “kanlı bıçaklı düşmanlar” değiller ya, zaten medeni, aydın, hele de ‘toplum önderi’ pozisyonundaki insanlar düşman bile olsalar gerektiğinde el sıkışmayı bilirler.HANİ ‘BAŞKAN OLSA’ ÇIKACAKTI?Şimdi dünkü tabloya bakalım ve olaylar konuşsun.. Ana Muhalefet Partisi Lideri Kemal Kılıçdaroğlu İstanbul’da dolaşırken kendisine bozkurt işareti yapan MHP’lilere el sallamış, sonra da AKP Bayrampaşa İlçe Başkanlığı’nıziyaret ederek içerdekilerle tek tek el sıkışmış, onlar da alkışla karşılık vermişler.Yani seçim süreci de olsa “bir dostluk mesajı” veriyor, rekabetin düşmanlık olmadığını gösteriyor. Başbakan Erdoğan ise Kılıçdaroğlu’nun “birlikte TV’ye çıkma” teklifine “Haddine mi ya, sen daha çıraksın, amatör ligde oynayanla, süper ligde oynayan bir araya gelir mi” diyor. Oysa o da ikinci büyük partinin genel başkanı ve durup dururken bu hakarete hiç gerek yok.Ayrıca.. Kılıçdaroğlu henüz Baykal genel başkan iken de Erdoğan’a “birlikte TV’de tartışmayı” teklif etmişti, o zaman “eşit mevkide değiliz, genel başkan ol da gel” cevabını almıştı. Şimdi genel başkan oldu ve seçime giren iki büyük parti olarak halkın karşısında tartışmak, soruları cevaplamak millet adına son derece önemlidir, hatta bu milletin hakkıdır.ABD’DE NASIL TARTIŞIYORLAR?Başbakan “ABD’dekine benzer bir başkanlık sistemi”ni çok istiyor (orada iki meclis, eyalet sistemi, tam bağımsız ve güçlü yargı gibi büyük farklar olmasına rağmen) ve seçimi kazandığı takdirde büyük ihtimalle “ülkenin en deneyimli hukukçuları ve herkes karşı çıksa da” hiç kulak asmadan bunu gerçekleştirecek. O zaman ABD’de başkan adaylarının kim olurlarsa olsunlar-seçimden önce mutlaka TV’lerde birlikte soruları cevapladığını da hatırlaması ve milletin seçimde görerek, bilerek, gerçekler ortaya dökülerek oy vermesine imkan sağlaması gerekir.Yani bu durumda, böylesine önemli ve cevaplanacak çok sorunun olduğu bir seçim öncesinde “birlikte TV’ye çıkmak” tercih değil, zorunluluktur. Kendine güvenen liderlerin bu hakkı topluma vermesi gerekir. Kısacası, “çırak-usta” kavgasına yer yok bu konuda!***Demirel “90” bile olsa!Beğenirsiniz, beğenmezsiniz o size ait bir mesele ama Süleyman Demirel bu ülkede yıllarca başbakanlık yapmış, çok başarılı bir “cumhurbaşkanlığı” dönemi de geçirmiş, saygın ve engin deneyimi olan bir siyasetçidir. Bu nedenle hiç kimse kendine yapılmasından hoşlanmayacağı (ve dahi çok sert cevaplar vereceği) hakaretamiz ifadeleri onun için kullanamaz, kullanmamalıdır.Yani hakarete başlamışken sıraya herkesi dahil etme durumu olmamalıdır. Başbakan konuşmasında “Haberal’ın adaylığını desteklediği için” ona olan kızgınlığını yaşından çıkarmış. Önce Mehmet Haberal gibi dünya çapında başarısıyla ün kazanmış bir cerrahı “çete sanığı” yapıyor, sonra da Demirel’e “80 yaşında bir zat var, ayakta zor duruyor, anlamışsınızdır” diyor.ECEVİT KAÇ YAŞINDAYDI?Her şeyden önce yıllardır yüzlerce kişinin tutuklu olarak cezaevinde tutulduğu, gazeteciden bilim adamına birçok saygın isme suçunu bilmeden mahkum hayatı yaşatılan, bu haksızlığın AB ve ABD raporlarında yer aldığı ama şu ana kadar “tek bir mahkumiyet kararının verilemediği” bir davada insanlar “çete suçlusu” olarak adlandırılamazlar. (Katillerin, tecavüzcülerin, gerçek çete suçlularının serbest bırakıldığı, Deniz Feneri gibi suçun sabit olduğu davalara bakılmayan ülkede hiç adlandırılamaz.)Öte yanda daha düne kadar “Ecevit’in sağlıklı olduğu ama hasta gösterilmeye çalışıldığı” söylenerek de Prof Dr. Haberal suçlanmıyor muydu? Ecevit o günlerde Demirel’den yaşlı değil miydi? Üstelik o yaşta başbakanlık yapmıyor muydu? Bu soruların hepsinin cevabı “Evet”.. O halde, bu haksızlık değil mi? Yine evet.Demirel gibi siyasetçiler her ülkede “yaşadıkları sürece, 90 yaşında bile olsalar o deneyimi kullanma hakkına” sahiptirler, bir kişi hakkında görüş bildirmek için de o kişinin mutlaka kendi partilerinden olması gerekmez. Zaten bugün şartlara göre “ülke meselesi” parti meselesinin önüne geçmiştir ve birçok kişi buna göre oy kullanacaktır, durum budur. ***Annem!Dün anacığım yanımda olmadan, onu öpüp koklamadan geçirdiğim üçüncü Anneler Günü’ydü. Çok sevdiği bahar çiçeklerinden; mor ve sarı frezyalardan bir küçük buketle kabrini ziyarete gittim. Duamı ettim sonra sanki kulağına söylüyormuşum gibi onu “onsuz geçen her günde, her saatte andığımı, sesini duymadan ve bana huzur veren yüzünü görmeden hayatın eskisi gibi olmadığını” fısıldadım.Anne kimseye benzemiyor, insan kaybedince bunu daha iyi anlıyor. Analarınızın kıymetini her gün bilin, sadece onun hayatta olması bile başlı başına “hayatı kolaylaştıran” bir şans, unutmayın. Yaşlandığında ona bakmaktan ise sakın gocunmayın.

Devamını Oku

‘En büyük günah’ı işliyorlar!

8 Mayıs 2011

Günlerdir iki liderin karşılıklı “Allah” konulu tartışmasını izliyoruz. Başbakan Erdoğan’ın, Kılıçdaroğlu’nun söylediği ‘statükocunun Allah’ı Ankara’da sözü üzerine başlattığı “Allah’a dil uzattı” sözü üzerine devam eden tartışma bu..Günler önce, daha bu suçlamanın yapıldığı gün; Türkiye’de kullanılan bu gibi deyişlerde “Allah” adının kendi anlamında değil, “en büyüğü” anlamında kullanıldığını, Allah’a hakaretle ilgisi olmadığını ve tam aksine asıl bu tür siyasi polemiklerin (seçim polemiği demek daha doğru) Allah’ın adını siyasete alet etmek olduğunu, zaten Başbakan’ın da benzer şekilde “Allah’ın kuruşu yok” dediğini yazımda anlatmıştım.Ama mesele bununla da kalmıyor. Mesele genel anlamda ve mezhep ayırımıda yapılarak “dindarlık” tartışmasına dönüştürülüyor, bir liderin inancı ile ilgili konuşmalar “vatandaşa şikayet” şeklinde yapılıyor, ‘Alevilere kim daha şirin görünecek’ gayreti gibi görünen sözler o liderin kendi mezhebinin bile istismarını yaptığı iddiasıyla söyleniyor. Bir CHP’li kadın milletvekili adayının, daha önce çok kez konuşulmuş olan “Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kapısındaki ‘Her canlı ölümü tadacaktır’ yazısıyla ilgili” sözü o ayete hakaret olarak anlatılıyor. O da yetmiyor, söyleyen aday “Dürüstsen vasiyetini öyle yaz, böyle yaz” diye tatsız bir duruma düşürülüyor. Neden ki, Türkiye’de her mezarlığın kapısında bu söz yazmıyor ve ayet de olsa “ölümün her an hatırlatılması” hiç de gerekmiyor, bu nedenle o kadar söz saydırmak da şart değil.DİN-MEZHEP YARIŞI!Uzun süredir “din üzerinden toplum kesimlerini bölme”ye ara verilmişti, vazgeçildi galiba diye sevinirken seçim yaklaştıkça başa döndük. Aynı tartışmalar yeniden açıldı. Ve bütün mesele seçmene “ben herkesten dindarım, hatta başka bir mezhebe bile ‘o mezhepten olanlardan’ daha yakınım” mesajı vermek. Özellikle diğer liderlerin “Müslümanlıkla sorunu olduğu” izlenimi yaratmak. Peki, özellikle yoksulluk-işsizlik konularında ülkeler arasında en kötü durumda göründüğümüze göre din-mezhep yarışı yapmadan seçmeni “iş-aş- yoksulluğu bitirme-birlik-beraberlik” gibi konularda vaadlerle etkilemek mümkün değil mi?Tabii mümkün ama daha önceki seçimlerde görüldü ki bu halk “din kutuplaşması yaratılıp, kışkırtıldığında” oy kazandırıyor. Seçim propagandası hazırlayan “think-thank”çiler bunu unutur mu? Ama doğrusu, “AB’ye gireceğiz” iddiasında olan bir ülkede, üstelik “siyasete din karıştırılmaması gereken” laik bir ülkede (pardon, laikliği de ağza hiç almamak mı gerekiyordu) ve ayrıca “insanların din-inanç ölçüsüne sadece Allah’ın karar vereceğine inanılan” bir dinden söz ediliyorsa bu tartışma ilkeler bazında toptan çok çiğ ve yanlıştır.YARATAN’A ŞİRK KOŞMAK!Örneğin Başbakan Erdoğan “Allah’a şirk anlamına gelen, Yaratan’ı böyle edepsizce ağzına alana susmam” demiş. Ortada Yaratan’a edepsizlik yok zira o sözlerin hangi anlamda kullanıldığı açıklanıyor ve kendileri de benzerini kullanıyor. Ama “şirk” deyince.. Ortada önemli bir şirk koşma durumu hep var ve bu da defalarca anlatıldı, Kur’an’da var, din bilimciler kitaplarda da açıklıyor.Allah kimseye “başkasının dinini inancını değerlendirme, ‘o yeteri kadar dindar değil’ deme hakkı” vermemiş. Böyle bir hakkı Hz. Peygamber’e bile vermemiş. Bu yalnızca Allah’a bırakılan bir değerlendirme, aksini yapmak açıkça “Allah’a şirk koşmak” anlamına geldiği için en büyük günah sayılıyor. Hele de bir başka Müslüman’ın dindarlığını, inancını kötülemek.ULEMAYA SORUN!Sorsunlar, hangi din uzmanına güveniyorlarsa, bakalım çıkıp bunun aksini ortaya söyleyebilen var mı?.. Bir de Müslümanlığın kesinlikle “aynı dinden olan insanların bölünmesini” de yasakladığını, bu nedenle de mezheplerin Hz Muhammed’den çok uzun süre sonra ortaya çıkarıldığını eklesinler.. Eğer “günah”tan, “daha iyi Müslüman olmak”tan söz ediyorsak yapılan konuşmaların tamamı günahtır, yasaktır.Hem de “en büyük günah”, telafisi yok! Siyaset uğruna din istismarına son verilmeli artık.*****Bir Ayşe Paşalı olayı daha!Bu kadar kıyamet koptu, devlet “kendisine sığınmasına rağmen” Ayşe Paşalı’yı korumadığı için o kadın üç çocuğunun gözü önünde öldürüldü diye aylarca tepki gösterildi, sonunda “bundan sonra devlet korunma isteyen kadınları şiddetten koruyacak” güvenceleri verildi ama hala eski tas, eski hamam!Elazığ’da 15 yaşında bir çocuk ile babası, yaşının tam iki katı büyük bir cani tarafından öldürüldü. Tehdit aldıkları için “Cumhuriyet Savcılığı”na başvurmuşlar. Herhalde sohbet olsun diye başvurmadılar, korunmak istediler. Ama şüphesiz birileri onları “masal dinler gibi” dinleyip gönderdi ve unuttu. O çocuk acaba kendi yakınları olsa unuturlar mıydı, o katil işini görüp kaçabilir miydi?Bu “katiller, tecavüzcüler için önlem almayan, ceza da vermeyen” savcılar, hakimler cezalandırılıncaya kadar Türkiye’deki adaletsizliği dünyaya duyurmayı sürdüreceğiz. Kadınlar ve çocuklar çeşit çeşit canavarca yolla yok edilirken hiçbir ülkenin parlamentosu “hiçbir sorun yokmuş gibi” kayıtsızca izlemez!

Devamını Oku

Kadın ve çocuklar sahipsiz kalmayacak!

7 Mayıs 2011

Dün VATAN’da haber olarak verildi, Çarşamba günü Bilgi Üniversitesi’nde yapılan ve Birleşmiş Milletler ’in “Küresel Akit” ve “Kadın Kalkınma Fonu” tarafından desteklenen ülkeler arası bir hareketin Türkiye ayağı olan “Eşitlik İş Demektir” başlıklı toplantıdaydım; hem ilk oturumun yöneticisi, hem de konuşmacı olarak..Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu ile TBMM Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanı Güldal Akşit’in de katıldığı toplantıda aralarında Birleşmiş Milletler’den, uluslar arası federasyonlardan ve birçok ülkeden örgüt temsilcileri vardı.Toplantının amacı Birleşmiş Milletler’in 1979 CEDAW (Kadına karşı Her Tür Ayırımcılığın Önlenmesi) Sözleşmesi ’nden bu yana dünya çapında başlattığı en geniş kapsamlı “kadın-erkek eşitliği, eşit haklar, eşit güvenlik, eşit standartlar” çalışması nın Türkiye’de uygulanmasını sağlamak.. Kadın ve çocukların şiddetten korunması, yasal çözümlerin uygulanması, iş-eğitim-sağlık gibi konularda uluslararası standartların en kısa zamanda sağlanması için uluslar arası dayanışma.. Kısacası tam şu sırada Türkiye’de en çok ihtiyaç duyulan şey! Türkiye’nin bu konulardaki ciddi sorununu diğer ülkelere, özellikle küresel kuruluşlara duyurmayı çok istediğim için bulunmaz bir fırsattı ve doğrusu elimden geleni yaptım.EN AÇIK HALİYLE..Nimet Çubukçu, BPW Türkiye’nin Kurucu Başkanı Arzu Özyol ve Uluslar arası BPW (İş ve Meslek Sahibi Kadınlar Federasyonu) Başkanı Liz Benham açılış konuşmalarını yaptılar.Hemen arkasından Aynur Bektaş (TOBB Kadın Girişimciler Kurulu Başkanı), Güldal Akşit, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü ve UNESCO Balkan Ülkeleri Kadın ve Barış Merkezi Başkanı Maria-Catherine Papachristopulo’nun konuşmacı olduğu oturumu başlattım ve müthiş verimli bir panel oldu. Genel olarak dünya ülkelerindeki kadınların durumu ile bizdeki tablo ve buna bağlı beklentiler arasındaki büyük fark anlaşıldı.Sonra kadın istihdam oranında en geri ülkelerden biri olduğumuz (AB’de %60 ,Türkiye’de % 22), kadın ve çocuklara yapılan canavarca saldırılara nasıl kayıtsız kalındığı, en ağır suçluların nasıl “vahşeti teşvik eder gibi” serbest bırakıldığı ve diğer haksızlıklar, ayırımcılıklar konuşuldu .İNANAMADILAR!Türkiye’de çocuk tecavüzlerinin hatta toplu tecavüzlerin, kadın cinayetlerinin nasıl hafife alındığını ve suçluların serbest bırakıldığını dünya ülkelerinin temsilcilerine anlattığımızda gözlerinin hayretten faltaşı gibi açıldığını gördük, hepsi anında haberi iletmek için bilgisayarlarına sarıldılar. Toplantının anlamı bence buydu, zira onlarca yıldır ideal şartların nasıl olması gerektiğini yabancılardan dinliyoruz.. Biz de nazik nazik onlarınkine benzer konuşmalar yapıyoruz (kendin söyle, kendin dinle tarzında) ama onların da AB’ye girmeye talip bir ülkede hukukun işletilmediğini, hiçbir önlemin alınmadığını, adeta bir Taş Devri vahşetine yol açıldığını, suçlara göz yumulduğunu artık öğrenmeleri gerekiyor.İki gündür yine gazetelerde; “bir anne ile 3 çocuğunun kafalarından kurşunlanarak öldürüldüğü” haberinden, “Erzurum’da 6 Nisan’da bir kadın öğretmene saldırıp tecavüze yeltenen ve kadın direnince onu komaya sokan iki tecavüzcü”ye (yakalanma haberini bile boşuna veriyorlar, üç gün sonra bırakıldıklarını duyarız), “Emniyet şeridine hızla girerek Sinem Yalçın’ın ölümüne neden olan sürücünün tahliye edilmesine, o sürücü yerine ‘bu adaletsizliğe en haklı tepkiyi veren acılı annesinin’ cezalandırılmasına” kadar ne haberler duyduk. Ama bu hukuksuzluğun peşinin bırakılmayacağını başta iktidar partisi olmak üzere tüm partiler, bu çağ dışı tabloyu ağzına almayan tüm liderler bilmeli artık. Dünya da bilecek, onlar da..TEŞEKKÜR!Son olarak.. Toplantıda konuşmalarına benim “meslek yaşamım boyunca kadın ve çocuk haklarına verdiğim önemi, aynı zamanda bir ‘aktivist’ olarak çalıştığımı, Türk kadınına başarılı bir ‘rol model’ olduğumu, benimle gurur duyduklarını söyleyerek başlayan ve beni onurlandıran tüm kadın kuruluşu temsilcilerine teşekkür ediyorum.*****Anlaşıldı, seçim terör eşliğinde!Dün de biri CHP’li Bayramiç Belediyesi’ne pompalı tüfekle saldırmış. Yine PKK mı yapmıştır, dikkat çekmek için silaha sarılan bir başka meczup tarafından mı yapılmıştır yazımı yazdığım dakikalarda henüz belli değil. Türkiye artık silahlı şiddetin merkezi bir ülkeye dönüştüğü, devlet de silahlı (ve her türlü) şiddete karşı görevini yapmadığı için her ihtimal olabilir.Ama son günlerdeki olaylara bakınca seçim sürecinin terör-şiddet eşliğinde geçeceği kuvvetli bir ihtimal gibi görünüyor. Bu terör saldırılarının arkasından hep PKK çıksa bile, saldırılarını dağınık hedeflere yöneltseler bile bence sebebi hep “yeni anayasayı umutla bekledikleri, en önemli taleplerinin gerçekleşeceğine inandıkları ve hükümetle bu konuda anlaştıkları” görüntüsünü değiştirme amaçlı olacak. Bunu ben bulmadım, PKK lideri ve adamları kaç kez üstüne basarak vurguladı..NE OLDU Kİ DEĞİŞTİ?Ne yaparlarsa yapsınlar Öcalan’ın “devletle çok olumlu görüşmeler yapıyoruz, Türk halkı bilsin” dediğini ve bunun arkasından “eylemsizlik kararının 15 Haziran’a kadar uzatıldığını” açıkladığını unutturmayacak. Bunları daha 1 ay öncesine kadar söyler ve çok emin görünürken ne oldu da birden gerilim ve karşılıklı tehdit pozisyonuna geçildi merak etmez misiniz?Dün Öcalan’ın “15 Haziran sonrası ‘isteklerimiz yapılmazsa’ savaş çıkar” sözleri internetteydi yine. Şu anda “taleplerine olumlu cevap verilmemiş” havasında ama (aynen referandumda istedikleri Anayasa değişikliği yapılmadığı için bu durumda “Hayır” demeleri beklenirken “boykot” ederek tam aksine iktidara destek vermeleri gibi) yine de seçime kadar desteğini sürdüreceğini söylüyor .Madem ki bu kadar kızgın ve ümitsizdir, adamlarına “terör işaretleri” göndermektedir, seçim sonrasına kadar zaman vermenin sebebi ne? Gördüğünüz gibi “sahne değil perde arkası” önemli olan ve kafa yorulması gereken. Bu çekişme havasına inandırmanın tek yolu vardır, hükümetin “yeni anayasa” da bu konuyla ilgili adımlarını açıklaması. Çok mu zor sizce?

Devamını Oku

Araştırma değil, yönlendirme!

6 Mayıs 2011

Dün yine haber olarak verilmişti; “34 seçim anketinin ortalaması şuymuş” diye, 34 ankete kim inanıyor ki ortalamasına inanılsın?Referandum öncesi de yazdım, her seçimden önce tekrar yazarım, seçim araştırmaları inanılacak durumu çoktan geçtiler ve “kamuoyu araştırması” olmaktan çıkıp “kamuoyu yönlendirmesi”ne dönüştüler. Her şeyden önce, YGS, ALES ve aklınıza gelen (artık şüphe yok) her sınavda ve her konuda hilesiz iş yapılmayan bir ülkede seçim anketinin hilesiz olacağına aklı başında kimse inanamaz. Bu araştırmaları yapanların (bir-ikisi dışında) tarafsız olacağına da..Nitekim bakıyorsunuz tarafsız gazetenin artık mumla arandığı dönemde “iktidara yakın” gazeteler arka arkaya araştırma yaptırıyorlar (hepsi de bilmem kaç bin kişi ile, nereden seçiyorlar belli değil) ve tesadüf bu ya aynen referandumda olduğu gibi partinin “bu kadar oy alırız” dediği sayının yüzde 2-3 aşağısında bir rakam buluyorlar. Muhalefet partileri için de “mümkün olan en düşük rakamı”..Aynı sıralarda “yine özenle (!) seçilmiş” ve “ne diyeceği baştan belli” bazı gazeteci veya taraflı akademisyen ekrana koşuyor, “araştırmaların aşağı yukarı aynı sonuçları verdiğini” söyleyerek etkileme-yönlendirme operasyonunu pekiştiriyor.Öte yanda eğer daha tarafsız bir kuruluş anket yapacak olursa (ki sanıyorum bir tane kaldı), epeyce farklı sonuçlar çıkıyor.2 AŞAĞI İNDİN Mİ ŞIP DİYE..Tablo aynen şöyle; seçimlerden aylar önce partinin önde gelen isimleri bir rakam telaffuz ediyor. Ardından o partiye yakın siyaset bilimci, sosyolog ya da gazeteciler TV’lerde- gazetelerde ‘beyin yıkama yapar gibi’ o rakamı tekrarlıyorlar. Sonra sıra geliyor anket desteğine; iki de anket patlattın mı aynı rakamı çıkaran, iş bitti. Dilden dile, köşeden köşeye yayılıyor ve artık herkes seçim sonucunu ‘seçim yapılmadan’ biliyor. Sonuçta da gerçekten 2 eksiği ile mutlaka o rakam çıkıyor (tıpatıp aynı olsa fazla dikkat çeker).Referandumdan aylar önce iktidar partisi yöneticileri “yüzde 60” rakamını telaffuz ettiler, ben önce ‘bu rakamı şimdiden nasıl bildiler’ diye sordum, cevap gelmedi, sonra da ‘yüzde 56-58 arası çıkacak’ dedim ki bu da yukarıdaki hesaba dayanıyordu. Onun için sonuç hiç şaşırtmadı. SEÇMEN DOĞAN BEBEKLEREğer bir hile yapılmadıysa, YSK (dava bile açılmasına rağmen) sandık sonuçlarını hala neden veremedi?O “5 milyon fazla seçmen” in çıkıp sonra da buharlaşması neden cevaplanamadı? Bu seçim için şimdiden iktidar partisi ile ilgili (kararsız oylar katılınca) yine “yüzde 58” rakamı telaffuz ediliyor ve yine en az 2 milyon “nereden çıktığı belirsiz” seçmen mantar gibi yerden bitti, ayrıca 2007 seçiminden bu yana seçmen sayısında 9 milyon artış olduğu açıklandı. Ne o, tavşan hızıyla çoğalsak, analar artık direkt “seçmen yaşında bebek” doğursalar bile bu kadarı mümkün değil. SİYASET BİLİMCİ Mİ, REKLAMCI MI?Tanınmış siyaset bilimciler ortaya çıkıp sanki görevleri reklamcılıkmış gibi “kesinlikle tek başına iktidar” açıklamaları yapıyorlar. TV’ler, gazeteler tam gaz aynı reklamı tekrarlıyor. Kısacası bu danışıklı dövüş sürüp gidiyor. Örneğin, Milli Savunma Bakanı Gönül çıkıp “Anketlere göre rakip parti iktidara gelemez” diyor, sonuç o kadar kesinse seçime ne gerek var? Bu durumda sonuç yine üç aşağı, beş yukarı “anketlerde aynen çıkan” rakam civarında olursa kim inanır? Pardon, ‘işine gelenler dışında’ kim inanır?ANKETLER KALDIRILMALI!Seçimden bir ay önce “çoğu taraflı kişi ve kuruluşların yaptığı” bu anketler yasaklanmalı, seçmen eskiden olduğu gibi kararında özgür bırakılmalı, baskıdan kurtarılmalıdır. TV konuşmaları zaten eşitliğe tamamen aykırı bari seçim “anketlerle beyinler yıkanmadan” yapılsın. Veya.. Sonuç bu kadar net belliyse milletin kesesinden bir de seçim masrafına gerek yok, seçimi iptal etsinler.Muhalefet partileri de ne ‘kuzu’lar ama.. “Kaderci kuzular”!***Konvoy saldırısını PKK yaptıysa..Bir terör saldırısı her zaman, her yerde kınanacak, lanetlenecek bir eylemdir. Kime karşı olursa olsun böyledir ama bir başbakana yapılması çok daha cüretkar ve “direkt devlete yönelik” mesajı taşır. Kendisi konvoyda değildi, bununla birlikte ben de Başbakan Erdoğan’a ‘geçmiş olsun’, şehit polisin ailesine ise ‘başsağlığı’ dileklerimi iletiyorum.Erdoğan bu konuyla ilgili olarak bir kez daha “Biz yola kefenimizi giyip çıktık” demiş, maalesef Türkiye gibi şiddetin, terörün cirit attığı, devletin terörden kurtulmak için terör örgütü lideriyle pazarlığa oturduğu bir ülkede sadece başbakanlar değil bütün siyasetçiler “kefenini giyip” siyaset yapmak durumundadır ama bunu ikide bir dile getirmek de devleti acz içinde göstereceğinden söylenmez. Bizde ise bu söz bile “cesaret ya da ‘herşeyi göze alırım’ anlamında tehdit gibi” kullanılıyor ve üstelik bu yine “mirasını biz devraldık” mesajı vermek üzere ( o mirası Menderes bırakmadığına göre nedense) Menderes’in adını da işe karıştırarak yapılıyor ki çok yanlıştır.YAPAY GÖSTERİLERArtık ‘ermiş’ gibi mi olduk nedir (yoksa siyaset oyunlarını, mı iyice öğrendik), daha birkaç gün önce “referandum propaganda döneminden başlayarak BDP-PKK ile hükümet arasında bir anlaşma havası bulunduğunu, referandumda bu nedenle BDP’nin iktidar partisini desteklediğini, o günlerden bugüne uzatılan ve seçimden hemen sonra biteceği Öcalan tarafından açıklanan ‘PKK eylemsizlik kararı’nın da bununla ilgili olduğunu yazmış, ama şimdi seçim öncesinde bu tabloyu yalanlamak üzere aralarında çekişme varmış gibi yapay olaylara başvurulduğunu belirtmiştim.Son cümle; ‘umarım daha inandırıcı olması için bir terör olayı yaşanmaz’ diye bitiyordu. Kısacası; ben hala asıl büyük meselenin; seçim öncesi mutlaka halka anlatılması gerekirken (oy kaybını önlemek için olmalı) seçim sonrası açıklanacağı söylenen “yeni anayasa”da BDP-PKK taleplerinin yer alması olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle seçim sürecinde “PKK’nın (insan canı onlar için nasılsa önemsiz) hiçbir eylem ya da söylemi” göründüğü gibi alınmamalı.ANAYASA AÇIKLANSINEğer herkes dürüst hareket ediyorsa, olayların arkasında bir oyun yoksa, hele de bu saldırıdan sonra hükümet “yeni anayasada BDP ile PKK’nın istediği ‘özerk bölge ve anayasal değişiklikler’ taleplerinin hangileri gerçekleşecek” sorusunun cevabını kolayca verebilir ve vermelidir de.. Bu soruları soracak, tartışmaları yapacak hiçbir TV programının kalmaması ne “demokratik ve basın özgürlüğüne sahip” ülke olduğumuzu (!) göstermeye yetmez mi?

Devamını Oku

Buyrun, Baykal seçim malzemesi oldu bile!

5 Mayıs 2011

Daha dün yazdım; ‘kaset skandalından sonra Baykal kalsaydı bugün onun hatası yüzünden partisi yıpratılacaktı, kalmasıgerektiğini iddia edenlerin israrı yanlıştı’ diye.. Ve aynı gün Başbakan Erdoğan’ın harfiyen bu iddiayı gerçekleştirdiğini gördük. Siyasetin içinde yetişince insanın olayları önceden görmesi gerçekten daha kolay oluyor.. Erdoğan’ın konuşmasında eleştirilecek okadar çok şey var ki nereden başlayacağına karar vermek zor. Öncelikle; “kız öğrenciyi saçlarından sürükleyen korumalar” olayında da hatırlattığımız gibi boğazına kadar şiddete batmış bir ülkenin Başbakanı olarak konuşmalarında “sözel şiddet”ten vazgeçemiyor olması son derece üzücü ve yanlış. Bir yandan kendisi ve tüm yönetim kademesiyle diğer partileri “Biz sizin gibi hakaret etmeyiz, ağzımızdan kötü söz çıkmaz” diye eleştirdikten sonra “hakaretin Allah’ını” yapması tam bir çelişki.ALLAH’A SAYGISIZLIK DEĞİL!Bakın işte şimdi de beni “hakaretin Allah’ını” dedi, Allah’a dil uzattı diye tefe koyabilir ki haşa ben Allah’a sınırsız saygısı olan biriyim, hem de çocukluğumdan beri.. Ama o söyler, zaten Kılıçdaroğlu’nun kendisi için “Statükocunun Allah’ı” lafı için söylemiş bile.. “Yaradana yapılan bu küstahlığa gülüp geçemem, Mutlak yaratıcı olan Allahüteala’ya dil uzatmak gibi bir edepsizliğe, densizliğe imza attı” demiş.Oysa bu gibi bize özgü deyimlerde “Allah’a saygısızlık” söz konusu bile değildir (mesele sadece seçim öncesi insanların dini duygularını kullanarak, din üzerinden propaganda yapmaktır ki esas burada dine saygısızlık söz konusu oluyor.) Türkçe uzmanları da net açıklayabilir, bu sözlerde “Allah” kelimesi kendi anlamında değil “Statükocunun en başta geleni” veya “hakaretin en büyüğü” anlamında kullanılmaktadır. Konuşmalarını yazan ekibin bu konudaki cehaleti midir sorun bilinmez amadurum böyle olduğu için kendisi de İsviçre bankalarında parası olduğu iddialarına karşılık defalarca “İsviçre’de bir Allah kuruşu param yok” demiştir. Allah insan olmadığına ve parayla-kuruşla işi olmayacağına göre burada da kelime “tek bir kuruş bile” anlamını güçlendirmeamaçlı kullanılmıştır. (Dil dersi için ayrı ücret talep etmeyeceğim!!)BAYKAL KASETLE GİTMESEYDİ?Dönelim “Biz hakaret etmeyiz” dedikten sonra yapılan “en ağır hakaret”e, yani “hakaretin Allah’ı”na.. “Edepsiz, densiz” benzeri hakaretler TCK’da kesinlikle tazminat cezasına tabi bir suç aslında.. Ama hepsi bu değil, Başbakanaynı zamanda ana muhalefet partisi genel başkanına “Sayın Kılıçdaroğlu böyle bir skandal kasetin genel başkanıdır. Yoksa onun haddine mi yahu” diyor. Yani Kılıçdaroğlu’nun “bu mevkiyi hak etmeyeceğini”tekrarlayıp duruyor. Tamamen “kimliğe, kişiliğe açık saldırı” değil midir? Neden kendisi veya diğer liderler hak ederken o etmesin, eksiği nedir? Seçildiği gün partisindekive toplumdaki coşkuyu neden unutuyor? Baykal kaset olayıyla ayrılmadan çok önce “artık ayrılma vaktinin geldiği” kendi seçmeni tarafından da söylenmiyor muydu? Yapmasıgerektiği gibi o aman ayrılsa Kılıçdaroğlu; partisindeki “öne çıkan isim” olarak yine de seçilmeyecekmiydi?‘GENEL AHLAKSIZLIK’Kılıçdaroğlu sırasını savdıktan sonra sıra (daha önce de, dün de söylediğim gibi) Baykal’a geliyor. “Kendisinden önceki beline hakim olamadı gitti ama şimdi milletvekili adayı.. Peki diğer taraftaki hanım milletvekili ne oldu? Onu aday yapmadılar, ikisi de suçlu değil miydi? Neden biri aday oldu? Kendisi eşiyle miydi ki bu onun özeli oluyor? Buna nasıl özel dersin, bu genel bir ahlaksızlıktır”. İşte bu (yine kesinlikle tazminata tabi ağır hakaret olan) sözler Baykal’ın ‘neden asla genel başkan kalamayacağının’ açık ifadesidir. Onun hatası partisini yıpratmak üzere bu durumda bile kullanılmaktadır ve olayları derin analiz yapmadan inananlar için çok yanıltıcı olabilecektir.ÇEKİLMELİYDİ!Burada bir tek doğru var; Deniz Baykal bunun olacağını gayet iyi bildiğine göre eğer partisini düşünse “kesinlikle milletvekili adaylığından da çekilmesi”, Antalya’yı tehdit unsuru olarak kullanmaması gerekirdi, zira doğrudur olayın iki tarafı aynı sorumluluğu paylaşır. Seçim gözleri nasıl da karartıyor, uğraştığımız konulara bakın. Ne yazık!

Devamını Oku

Yeni projeler, neden olmasın?

4 Mayıs 2011

Dün Sözcü gazetesi yönetiminden gelen teklifi konuşmak üzere gazetenin sahibi Burak Akbay ve babası ünlü gazeteci Ertuğrul Akbay’la bir iş yemeğinde görüştük. Yemek bittiği anda internet sitelerinde “Bizim Sözcü’ye geçeceğimizle ilgili haberler” yayınlanmaya başlamıştı bile.. Oysa restoranda bulunduğumuz bölümde başka kimse yoktu ve haberleri bu hızla nasıl alıp servis ettiklerine olan hayretim (ve takdirim) doğal olarak tavan yaptı. Eve dönerken daha arabada Medya Tava’dan arayıp konu hakkında açıklama istediler. Hayatımızda saklı- gizli hiçbir şey yok, bunda da saklanacak bir neden yok anlattım. Biz VATAN gazetesini kuran ekipte yer alan yazarlarız, gazetemiz “çocuğumuz gibi”dir, ona ve ekibimize bağlıyız ancak.. Hangi gazetede olursak olalım “bir baskı hissettiğimiz, görüşlerimizi-haberlerimizi okurlarımıza açıkça anlatamayacağımız ya da gazetenin çizgisinin değiştiği” bir ortam olduğu takdirde orada durmayacağımız zaten medyada bilinen bir gerçektir. VATAN gazetesinin kuruluş nedeni de buydu zaten; bağımsız gazetecilerin yönettiği, ‘evrensel basın özgürlüğü’ kavramına bağlı, tarafsız ve dürüst bir gazete yaratmak..ŞÜPHE!Şu anda doğrusu toplumun bunu ne kadar istediği konusunda bile şüphedeyim, zira evet VATAN kısa sürede başarılı oldu ama “en zor şartlar altında, bağlı olduğu medya grubu ağır Maliye baskılarıyla boğuşurken bile” elinden geleni yaparak bağımsız çizgisini koruma mücadelesi verirken, sorulduğunda “tarafsız haber ve yorum istiyoruz, gerçekleri duymak istiyoruz” diyen kesimlerin desteğini; olması gerektiği kadar hissetmedi(hissetseydi rekabet gücü de, her şey de çok farklı olurdu.) Türkiye’de medyayla ilgili siyasi baskıları bilmiyormuş gibi “o yazarı aldınız biz gazeteyi bırakıyoruz, bu yazar ayrıldı biz gazeteyi bırakıyoruz” diyen okurlar gördük, üzülmedik mi, elbette çok üzüldük ama bu meslekte ve bu ülkede öyle beklenmedik olaylarla karşılaşıyorsunuz ki, aynen devam ettik. Bakalım şartları düşünmeden “bırakıverenler”in bu davranışları “istedikleri gibi gazeteleri arttıracak mı, azaltacak mı, ne yararı olacak” onu zaman gösterecek. (Bu davranışları “ben kızdım sandığa gitmiyorum, oy vermiyorum” diyenlerinkine benzetiyorum. Şartları düşünmeden..)BURADAYIZ!Herneyse, Sözcü gazetesi “kısa sürede sağladığı başarıyla” takdir edilecek bir gazetedir, ben de Medya Tava’ya konuşurken bunu belirttim. Yeni teklifler, yeni projeler de gazeteciler için, hele de mevcut ortamda heyecan vericidir. Biz her iktidar döneminde “evrensel demokrasi ve basın özgürlüğü çizgileri içinde” yazan kişileriz, buna imkan sağlayan ve “herhangi bir partiye angaje olmamış” her gazetede yazmaya devam edebiliriz ama önceliğimiz şu anda VATAN’dır.Konu da bundan ibarettir.*****‘Kaset genel başkan’ mı, neden?İktidar partisi sık sık aynı kaset konusuna dönüyor ve böylece “Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığından rahatsızlık duyduklarını” ele veriyor. Başbakan Erdoğan en sık hatırlatanlardan, dün yine “O gerçek anlamda genel başkan değildir, kaset genel başkandır” benzeri bir söz girmiş konuşmasına..Nasıl yani; O kaset olayından sonra Deniz Baykal kendi iradesiyle istifa etmedi mi, Kılıçdaroğlu delegelerin ezici çoğunluğunun oylarıyla, hem de iki kez aralıklı şekilde oylanarak seçilmedi mi? AKP’li delegelerin oyları geçerli de diğer partili delegelerin geçerli değil mi? Bu mantık siyasetin neresine sığıyor? Bakın şimdi bundan önce aynı “kaset vuruşu” sonrasında yazdığım ve beklemekte olan yazımda neler demişim. ‘Ana muhalefet partisi’nin eski genel başkanı yıpranmıştı, belli konuların ve bölgelerin dışına çıkamıyor, tekrara düşüyor, çoğu kez agresiv bir tablo çizerek kendi seçmeninden de tepkiler alıyor ama umursamıyordu. İktidara ciddi olarak talip görünmüyor, muhalefette kalmak yeterliymiş gibi davranıyordu. “Statükocu” etiketi de üstüne yapışmış, bunlar ve daha birçok dezavantaj onu seçimlerde “kolay rakip” haline getirmişti.ÇOK ÜZÜLDÜLERBu nedenle genel başkanlıktan gitmesi rakiplerini fazlasıyla üzdü, gazeteleri, TV’leri aylarca bunu işlediler, hala da üzülmeye devam ettikleri görülüyor.Örneğin Kılıçdaroğlu’na “kaset olayıyla geldin” demek pek kolay, pek popüler bir “çakma” şekli. İyi de Baykal’a “ üstelik genel başkan olmasına rağmen özel yaşamına dikkat etmemeyi, bir de üstüne kameraya yakalanmayı” o mu önerdi? Böyle bir durumda, bir genel başkanın, ‘başbakanlığa talip olması gereken bir büyük parti liderinin’ istifa etmesi (ki olaydan sonraki ilk günlerde ortaya çıkıp reddetmemişti) ve yerine bir başkasının gelmesi dünyanın en doğal olayı değil midir? Ne kadar saçma ve çocukça bir yıpratma gayreti, hevesidir bu?BAYKAL OLSAYDI..Ama aslına bakarsanız, o günlerde “yetmez ama Evet” der gibi “Baykal yine de kalmalı” diyenlerin de hatalı olduğunu, seçimde bunun mutlaka “yıpratma amaçlı kullanılacağını ortaya çıkarması açısından da (ki o günlerde söyledik bunları) iyi bir örnektir. Eğer bugün Baykal genel başkan olsaydı, şu anda Kılıçdaroğlu’na “kaset genel başkan” yıpratması yapmaya çalışan kişiler aynen “Baykal’ın gizli ilişkisi ve kaset olayı, geleneklere aykırı genel başkan” temasını işliyor olacaklardı. Hiç değilse şimdiki gayretin tutarsız olduğu ortada. Her ihtimali hesaplamadan, ‘görünen köy’e kılavuz arayanlara kapak olur belki!!*****Okurlarıma..Sevgili okurlarıma yazma ihtiyacı hissediyorum, çünkü her mektubu cevaplamam, hatta çoğunu cevaplamam ‘zaman nedeniyle’ mümkün olmuyor. Ama gönderilen e-postaların ve internetteki yorumların hepsini tek tek okumaya devam ettiğimi bilmenizi istiyorum. Bazı mektuplarda “mutlaka cevap yazmam” için talep olmasına rağmen cevaplayamıyorum. Beni bağışlayın ve kızmayın. Hepinize sonsuz teşekkürler.

Devamını Oku

Özgürlük ve umut!

2 Mayıs 2011

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 1 Mayıs’ta Yozgat’ın Boğazlayan ilçesinde 3000 kişiye hitabetmiş ve 1 Mayıs’ın “alın teri dökenlerin, evine helal ekmek götürenlerin günü” olduğunu söyledikten sonra “partisinin önümüzdeki süreçte güçlü bir çıkış yapacağını” vurgulamış. Geçtiğimiz hafta The Economist dergisi de yazdığı yorumda “Kılıçdaroğlu bu seçimde başbakan olmayabilir ama giderek çok daha sıkı bir rakip haline geliyor” demişti.Gerçekten de CHP’de lider değişikliğinden sonra ciddi bir değişim göze çarpıyor. Öncelikle geçen yıllardan farklı olarak açıklanmasının hemen arkasından köşe yazarlarına “Seçim bildirgesi medya özeti” gönderdiler ki örneğin referandum öncesinde hazırladıkları “Anayasa değişikliği taslağı” kitapçığı bile zamanında gelmemişti.Son derece güzel ve net bir özet..Sonra, sokaklarda CHP’li ilçe başkanlarının “Nerede oy kullanacağınızı bizden öğrenebilirsiniz” afişlerine rastlıyorum ki daha önce böyle bir çalışmalarını da görmemiştim. Bunlar bile seçimde ‘sandık başlarında duracak gözcülerin çay-kahve-sigara vs için yerlerini dakikalarca boş bırakmayacak sorumlu kişiler’den seçileceği.. YSK’nın daha önceki “milyonlarca kayıp veya ilave seçmen’ ya da “sandık sonuçlarını vermeme” gibi olaylarının, “bilgisayarlar çöktü, elektrik kesildi” gibi sürprizlerin (!) tekrarlanmaması konusunda bu kez gerekeni yapacakları ümidi veriyor. Hatta belki “hekır-savar” bile bulurlar kendilerine, iyi de olur!BASKIYA SONCHP Seçim Bildirgesi “Özgürlüğün ve Umudun Ülkesi, Herkesin Türkiyesi” başlığıyla hazırlanmış ve içinde “liderler yerine milletin kendi vekillerini seçeceği” demokratik seçim sisteminden, “barışçı her tepkinin meşru sayılacağı”na, “baskıya, korkuya, basılmamış kitap imhasına son”dan, “kadına yönelik şiddetin ağır suç sayılacağı”na, “Topraksız köylüye toprak, işsize daha fazla ödenek”ten, “ihtiyacı olan her aileye destek” vaadine, “emeklilere milli gelir zammı”na, “üniversite harcının kaldırılması”na kadar aklınıza gelen her konuda verilmiş sözler var ki gerçekten uzun uzun okuyup incelemeye değer.İncelediğinizde, hala süregelen “Haberal’ı niye aldınız, onun hastanesinde Ecevit’i hasta etmeye çalıştılar” benzeri anlamsız yıpratma gayretlerinin önemli ve somut projeler karşısında ezilip gittiğini görüyorsunuz. Ecevit’in son yıllarında “siyaset yapamayacak kadar” halsiz ve hasta olduğu ve neredeyse tamamen eşinin desteğiyle işi götürdüğü her halinden belli değilmiş gibi son zamanlarda buna sarıldılar. Onu tutturamayanlar bu kez Baykal’ın tamamen kendi sorumluluğunda olan “kaset olayıyla gitmesini” deniyor.ÇOCUK YOK!CHP projelerinde “Kadına karşı şiddetin ağır suç sayılacak olması” güzel, Çıkaracakları “Güldünya Yasası” ile töre ve namus cinayetlerine de ağır ceza gelecek olması güzel (bu töre ve namus kelimeleri de kalkmalı), her yıl en az 5 kadın sığınma evi açılacak olması harika.. Bunları kimse hatırlamadı bugüne kadar. Ama ya çocuklar? Çocuklara tecavüz eden sapıkların, aile içinde kendi çocuklarına bile el uzatan canavarların “serbest bırakılmayıp en ağır cezaya çarptırılması” neden yok? Eğer memleket bir Sırat Köprüsü’nden geçmekte olmasa “Çocuk tecavüzlerine çözüm ve ceza aramayan” partilere oy vermeyelim kampanyası bile açmak gerekirdi, konu öylesine önemli. Bununla birlikte “çocuk konusu dışında kusursuz”a yakın bir çalışma yaptıklarını teslim etmek gerekiyor.Umarım CHP “çocukları unuttuğunu” en kısa zamanda fark eder ve bu “tek eksikli” bildirgesini de sık sık tekrarlayarak yeterince duyurur. Gerçi TV’lerde ‘eşit şartlarda propaganda yapamayacakları’ bilinen bir durum ama bir yol bulmaları gerek. Zira en kolay duyması gereken, dikkatli medya takipçileriyle konuşurken onların bile ‘bu bildirgeyi duymamış olduğu’ fark ediliyor, benden hatırlatması!*****'Çocukların oyu yok' diye mi?Türkiye’nin kadın kuruluşlarının “çocuk tecavüzü” konusunun peşini bırakmayacaklarını, Meclis açılır açılmaz “ağır cezaların verilmesini sağlayacak yasalar”için eylemlerini sürdüreceklerini söyledik. Hiçbir partinin, ne kadın ne erkek hiçbir bakan veya milletvekili ya da liderin umurundaymış gibi görünmüyor, ağızlarına bile almıyorlar. Seçim propagandalarında herşey var, “vahşetle karşı karşıya kalan kadın ve çocuklar” yok. Çocuklar oy kullanamaz diye mi acaba? Peki o masum çocuklara tecavüz eden canavarların en ağır şekilde cezalandırılmak yerine serbest bırakılmaları iktidar partisinin de, diğerlerinin de vicdanını hiç mi sızlatmıyor?SÖYLEMİN FAYDASI YOK!Hani “74 milyonu aynı şekilde sevmek”, nerede kaldı? Ayrıca, hükümetlerin, meclislerin işi sadece sevgi değildir, vatandaşları korumak, onlara zarar verenlerin cezalandırılmasını sağlamaktır.. Söylem değil, eylemdir önemli olan. Çırpınıyoruz, bileklerimizi zincirleyip Meclis’in önüne gidiyoruz, “Türkiye’de aile içi, kendi çocuklarına tecavüz yamyamlığı olayları da arttı, ağır ceza verilsin” diye TV’lerden haykırıyoruz, en ufak hareket yok. Ve işte dün “Samsun’da 18 yaşında bir genç kızın hayatının daha ‘öz babası’ tarafından karartıldığı, 8 yaşından beri tecavüze uğrayan kızın bir de üstüne hamile kaldığı” haberi duyuldu.BU NASIL MAHKEME?Adli Tıp raporu öz babanın “yüzde 99.9 hamile bırakan kişi” olduğunu belirliyor, buna rağmen adam (gerçek adamlardan özür dilerim) suçu kabul etmiyor, ‘beraat istiyor’ ve dava tanıkların dinlenmesi için erteleniyor.Eğer burası medeni ve hukukun işlediği bir ülke olsaydı böyle bir durumda davanın ertelenmesi yerine derhal mahkeme kararı verir ve bu “en ağır suçlu”yu “affa-indirime uğramayacak şekilde en ağır ceza”ya mahkum ederdi.Baksınlar bakalım Batı’da bu saçmalığın benzerine rastlanabilir mi? Hükümet aile içi tecavüz başta olmak üzere çocuk tecavüzlerine en ağır cezanın ve en kısa sürelerde verilmesini mutlaka sağlamak zorundadır, YAZIKTIR BU MASUM VE ÇARESİZ ÇOCUKLARA, YAZIK!

Devamını Oku