Seçim meydanlarında herşey söyleniyor, rakip partiler birbirine her türlü saldırıyı yapıyor dün de yazmıştım.. Bu arada yolsuzluk iddiaları varsa onlar da tabii söylenecektir ama bir taraf ağzına geleni söyleme, hatta rakip genel başkanların “kendilerini ve kimseyi ilgilendirmemesi gereken; inancına, mezhebine, o da yetmedi annesinin kökenine” kadar istediğini TV’lerde bile sakız etme hakkına sahipse diğerlerinin de soru sorma hakkına saygı göstermelidir.
Başbakan Erdoğan dün “Bir bakanın (Hayati Yazıcı) ÖSYM’ye ‘yeğeninin bir yere yerleştirilmesini isteyen’ mail yazdığı” iddiası için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na şu soruyu sordu: “ÖSYM ile ilgili mektubu kim verdi? Hem kamuoyu, hem biz merak ediyoruz. Sana şakayı kim yaptı?”.. Güzel bir soru olduğuna inanılarak sorulmuş şüphesiz ama bu sorunun beraberinde başka sorular getireceğini de düşünmek gerekirdi hazırlarken..
İMZASIZ MEKTUPLARLA CEZAEVİNDEKİLER?
Yıllardır asker-sivil yüzlerce kişi; imzasız mektuplar, kimliği belirsiz ihbarcılar tarafından ortaya atılan iddialar ve bu iddialardan oluşan iddianamelerle “darbeci” etiketi yapıştırılarak cezaevindeler. Hala da son haftalara kadar benzer iddialar devam etti, ediyor.
Onların bu tür bir itiraz hakkı olmadı, iddianın sahibi “doğruluğunu ispatlamakla yükümlü” olduğu halde (ki aynı cümleyi Başbakan da söylemiştir) onlara sadece “İspatlayın bakalım, hakkınızda bu iddialar var” dendi ve bu hukuk cinayeti nedeniyle yıllarca özgürlükleri çalındı. Yalnız onlar da değil, Türkiye’de “iddia nedeniyle işini kaybeden” gazeteciler, televizyoncular, terfi beklerken, ödül beklerken cezalandırılan insanlar var.
UCU BİZE DOKUNUNCA...
Bu durumlara itiraz etmiyorsak, ‘imzasız bile olsa’ ihbarların cevaplanması gerektiğine inanıyorsak, ucu bize dokunan iddiaların da cevaplanması gerektiğine saygı duymalıyız.
Kaldı ki ÖSYM ve Bakan’la ilgili iddia için sorulacak soru bu değildir, “ÖSYM’ye böyle bir mektup gitmiş mi? Nereden gönderilmiş” bunların anlaşılması ve cevabın sağlam temellere oturtularak verilmesi gerekir. Bence danışmanları (veya soru-konuşma hazırlayan editörleri) Başbakan’ı yanıltıyorlar, hafızaları ve vizyonları da zayıf görünüyor, kusura bakmasınlar.
Bu tür yolsuzluk iddiaları “şaka olmayacak kadar ciddi” konulardır. Özellikle de 2 milyona yakın öğrencinin ÖSYM tarafından mağdur edildiği günlerde!
TV’ye çıkmak topluma borç!
Bu arada bir de “İki liderin TV’de tartışması ve soruları cevaplaması” konusu gündemde.. Başbakan bunun için de “TV’ye çıkmaya o kadar meraklılarsa ‘Yalan Rüzgarı’ dizisine çıksınlar” diyor. İki hata var, birincisi; neredeyse tüm ekranlar, tüm gün “TV’de tartışalım” diyen tarafı değil, “istemeyen tarafı” göstermekte. Bunda da şaşılacak bir şey yok zira medyanın hemen hepsi artık siyasi gücün emrindedir. Bunun yanında referandumda olduğu gibi tüm “ilan panoları” ve gazete sayfaları da benzer durumda..
İkincisi; bu “TV’de tartışma ve soruları cevaplama” konusu bir liderin diğerine borcu veya keyfi bir konu değil. Seçime giden bir toplumun kafasındaki soru işaretlerinin giderilmesi için, başbakanlığa aday isimlerin “Topluma karşı borcu, görevi”dir. Bu nedenle olayı “iki kişinin meselesi” haline indirgemeden kabul etmek gerekir.
TV tartışması, bu kadar ‘hayati önem taşıyan bir seçimde kaçınılmaz’dır ve reddeden taraf için soru işareti yaratacaktır.
Sahi, suçu neydi Balbay’ın?
Silivri’den mektup aldım birkaç gün önce; değerli meslektaşım Mustafa Balbay’dan.. Kendisi, ‘gerçek darbe ve muhtıraların’ tüm israrlara rağmen soruşturulmadığı, tam aksine 12 Eylül Darbesi’ni yapanın onore edildiği, 27 Nisan Muhtırası’nı verenin ise son model zırhlı araçla ödüllendirildiği ülkede “darbe planı” ile ilgili bir soruşturma nedeniyle tutuklu..
Yani “olmamış”.. “Olacağı iddia edilen”.. “Ama yıllardır tek bir mahkumiyet kararı çıkarılmayan” bir soruşturma nedeniyle.. Ülkenin en saygın gazetecilerinin, bilim adamlarının “kaçacakları” şüphesiyle tutuksuz yargılanmalarına bile izin verilmeyen bir soruşturma.
Yazarken uzun uzun düşündüm, gönderdiği kitaplarda aradım “suçu neydi Balbay’ın” diye.. Sonra da ‘saçmalama’ dedim kendime, ‘o biliyor mu ki suçunu sen bileceksin?’.
ÜLKE İÇİN KAYIP!
Değerli meslektaşım Balbay’ın gerçekten ‘ne kadar değerli olduğunu’ mektupla birlikte gönderdiği; “Silivri Toplama Kampı- Zulümhane”, “Düşünüyorum o halde sanığım- Zulümname” ve “Zulümdar-Demokrasi Tanrısı” isimli kitaplarını okurken (ki ben daha önceden almıştım zaten) çok ama çok iyi anlıyorsunuz. Az rastlanacak bir zekaya ve üsluba sahip bir yazar o, belki de en büyük günahı bu (!) kimbilir.. Bu kadar değerli beyinlerin “parmaklıklar arasına sıkıştırılması” kendilerinden çok ülke için kayıp değil mi, “katiller tutuksuz yargılanırken” yazık günah değil mi?
Çocuklarından, ailelerinden çalınan yıllar, kendilerinden çalınan özgürlük nasıl tazmin edilecek?
Size bu kitapları anlatmayacağım, zira bir gazete köşesi yetmez. Ama bir kitapçıya girin, üçünü de elinize alın ve beşer dakika göz gezdirin. Tamamını bitirinceye kadar elinizden bırakamayacağınızı göreceksiniz. Ve bunu ‘mümkünse hemen’ yapın, çok önemli bir süreçteyiz malum ve o sayfalarda hiç aklınıza gelmeyen çok şey görecek, öğreneceksiniz.
“Madem düştün zindana, eser getir meydana” diyerek başlamış Silivri üçlemesine Balbay ve büyüleyen eserler çıkarmış. Ona ve haksızlıkla özgürlüğü çalınanların hepsine sabırlar diliyorum, Allah yardımcıları olsun!

