Yılların deneyimi ve tutarlı sonuçlarıyla güvenilir araştırmacılardan biri olan “A&G Kamuoyu Araştırma Şirketi”nin sahibi Adil Gür seçim öncesi partiler için yaptığı araştırmanın sonuçlarını açıklamış. AKP’nin yüzde 45 civarında, CHP’nin yüzde 30 bandında, MHP’nin yüzde 10-15 aralığında olduğu görülüyormuş. Öncelikle ilk dikkati çeken şeyin; eski genel başkan Baykal ve ekibi de dahil olmak üzere CHP için yapılan aralıksız yıpratma kampanyalarına rağmen bu partinin oyunu hızla arttırmış olması, demek ki gerçekten yenilenen hali, daha büyük kitlelere açılan, Batı ile de daha sıkı iletişimi hedefleyen politikaları ve “aile sigortası” projesiyle güven toplamış. Bana göre ise “kadınlara çok yer vereceğiz” demelerine rağmen liste başlarına yine çoğunlukla erkekleri dizmeleri, “TBMM’ye girmesi ülkenin önemli sorunları açısından büyük kazanç olacak, deneyimli, birikimli ve ayrıca arkalarında on binlerce kişilik sivil toplum örgütü gücü olan” kadınları ise ya listeye almayıp ya da kazanamayacak yerlere koymaları anlaşılır bir durum değil.KADINLAR YİNE ‘HAVA’ ALACAKAçıkçası; onlara göre “eskisiyle karşılaştırılırsa çok fark” olmasına rağmen (neden hep bir önceki sayıyla karşılaştırma? Eşit hak tanımak bu kadar mı zor?) kadınlar açısından bakınca yıllardır değişmeyen tablodan, tüm diğer partilerden fazla bir farkları yok.. Bırakın KA-DER ve gönüllü kadın gruplarının “eşit sayıda kadın milletvekili” diye çırpınmasını; kadın kıyımı yaşanan, çocuklarına 50-60 canavar tarafından tecavüz edilen ve sapıkların hepsinin serbest bırakıldığı ülkede erkekler umursamadığı, Meclis’e giren kadınların çoğunluğu da onlar kadar umursamaz göründüğü (umursayacak olanlara da her türlü zorluk çıkarıldığı) için bu en önemli “can” sorununa, ülkenin geleceği olan çocukların karşı karşıya bırakıldığı dehşet olaylarına bile en ufak çözüm getirilemedi. Ve şimdi yine onların yerine biz mücadele etmek zorundayız.E-MUHTIRA’NIN ROLÜ!Adil Gür “22 Temmuz seçimlerinde seçmenin e-muhtıra ve 367 meselesi gibi konulardan etkilendiğini, bunların itici güç olduğunu, bu kez ise AKP’nin seçim kampanyasını ‘yeni anayasa’ ile 15 Nisan’da açıklayacaklarını söyledikleri ‘2023 vizyonu’ üzerine oturtacağını” anlatıyor. Oysa AKP eğer seçim kampanyasını “yeni anayasa” üzerine oturtacaksa bu yeni anayasayı ve uzman hukukçuların “yeni bir anayasa ancak kurucu meclis tarafından hazırlanabilir, alelade seçimle gelmiş bir meclis yeni anayasa yapamaz” açıklamalarına rağmen nasıl yapacaklarını bugüne kadar halka anlatması ( özellikle Öcalan’ın “devletle görüşüyoruz, Türk halkı bilsin” dediği son konuşmasından sonra) gerekirdi. Bunu yapmadılar.Öte yanda Adil Gür; 22 Temmuz seçiminde “e-muhtıranın rolünün tahminen yüzde 4’lük bir oy artışı” olabileceğini söylemiş ama kimse bunu net olarak kestiremez, araştırmayla da bulunamaz. Ama sonuçta oylara nasıl yansıdığı açıklanıyor, bu da ortaya bir kez daha; “darbe hazırlığı hesabı soruyoruz” diye yüzlerce kişi tutuklanır ve yıllarca cezaevlerinde bekletilirken 27 Nisan muhtırasının hesabının neden hiç sorulmadığı, bu konudaki tepkilerin neden hep cevapsız kaldığı sorularını çıkarır. 12 Eylül darbesinin soruşturulacağı söylendiğine göre içine ‘e-muhtıranın da alınmasını’ sağlamaları, bugün-yarın ve hiçbir zaman unutulmayacak ve her zaman “TSK’yı 21’inci yüzyılda bile demokrasiye müdahale etmiş gösterecek somut işaret” olan muhtıra konusunu aydınlatma ve tarihte cevapsız soru bırakmama açısından kaçınılmazdır.***Ensest vahşeti!Ülkede arka arkaya duyulan çocuk tecavüzlerinin artık 20-25 kişilik, hatta son Bursa “faciası”nda 60 kişilik toplu tecavüze dönüşmesi, 13-14 yaşında veya daha küçük çocuklara karşı sürdürülen bu ahlaksız saldırılara ve suçluların toptan serbest bırakılmasına karşı duyarsızlık artık dayanılamaz boyutta.. Ayrıca aile içi tecavüzün, “öz baba saldırısı” barbarlığını yaşayan zavallı çocukların da arttığı biliniyor (bu rezil, sefil mahlukları ‘boynuna suçunu yazarak’ toplum önüne çıkarmalı, herkes görsün, tükürsün diye..).. İstenen yasalar jet hızıyla çıkarılırken ve öte yanda bu önemli sorunlara çözüm getirilmeden, en azından bir hükümet üyesinden “cezaları en kısa sürede ağırlaştıracak ve uygulanmasının da takipçisi olacağız çocuk tecavüzcüleri mutlaka ağır şekilde cezalandırılacak” açıklaması bile duyulmadan Meclis kapatıldı.Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde şiddet bu hızla dehşete dönüşmemiş, “şiddet” olarak kaldığında bile toplumlar, siyasetçiler ve medya bu kadar sessiz kalmamış, suçluların salıverilmesine susmamıştır.. Susanı da asla göremezsiniz. Bu nedenle 14 Nisan Perşembe sabahı saat 9’dan sonra, bünyesinde 13 kadın derneği ve 50 bin üyesi olan Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu ve Türk Kadınlar Birliği’nin katılımıyla TBMM’nin kapısında kadın ve çocuklara karşı şiddete duyarsızlığa derhal son verilmesi için ‘Biz utanıyoruz, Meclis nerede’ protestosu düzenliyoruz. Öyle ya Meclis’in keyfi gelene ve açılana kadar yüzlerce çocuk ve kadın daha vahşetle karşılaşabilir.Yerli ve yabancı medyanın da davetli olduğu ve TV kanallarının canlı yayın yapacağı gösteriyi; duyarlı gazetecilere, sanatçılara, diğer sivil toplum kuruluşlarına ve vatandaşlara haber vermek isterim. Rahat köşelerimize kuruldukça çocuk ve kadınlar asla kurtulamayacak, unutmayın!
Kısa süre önce CHP bir açıklama yaparak “2 milyon seçmenin kayıp göründüğünü, YSK’nın bu önemli konuda açıklama yapması gerektiğini” söyledi ama o YSK hala üzerinden 7 ay geçen “referandumun sandık sonuçlarını” bile tüm ısrarlara, dava da açılmasına rağmen açıklamadı. Referandumda partilerin “biz de oyların bilgisayarda toplanma safhasını izleyelim” talebini reddetmekle kalmayıp onlara “sandık karşılaştırması yapma imkanı” da vermedi. Daha önceki seçimlerde “5 milyon seçmenin aniden ortaya çıkıp sonra aynı hızla buharlaşıvermesi” olayıyla karşılaşıldığında onun açıklamasını da yapamamıştı. Şimdi bunu çözeceğini bekleyebilir misiniz?Türkiye nüfusu son yıllarda ya seçimlerden önce tavşan hızıyla üreyip “milyonlarla” artıyor veya bir büyük bir savaş, afet ya da salgın hastalık geçirmiş gibi hızla azalıyor. Ama bu kez “yeter artık” demek sadece bir partinin sorumluluğu olmamalı, tüm partiler ve toplum buna birlikte tepki göstermeli.. Nedir yani Türkiye’nin geleceği YSK’nın keyfine mi kalmıştır?40 MİLLETVEKİLİ KAYIP!“Seçmen Veri Tabanı Karar Destek Sistemi”nden verilen bilgiye göre 2009’da seçmen kütüklerinde olup da 2011’de olmayan 2 milyon 60 bin 215 seçmen varmış. Bunun ölüm, askerlik vb nedenlerle açıklanamayacak kadar büyük bir rakam olduğu, 1 milyon seçmenin 10 milletvekili anlamına geldiği bildiriliyor, demek ki bazı partilerden 20 milletvekili kaybedilebilir ki bu TBMM’de bir parti grubu demektir ve ayrıca Doğu’da 50 bin oyla 1 milletvekili çıkaran iller olduğuna göre 40 milletvekili anlamına da gelebilir. Peki dünyanın neresinde oylarda “5 milyon, 2 milyon oynama” yapılarak seçime gidilmesi kabul edilmiştir bugüne kadar? Ancak soru sorulamayacak diktatör yönetimindeki; Saddam Irak’ında veya Ahmedinejad İran’ında susulacak bir durumdur bu. Yüksek Seçim Kurulu zaman geçirmeden bu 2 milyonluk seçmen kaybına ve tabii hala beklenen ve mutlaka cevap verilmesi gereken “referandumda sandıklarda çıkan oy sayısına” açıklık getirmek zorundadır. Bu şekilde bir seçim kabul edilemez!*****Mektup ve şiire ağlarken..İnternet’te dolaşan bir yazıyı bana da göndermişler. Serbest bırakılan yaşlı tecavüzcünün ağzından yazılmış havası verilerek “bu hukuksuzlukla ve Adli Tıp’ın ‘tecavüze uğrayan çocuklarda beden ve ruh sağlığı’ aramasıyla alay etme” mahiyetinde bir teşekkür mektubu.. Bu tecavüzcünün ‘Beden ve Ruh Sağlığını Bozmadan Tecavüz’ isimli hayali bir kitabının kapak çizimi ve altında da teşekkürleri.. Bir kısmı şöyle:“Işık hızıyla tahliyemi sağlayan yargı mensuplarına.. ‘İntihar etmeyi düşünüyorum’ diyen çocuk için ‘psikolojisinde bozulma yok’ diye rapor veren Adli Tıp Kurumu’na ve Adalet Bakanı’na.. Kadının saç teli görünmeyecek diye ortalığı birbirine katarken benim olayımda kılını bile kıpırdatmayan din kardeşlerime.. Türban için İnsan Hakları Mahkemesi’ne giderken bu olayı görmezden gelen First Lady’e.. Toplumsal sorumluluğu ‘Ermeni ve Kürt sorunuyla’ sınırlı yazar ve aydınlara.. Beni almaya geldiğinde gururlu bir şekilde sırıtan eşime.. Teşekkürü borç bilirim.” Doğrusu Türkiye’nin bu çağdışı çocuk saldırılarına karşı umursamazlığını ve hatta suçluya arka çıkılmasını çok güzel anlatmış her kim yazdıysa.. Cumartesi günü Sabri Yıldız isimli okurumuz ise yazımın altına yazdığı yorumda “referandum öncesinde bir mektubu okurken ağlayan siyasetçiler”i hatırlatmış ve “Meclis’te onlarca kadın vekil var, erkek vekillerin karıları, kızları var da neden sesleri çıkmıyor” diye sormuştu. O da doğrudur, bizde ülke yönetenler özellikle seçmen puanı kazandıracaksa “şiire-mektuba ağlamayı” pek iyi bilir, isteyince kolayca duygusallaşırlar ama nedense “ülkenin çocuklarının-kadınlarının canavarlar tarafından telef edilmesi” onları duygulandırmıyor.Bu vurdumduymazlığa isyan etmek de bize kalıyor, ne hazin bir tablo, ülke adına ne üzüntü. Ben artık vahşiler karşısında çaresiz, dehşeti yaşayarak geleceği karartılan çocuklara, yapayalnız kaderlerine terk edilen ve suçluların salıverilmesini izleyen ailelerine dayanamıyorum. Sizlerin oturup siyasi yazılara bol bol mesaj döşenirken bu konulara ilgisizliğiniz de hiç farklı değil, söyleyeyim. Aileniz (ve dahi sorumluluk ya da tepki duygunuz) yok mu, yoksa bile hiç olmayacak mı?*****Bir kampanya da sokak hayvanları için..Dün bir büfeciye ait kediyi tekmeyle öldüren üniversite öğrencisinin duruşmasının 12 Nisan’da yapılacağını yazmıştım. O kedinin büfeci bir sahibi vardı ve o vicdanlı sahip işin peşini bırakmayarak davacı olduğu için “BELKİ”, eğer kendisi gibi vicdanlı bir hakime rastlarsa kedi katili “bir canlıyı kasten ve hunharca öldürme”nin cezasını alacak.Ama Türkiye’nin her köşesinde binlerce, milyonlarca sahipsiz kedi ve köpek aç, susuz, perişan, tekmelerle-sopalarla kovalanarak veya arabaların altında kalarak sakatlanıyor, ölüyor. Onları korumak için HAYTAP gibi bir federasyon kuruldu, sanatçılar ve gönüllüler elinden geleni yapıyor ama hayvan barınaklarına veya sorumluluk sahibi belediyelerin kurduğu “hayvan rehabilitasyon merkezleri”ne gittiğinizde bile hasta-sakat, gözü çıkmış, bacağı kırılmış minicik kedi ve köpekleri görünce (çoğu daha süt emme safhasında) içiniz acıyor.KURTARABİLİRİZ!Onlara eziyetin “yasalarda suç haline” getirilmesi, barınakların mutlaka düzgün şartlara getirilmesi, zavallıların aç susuz, kışın buz yazın cehennem gibi kafeslere tıkılmaması mutlaka sağlanmalı ama bunu yapan kaç belediye var? İstanbul’da yalnızca Şişli ve Beşiktaş Belediyelerini duyarak gittim gördüm ve ne kadar güzel organize olduklarını yazdım; gerek veteriner doktorları, gerek klinikleri ve özel barınak parkları mükemmel, hasta ve sakat hayvanların yardımına anında koşuyorlar. Keşke her belediye bu insanca ve medeni gayreti gösterse.. Ama bizler de katkıda bulunabiliriz..HER İLÇE KISIRLAŞTIRMALI!Beşiktaş Belediyesi’nde sahipsiz hayvanları büyük bir sevgi, özveri ve başarıyla tedavi edip parklarına bırakan Veteriner Dr Zeki Şahinoğlu “5199 sayılı yasaya göre kısırlaştırma yapmak her ilçe belediyesinin görevi, kendi sınırları içinde hepsi kanunen yapmak zorundalar” diyor. Demek ki belediyeler ‘çağrılar yapılarak’ zorunlu kılınsa ve her ilçede sorumlu insanlar belediyelerinden “sokak kedilerini ve köpeklerini kısırlaştırmalarını” istese, herkes kendi apartmanında ya da sitesindeki sahipsiz hayvancıkların kısırlaştırılmasını sağlasa, kontrolsüz artışları on yıl içinde büyük ölçüde durur.Ben kendi oturduğum sitede, belediyeye haber vererek en az 10 dişi-erkek kedinin kısırlaştırılmasını sağladım, sitenin adına “mutlu kediler sitesi” diyorum artık, hır gür, kavga gürültü de bitti. Siz de bu konuya el atın, hayvanlar kendini kurtaramaz ama biz onları sokaklarda perişan yaşamlardan, sokaklarımızı da sahipsiz hayvan gruplarından kurtarabiliriz. Lütfen düşünün!
Uluslararası Basın Enstitüsü IPI “Türkiye’nin Çin ve İran’ı 2 kat geçerek ‘dünyanın en çok tutuklu gazeteci bulunduran ülkesi’ olduğunu” açıklamış. Avrupa Güvenlik Teşkilatı AGİT’in bu konudaki raporunu da yayınlayan IPI’ın açıklaması şöyle: “Türkiye’de halen 57 gazeteci tutuklu. Bu sayıda tutuklu gazeteci dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur. Geçen Aralık’ta liste başı ‘34 tutuklu’ ile Çin ve İran iken AB adayı Türkiye 5 ay sonra bu sayıyı neredeyse ikiye katlamış ve ülkenin basın özgürlüğü ile demokratik imajının meşruiyetini tartışmalı hale getirmiştir. (Aslında baksalar “çocuk tecavüzü ve kadın katliamı”nda da dünya birincisi çıkarız, medeniyette öylesine ileriyiz !! yani.)AB UYURKEN, ABD BİLE SÖYLÜYORAmerika’nın samimiyetine inanmak zor, zira tek hedefleri (önce Büyük Ortadoğu Projesi diye giriş yaptıkları) Türkiye’yi eyaletlere bölmekten başlayarak “daha kolay yönetecekleri küçük ülkecikler elde etmek” gibi görünüyor ve hedefe yaklaştıklarını da görüyorlar. Bu durumda onların sözlerini de ‘son zamanlarda yapılan devlet/PKK çekişmesi şovlarının -ki bence sonuncusu dün Yüksekova’da yapıldı- bir parçası’ gibi görmek mümkün.. Ama her nedense daha önce her konuda ötüp duran, kendinde Türk Anayasa Mahkemesi’ne bile müdahale hakkı gören AB uyurken ABD de Türkiye’deki hukuksuzlukları şiddetle eleştiren bir rapor yayınlamış.Geçen yıl Türkiye’de “yargısız infazlar”ın gerçekleştiğini ve bunların soruşturulmadığını.. “İşkence”nin devam ettiğini.. Kanunda belirtilmesine rağmen şüphelilerin avukatlarıyla görüştürülmeyerek “hak ihlalleri” yapıldığını.. Bazı hükümet üyeleri ile bürokratların yaptıkları açıklamalarla “yargı bağımsızlığını etkilediğini”... “Basın özgürlüğü”nün gerilediğini (hiç kaldı mı ki?), 26 Şubat’ta Başbakan Erdoğan’ın medya patronlarına “negatif yorum yazan köşe yazarlarını kovması gerektiğini” söylediğini.. Töre cinayetleri ve tecavüz olaylarıyla “kadına karşı şiddetin yine büyük bir problem olduğunu” (TBMM’nin bu durumu düzeltmek için küçük parmağını bile kıpırdatmadığını unutmuşlar) ve daha birçok konuyu vurgulamışlar.NE ZAMAN HÜKÜM GİYDİLER?Tabii bunları sık sık görüştükleri, birbirlerini ziyaret ettikleri hükümet üyelerine de söylüyorlar mı bilmiyoruz, buna rağmen ve hiçbir değişiklik olmayacağını bilmemize rağmen olayların dışarıdan dikkatle izlendiğini anlatmaları bile önemli. Hiçbir değişiklik olmaz diyorum çünkü Bülent Arınç ABD’de “tutuklu gazeteciler” sorusu kendisine sorulduğunda “Şu anda 25-26 gazetecinin Terörle Mücadele Kanunu’na aykırı eylemler nedeniyle ‘hükümlü olduğunu’ ve TMK’da değişiklik yapmayı düşünmediklerini” söylemiş. Bu gazeteciler tutuklu değil mi, ne zaman hüküm giydiler, neden kimse duymadı? Ayrıca henüz yargı karar vermeden, hüküm olup olmadığı bilinmeden önce, yabancı ülkelerde bu ‘mahkum gibi cezaevinde duruşma bekletilmeleri dünyanın ve tüm basın kuruluşlarının tepkisine neden olan’ gazetecileri “terörist-hükümlü” tanıtmak haksızlık değil mi?Aslında, bu açıklamaları yapan Başbakan Yardımcısı Arınç hazır ABD’de iken “Türkiye’de çocuk tecavüzcülerinin ve hatta katillerin serbest bırakıldığını, Meclis’in ise buna çözüm aramadan kapatılıverdiğini, böylesi bir barbarlığın bile seçim gezisi kadar önemsenmediğini” de anlatsa ne iyi olurdu. En azından bir sonraki raporlarını daha bilerek yazarlardı!*****Kedi katilinin duruşması!Dün Hürriyet’te manşetti; iki kişinin tecavüzüne direndiği için aşağılık yaratıkların 20 yerinden bıçaklayarak komaya soktuğu 23 yaşındaki gencecik öğretmen.. Suçluları yakalasalar ne olacak ki, ceza mı verecekler, kim inanır artık? Emniyet şeridine girerek Sinem Yalçın’ın ölümüne neden olan suçluyu yakaladılar da ne oldu, şu anda cezasını çekmeden yurt dışında ve özgür..İnsan hayatını yok edenlerin serbest bırakıldığı ülkede tabii ki kedi katiline hak ettiği cezanın verilmesini beklemezsiniz doğal olarak.. Batı’da bir hayvanı kurtarmak için polis seferber olur, bir kedi katili 10-15 yıl hapis cezasıyla yargılanır ama bizde Bornova’da bir kediyi başını ezerek öldüren üniversite öğrencisi para cezasıyla kurtulmuş, bunu duyan halk büyük tepki göstermişti. Şikayetler üzerine üniversite dekanlığı yasal işlem başlattığını açıkladı ama arkası gelmedi.Kediye bakan büfeci Ahmet Hüsnü Arda (insanmış, helal olsun) şikayetçi olunca İzmir Asliye Ceza Mahkemesi’nde kedi katili hakkında 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmış, duruşma da 12 Nisan’da yapılacakmış. Küçük bir kedinin başını ezecek kadar insanlıktan uzak biri de cezasını çekmeli, hem de para cezasına çevrilmeden..Bakalım yapacaklar mı, merakla bekliyorum. Bütün İzmirli hayvanseverler orada olmalı bence!
Daha en hızlı iletişim araçları; radyosu, TV’si, bilgisayarı ortaya çıkmadan önce çığırtkanlar halkın önüne dikilip böyle “Ey ahali, duyduk duymadık demeyin..” diye bağırarak haberleri duyururlarmış ya, bizim memlekette iletişim organlarının “kadın ve çocuk kıyımı” konusundaki duyarsızlıklarını, siyasi haberlere hatta dedikodulara verdikleri önemi “insan hayatına” vermediklerini gördükçe ben de aynen böyle ‘Ey ahali’ diye haykırma isteği duyuyorum.Aynı yazıları 2002 öncesinde ANAP-MHP-DSP hükümeti döneminde de (25 yıl öncesinde de), 2002 sonrasında da bin kez yazmış, yanlışlara kadın hukukçular ve örgütlerle birlikte aralıksız tepki göstermiş, bu nedenle iki Komisyon üyesinin hakkımda açtığı davalarla yıllar boyu uğraşmıştım (Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk nasıl bir mücadele yaşandığını iyi bilir). Yine kadınlara, çocuklara saldırılıyor, yine suçlular utanmazca kurtarılmaya çalışılıyor, yasa adı altında skandal maddelere imza atılmak isteniyordu. Bugün değişen sadece ‘vahşetin boyutunun ve vurdumduymazlığın artmış olması’. BARBARLIĞA SIRTINI DÖNEREK.. Kısa süre öncesine kadar AKP’li kadın milletvekilleri “Hadım Yasası” çıkmasını istiyoruz, cezalar arttırılsın diye öne çıktılar, milleti buna inandırdılar, biz de alkışladık. Sonra “Komisyon’da tartışma vs” gibi haberlerin arkasından konu kapatılıverdi, Meclis gündeminden çıkartıldı.En sonunda da 2 ay öncesinden alelacele “seçim tatili”ne sokuldu Meclis. Tabii şaşırmamak, bunu da kalabalıklarla birlikte sineye çekip susmak bekleniyor, “sessiz çoğunluğa katılmak” marifet değil midir bu ülkede? Seçimin “çocukları ve kadınları mahveden Taş Devri olaylarından daha önemli” olduğu düşünülüyorsa, istenen yetkiler-yasalar Meclis kapanmadan şıp diye çıkarılırken “çocuk tecavüzcülerine, kadın cellatlarına ağır ceza getirecek yasalar erteleniyor, barbarlığa sırt çevrilerek seçim bölgesi gezmeye gidiliyorsa o sahipsiz insanlar da, canavarların eline düşen çocuklar da, bunlara katlanamayanlar da susacak... Sanki millet şu anda neye, kime oy vereceğini bilmiyor da kapı kapı gezip ikna edecekler..VİCDANI OLAN HERKES! Ben yaşadığım toplumun “yeni saldırılarını, yeni kurbanlarını düşünmeden halkın arasına bırakılan canavarlarla yaşamaya mahkum edilmesine, çocuklara 60 kişinin tecavüz edip serbest bırakılmasına, çocuk tecavüzü kanıtlanmış suçluların mahkum edilmemesine” susmayı kabul etmiyorum. Tam aksine “vahşete de susmaya mahkum edilme” karşısında, görevlerini yapmayan-suçluları cezalandırmayan hakimlere hiçbir yaptırım uygulanmaması karşısında sivil itaatsizlikte bulunmak, Meclis’in önüne gidip ‘Ne tatili, millete yasa çıkaracağız, ağır ceza getireceğiz dediniz, bu meseleyi halletmeden nereye gidiyorsunuz” diye bağırmak, tüm partilere “Bu barbarlığa sırtınızı dönüp kaçarken vicdanınız hiç mi sızlamıyor” diye haykırmak istiyorum..14 Nisan Perşembe günü, babam nedeniyle bütün çocukluğum ve üniversite yıllarımda saatler-günler geçirdiğim, her koridorunu ezbere bildiğim TBMM’nin bu kez kapısının önünde demokratik eylem hakkımı kullanıyor olacağım. Meclis harekete geçmek için ‘bir çocuğa 150 kişinin tecavüzü’nü mü bekliyor, iktidar kavgası bu konudan nasıl daha acil oluyor bilmem ama bu barbarlığı sonlandıracak, suçluların serbest bırakılması yerine derhal tutuklanması, mağdur çocuklara adli tıpta bin kez daha işkence çektirileceğine ‘davaların en kısa zamanda bitirilip, Batı’daki gibi en az 30-40 yıllık (ve asla affa uğramayan) ağır cezaların verilmesi’ için bir çağrı, bir konuşma bile yapmamaları kabul edilemez.‘UTANIYORUZ’ EYLEMİEn azından Adalet Bakanı ile Kadın ve Aile Bakanı “çocuk tecavüzcülerinin halkın arasına salıverilmesi ve 60 kişilik tecavüz olayı” konularında mutlaka açıklama yapmalıydı. “Ayşe Paşalı cinayeti” davasının duruşmasının da yapılacağı 14 Nisan Perşembe günü; Türkiye’nin en eski kadın sivil toplum kuruluşu olan “Türk Kadınlar Birliği”, “Kadın Haklarını Koruma Derneği” ve isimlerini daha sonra vereceğim başka kadın örgütleri de orada, “BU UMURSAMAZLIKTAN UTANIYORUZ” eyleminde olacaklar. Duyarlı tüm vatandaşların, annelerin, babaların, gençlerin (hatta çocukların) katılması elbette iyi olur ama kimse olmasa da tek başıma “İstenen her yasa çıkarılırken bu sorunu halletmeden Meclis’i kapatma”ya, siyasetçilerin bu konu yokmuş gibi davranmasına isyan edeceğim! *****Aman rektör kaçmasın!Her geçen gün, her yeni olayda savcı ve hakimlerin “suçu sabit tecavüzcü ve katillere duyduğu güveni, tutuksuz yargılamak için can atmalarını” nedense “suçunu bile bilmediği halde, imzasız ihbar mektuplarıyla veya yazdığı kitaplar nedeniyle içeri tıkılmış gazetecilere, rektörlere, hayatı terörle mücadeleyle geçmiş askerlere” göstermedikleri daha net ortaya çıkıyor.Çocuk tecavüzcülerinin, azılı katillerin “tutuksuz yargılanması” mümkünse, onlar kaçmaz, delil karartmaz, aynı suça tekrar yeltenmezlerse, örneğin torun torba sahibi bir rektör veya generalin, aile-iş-güç sahibi bir gazetecinin bunları yapacağı nasıl söylenebilir?Artık hukuk filan aramanın hiçbir anlamı kalmadı ama hani haksızlığın veya mantıksızlığın da bir sınırı olmalı değil midir?
Dün ‘Artık dayanılacak, sabredilecek noktayı aştı, ben Meclis’in önünde tek kişilik eylem yapmayı düşünüyorum’ diye yazdım ve aynı gün Meclis’in tatile girdiği haberi verildi.. Mardin’de 26 vahşinin 13 yaşında çocuğa tecavüzü ve hepsinin serbest bırakılmasının ardından (Hüseyin Üzmez de Deniz Feneri failleri gibi unutturuluyor) Bursa’da önceki gün “15 yaşında çocuğa tecavüz eden 60 sapığın serbest bırakılması”nı da öylece seyretmemiz isteniyor.Baktım da “haberler”de bile yoktu bu haber.. Baktım da (ve ‘pes’ dedim) o koca Meclis’ten, ‘seçim listeleriyle-seçim karargahlarıyla’ böbürlenen partilerden, kadın milletvekillerinin hiçbirinden, Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan’dan tek ses çıkmadı.. Baktım da o ismi cismi süslü kadın örgütleri, çay partilerine konuşmacı aramaya yoğunlaşmış dernekler, kulüpler hiç oralı değil. Demek ki artık bu ülkede 60 kişinin bir çocuğa tecavüzü “önemli olay” sayılmıyor..SAPIĞA TUTUKSUZ YARGILAMASayılmadığı “60’ının birden tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasından” da belli zaten. Maşallah savcılarımız ‘sapıklara karşı o kadar alicenaplar’ ki , öyle bir güven duyuyorlar ki kaçmayacaklarına, hepsi tekrar sokaklara salınıveriyor. BIRAKAN SAVCILAR HESAP VERECEK!Peki diyelim ki kaçmadılar, ya bu yamyamlar “nasılsa suçlamaları kabul etmeyince adil savcılar (!) bizi salıveriyor, gelin birkaç çocuğa daha canavarlık yapalım” derlerse? Bu da mı savcı beylere göre çok imkansız? Yaptıkları tamamiyle “çocuk tecavüzünü teşvik”tir, verdikleri kararlarla yarattıkları tablo ve bu sefil duruma toplum olarak susulması da ülke için “yüz karası”dır. Bu kararları veren hakim ve savcıların cezalandırılması için gerekirse ben AİHM’ye kadar gideceğim. (Şu anda yine AİHM’ye açtığım “çocuk tecavüzü” ile ilgili bir davayı kazanmak üzereyim, inşallah!)Dün Erzurum’da 23 yaşında bir kadın öğretmen kaçırıldı, başına taşla vurularak, 23 yerinden bıçaklanarak komaya sokuldu. TV’ye bakıyorum “kadına şiddet” başlığı altında tartışmalar yapılıyor, sanki Paris’ten yayın yapıyorlar, o kadar Fransız yani.. Ne “şiddet”i artık, “kadın kıyımı”, “kadın katliamlarının olduğu ülke” deyin şuna.. Düpedüz cinayete “namus cinayeti, töre cinayeti” gibi abuk isimler takılarak katillerin kurtarıldığı, çocuk tecavüzcülerinin bile anında serbest bırakıldığı ülkede ne cinayete, ne “ensest felaketi”ne, ne de diğer vahşet olaylarına çözüm bulunur.Çocuklarını korumak için küçük parmağını bile kıpırdatmayan bir devlet veya hükümet de “hukuk devleti” olmaktan, “adalet”ten filan söz edemez.. (Yarın devam edeceğim.)*****İş görmeyecek kadınları seçmeyin! Kısa süre önce birlikte katıldığımız panelde CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülsün Bilgehan “partilerine milletvekili olmak için başvuranlar” arasında 1000 kadın olmasına çok memnundu. Ben ise duyar duymaz kendimi tutamayarak ‘umalım da iş yapabilecek adaylar olsunlar, Meclis’e girip oturmanın da kimseye yararı olmuyor’ dedim. Nitekim afra tafrayla yılları geçiren, tek bir sorunla ilgilenmeyenleri (bugün kadın ve çocuk sorunu konusundaki duyarsızlar, Üzmez serbest bırakıldığında, Mardin’de 13 yaşında çocuğa tecavüz eden 26 sapık, hatta iki gün önce Bursa’da 15 yaşında çocuğa tecavüz eden 60 sapık canavar serbest bırakıldığında bile çıt çıkarmayanları, Ankara’dan dışarı adım atmayanları) çok gördük. Sonra da “gelsin ömür boyu milletvekili maaşı ve özel sigorta”, ooh ne ala ..Bu nedenle artık işi “aile boyu”na dökenler var, önce ailenin kadın ferdi, arkadan eşi milletvekili olacak ve sonrasında “bir dönemcik milletvekilliği ile (ki o süre içinde ülkeye yararı dokunan ne faaliyet gösteriyorlarsa) hayat boyu 10 bin TL aile geliri.. Hiç çalışmasalar ‘açlık sınırında milyonlarca vatandaşın kaderine terk edildiği ülkede’ milletin kesesinden rahatça geçinirler.CHP’ye 1000 kadının başvurması iyi, güzel de bu kadar çok kişi arasından “çalışan, bilgili, halka yakın, Meclis’e demir atıp keyfine bakacağına Anadolu’yu dolaşan ve gerektiğinde parti farkı filan gözetmeden konuşup bir yarar sağlayacak olanlar” nasıl seçilecek?KENDİRCİ GİBİ KADIN LAZIM!Örneğin Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci yıllardır kadın sorunları ile ilgili çalışmalar yapar, Anadolu’yu dolaşır, TCK ve Medeni Kanun’da kadın haklarının sağlanması konusunda yıllarca mücadele vermiştir, bu sorunları en iyi bilen isimlerden biridir, dürüsttür, gözü pektir ve iyi hatiptir. Onun Meclis’e girmesi sadece bir parti için değil, ülke için, toplum için büyük kazançtır, zira “çalışma” deseniz de tutamazsınız. Eski Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Avukat Önay Alpago da sorunları bilen ve yararlı çalışmalarıyla tanınan ve hem yerinde hem de iyi konuşan bir siyasetçidir. TBMM’ye tekrar girdiğinde de yararlı olacağına şüphe yoktur. Aynı şekilde deneyimli ve kendi kurduğu ÇESAV ile yıllardır “yetiştirme yurtlarından çıkarılan gençlere ev ve iş sağlamaya uğraşan” eski Bakan İmren Aykut da, Mor Çatı’nın kurucusu Avukat Canan Arın da, siyasete girmeyi düşünüyor mu bilmiyorum ama MİKADER Başkanı Nesrin Ercan da aynen böyledir. Akıllı partiler bu isimleri kendileri bulup çıkarırlar, müracaat etmelerini beklemezler, neyse ki aralarından bazıları bu seçimde milletvekilliğine talip oldular. Bahçeşehir Üniversitesi’nde “Kadın ve Siyaset Projesi”nin direktörlüğünü yapan, kadın hareketinin de yıllardır içinde olan Hilal Dokuzcan da dikkat çeken ve üzerinde durulması gereken adaylardan biridir bence.. Onlar Meclis’e girdikleri takdirde sıkı şekilde çalışacaklarına ve mutlaka topluma yarar sağlayacaklarına şüphe yoktur. Kısacası, başarılı ve halka yakın kadınları dışarıda bırakarak, vitrinde daha çok kadın olsun diye deneyimsiz veya ismini zaten ‘milletvekilliği için parlatıp öne atılmış’ kişileri liste başlarına yerleştirmenin ise yine kimseye hiçbir yararı olmaz, söylemiş olayım (bunun yapıldığını gözlemliyorum), sonra yıllarca hatırlatırım çünkü..Hiç değilse artık 2011 yılında sayısal olarak kadın-erkek eşitliği sağlanmalı ama “sayı değil kalite önemlidir” sözü de işin özü bence, dikkat edilmeli!
Son iki gündür Yılmaz Özdil köşesinde YGS’deki şifre skandalını sıra dışı üslubuyla o kadar güzel anlattı ki onu her okuyuşumda yazılarını topladığı kitabın neden ‘satışa çıktığı ilk gün’ tükendiğini ve özellikle gençlerin bu kitabı delik bucak aradığını daha iyi anlıyorum. Çevremdeki gençler arasında birbirlerine “Atatürk Havaalanı’nda bulunabiliyormuş, koşun” diyenleri bile duydum. Özdil “sınavın ve hatta bir tek sorunun önemi” konusunda diyor ki; “Biz bu çocukları ağaç kovuğunda bulmadık... Psikolojileri allak bullak, saçları dökülüyor, mideleri deliniyor, uykularından sıçrayarak uyanıyorlar(...) İlk sınav iptal edilmezse, ömürlerinin sonuna kadar ‘acaba’yla yaşarlar. Bir tek soru, hayatlarının akışını değiştiriyor. Adalet inancına dair, kırıntılarını bile yitirirler. Yapmayın.”ÖĞRENCİLER İSYAN EDİYOR!Öğrencilerden yağmur gibi tepki mesajı yağıyor ve hepsi de bu satırları aynen doğrulayacak içerikte..İşte bunlardan biri, Mert isimli bir öğrenci, soyadını güvenliği açısından vermiyorum “Ruhat abla” diye başladığı mektupta bakın ne yazmış: “İnanın geçen sene olduğunda diye ya bu sene de olursa diye korkmuştum bu sınav sahtekarlığından.. Lütfen yardım edin bizlere! Ben bu sınav için bir yıl çalıştım, o şifreli soruları 10 kişiye bile bildirseler (ki en az 1000 olacağını tahmin ediyorum) benim sıralamadaki yerim haksız olarak kaymıyor mu?.. Sizin de çocuğunuz bu sınava girdi veya girecek, aynı durumun sizlerin veya başkalarının başına gelmemesi için lütfen köşenizde bir cümle bile olsa bu haksızlığı işleyiniz. Hiç olmazsa ÖSYM’nin yaptığı, sizler ve bizlerle dalga geçen açıklamaya inanmadığınızı söyleyin.”HALKIN SORUNLARININ TAKİPÇİSİ..Gençlerin yanında anne babalardan gelen feryatlar da var. Mesela Vedat isimli bir baba “Ben çocuğum üniversiteye hazırlansın diye maddi manevi çok ağır bedel ödedim. Şimdi ise sınavda şifre iddiası birçok kişi gibi benim de içimi kemiren bir kurda dönüştü. Cevap çok basit ‘yok öyle bir şey’. Ya varsa. Bu sene herkese özel kitapçık ve soru kağıdı hazırlanmış olması ya bunun maskesi ise.. Şimdi diyorlar ki sınav kitapçıkları internete konacak, işiniz yoksa bir milyondan fazla kitapçığı tek tek inceleyin. Ya bu şifreler sadece ‘önceden belirlenmiş kişilerin kitapçıkları için’ geçerliyse ve tek tip şifre yoksa? Bana göre tek kitapçık bile şifreyle çözümlenebiliyorsa bu sınav iptal edilmeli ve kitapçıkların hazırlanmasında kimler görev aldıysa tek tek araştırılmalıdır. Milyonlarca insanın bu şüpheden kurtarılması şarttır. Halkın sorunlarının takipçisi olacağınız umuduyla.”Bu örnekleri yazmamın nedeni AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in YGS’deki şifre skandalının medyada yer almasını bile “Hükümete yönelik tezgah, muhalif medyanın işi” benzeri bir yorumla açıklaması.. İnanılır gibi değil gerçekten, medya bunu da eleştirmesin, haberlerini vermesin mi? Başka hükümet döneminde olsa üzerinde durulmayacak, üniversite sınavlarının da şaibeli olmasına susulacak mıydı? Peki yukarıdakilere benzeyen yüzlerce, binlerce mesaj alan medya üç maymunları mı oynamalı?BAŞKAN VE ACEMİLİK!ÖSYM Başkanı’nın; “Basına verilen kitapçık biraz acemice hazırlandı. Yanlış cevapların yerleşmesinde eksiklik var ama adaya avantaj yok” sözlerine ne demeli? Koskoca kurum “acemice” kitapçık hazırlar mı, hazırlarsa o zaman diğer kitapçıklarda “keyfe göre acemilikler” yapması çok mu imkansızdır? Bugüne kadar KPSS sınavlarında ve başka sınavlarda “en yüksek puanları alanların bile önüne torpillilerin geçirildiği” tartışmaları yaşanmadı, binlerce aday tepki yağdırmadı mı? Polis kolejlerinde, akademilerinde “istenen isimlerin alınması için sınavlarda soruların verildiği” benzeri tartışmalar olmadı mı? Diyelim ki hiçbir hata, haksızlık olmadı, o zaman onlarca yıldır yapılan üniversite sınavlarında sorun yaşanmazken, hepimiz gönül rahatlığıyla sınav kazanıp girmişken neden son yıllarda herkes (aynen seçim sonuçlarına, bilgisayarlı toplama sistemine, aniden çıkan veya buharlaşan milyonlarca seçmen benzeri durumlara, YSK’ya olduğu gibi) güvenini kaybetti ve endişe içinde? Böyle toplu güven kaybına rastlandı mı daha önce? CUMHURBAŞKANI’NIN KEFALETİ!İşin asıl vahim tarafı, daha önce yargıdaki davalarda bile yaptıkları gibi milyonlarca öğrencinin geleceğini ilgilendiren ve ÖSYM Başkanı’nın açıklamasının bile tartışmalı olduğu bir konuda Cumhurbaşkanı Gül veya hükümet üyelerinin arka arkaya “Biz kefiliz, biz inandık” benzeri müdahalelerde bulunması. “Üniversite sınavı onları niye ilgili kuruluştan ve uzmanlardan önce ve daha çok ilgilendiriyor” sorusu bir yana, kendilerinin kefil olması kime yetecek düşünmeleri lazım. Bir tek soru bile bir öğrencinin hayatını değiştirebilir, olayın üstü süslü konuşmalarla örtülmeden sınav tekrarlanmalıdır. Çocuk tecavüzünü teşvik ettiniz, işte sonucu!Daha dün yazdım; Adalet Komisyonu’nun tecavüzle ilgili ‘kabul edilemez’ yasa maddeleri ortaya çıkardığını, bu gidişle 21’inci yüzyıl da yetmeyecek bu ülkeyi medeni hale getirmeye.. Hadım Yasası denilen ve canavarlara bile ceza verilmeyen ülkede “belki vahşeti azaltabilir” diye umutla beklenen kanunun bu dönem genel kurula gelmemesine karar verilmiş, acaba çocuk ve kadın tecavüzlerini mi henüz yeterli görmediler yoksa sapıklara acıyıp beklemeye mi karar verdiler bilemiyoruz artık.Ama dün gelen son haberde “Bursa’da 60 tane ahlaksız canavarın 15 yaşında bir kız çocuğa günlerce tecavüz ettikleri” bildiriliyordu. Adalet Komisyonu’nun hazırladığı yeni maddeler arasında “15 yaşını tamamlamamış veya tamamlasa bile fiilin hukuki anlamını algılama yeteneği gelişmemiş çocuklara karşı..” diye başlayan veya “tecavüz suçunun ani ve kesik hareketlerle işlenmesi, durumunda cezanın üçte bir oranında indirileceğini” söyleyen, benzerine dünyada rastlayamayacağınız ifadeler var.HAYDİ ‘UTANMIYORUZ’ DEYİN!Ki şimdi, Mardin’de hakimlerin 13 yaşındaki çocuğa tecavüz eden 26 sapığı ve Hüseyin Üzmez isimli çocuk tecavüzü suçlusunu serbest bırakarak “çocuklara tecavüzü ve hatta toplu tecavüzü teşvik etmesi”nden sonra çocuklara toplu tecavüz edenlerin sayısının 26’dan 60’a çıktığını duyunca artık sadece “Madem ki adaletsiz ve canavarların arttığı bir ülkede yaşamaya mahkum edildik, hiç değilse ilahi adalet bu kararları verenleri de cezalandırsın” diyebiliyorum ancak.Haydi şimdi sorsunlar bakalım o çocuk “tecavüzün hukuki anlamını” algılayabilmiş mi? Veya tecavüzcüler “suçu ani ve kesik hareketlerle” mi işlemiş? Ve çıkıp “vatandaş olarak utanmıyoruz bu durumdan” deyin bakalım diyebiliyor musunuz? Ben utanıyorum, hem de yerlerin dibine geçecek kadar.. Bu olayları sokaklara dökülerek, Meclis’in önünde oturma eylemi yaparak (ki tek başıma başlamayı düşünüyorum artık) protesto etmeyen ve derhal çözüm istemeyen sivil toplum kuruluşları, barolar, yazmayan ve TV’de işlemeyen gazeteciler, seçimi önemli bulup bu vahşeti ağzına almayan siyasetçiler hala utanmıyor mu onu da çok merak ediyorum. Utanmak için daha kaç vahşet ve bir çocuğa kaç tecavüzcü lazım acaba?HAFTAYA EYLEMDEYİM!Milletvekilleri Hadım Yasası’nı öyle “ilaç tedavisi” filan da değil, “kökünden kazıyacak şekilde” derhal kabul ettirmezlerse yazıklar olsun! Kanun Hükmünde Kararname yetkisi veren tasarı hemen kabul edildi de bu neden bekletiliyor, daha az mı önemli yani?Haftaya TBMM önünde “kendimi zincirleyerek” eyleme başlayacağım, böylece hiç değilse bu bitmeyen ve çözülmeyen sefil tabloyu dünyaya duyurmayı umuyorum.
Gerçekten başka bir lidere veya milletvekiline değil, hep Deniz Baykal’a olan, onunla ilgili ortaya çıkan olaylar, taciz vs iddiaları zaten yeterince rahatsız edici ve partisinin imajına zarar verici iken bir de üstüne bu olay garip bir tesadüf değil midir? Biz bulup çıkarmıyoruz, kendisinden çıkıyor.. Ve fazlasıyla dikkat çekici..Aynen BDP’nin “sivil itaatsizlik” filan diye ortaya çıkması, hükümetin de görünüşte onlara kızarak tepki vermesi ama sonuçta BDP-PKK ikilisinin seçim sonrasını ümitle beklemesi gibi dikkat çekici.. Hükümet madem ki bu kadar kızmaktadır, açıklasın seçimden sonra ortaya çıkacağını söylediği “yeni anayasa”da BDP-PKK’nın “büyük talepleri” ile ilgili ne var, BDP de rahatlasın, toplum da..SİVİL İTAATSİZLİK MASALI!Büyük ihtimal o zaman sivil itaatsizliğe filan gerek kalmayacak.. Ama nedense bir türlü açıklamıyor. Oysa “TBMM’nin kendi partileri dışındaki kısmını” yani muhalefet partilerini tümüyle devre dışı bırakacak ve tüm kurumları da tek el tarafından seçilmiş hale getirecek “Kanun Hükmünde Kararname” yetkisinde israrlı oldukları açıkça anlaşıldı. Ki söz konusu yetki hükümete; şu andaki haliyle, neredeyse tüm üyeleri iktidar partisi tarafından seçilmiş olarak HSYK’nın “hakim ve savcılar üzerinde kurduğu baskı”nın aynısını kurumlar üzerinde yaratma imkanı sağlayacaktır.“Başkanlık sistemi”ni ne yapıp edip getirecekleri de anlaşıldı, o da “söz ve denetim hakkına sahip” başka kimse ve kurum kalmayacağını daha net anlatıyor, peki bunların hepsi yapılırken “yeni anayasa”da başkanlık sistemi dışında olacak diğer önemli değişiklikleri saklamak dikkat çekici değil midir? Öyledir ama şimdilik toplum “sivil itaatsizlik” benzeri ayak oyunlarıyla oyalanıyor maalesef..LİDERKEN YAPMADIĞI HATA!Dönelim Baykal’a.. Şahsıyla ilgili nahoş olaylarla gündemden inmediği yetmiyor gibi, seçim öncesinde partisi tam onun yarattığı imaj deformasyonunu toparlamaya çalışırken yeni bir yanlışla ortaya çıkması hiç de anlaşılır bir durum değil. Gerçi son yıllarda siyasette ağzını bozmak, rakiplerine ve canının istediği herkese hakaret etmek alışkanlık haline geldi, bunda iktidar-muhalefet arasında bir fark görünmüyor ama Deniz Baykal’ın durup dururken Başbakan Erdoğan’a hitabında “ulan” argosunu kullanması da tepkiyi hak eden bir davranış elbette.. (Biliyor musunuz, durup dururken ortaya atılan Büyükanıt’ın 27 Nisan muhtırasının bazı partilere sağladığı avantajı bile hatırlatıyor bunlar, hani onu ‘dokunulmaz’ yapan muhtıra..) Nitekim kendisi de dün “Uzun bir aradan sonra sahaya inmenin rahatlığından mıdır nedir, nasıl oldu bilmiyorum” benzeri bir açıklama ile kamuoyundan özür dilemiş.Bildiğiniz gibi ben bundan önceki İklim Bayraktar olayında da bir kasıt olduğunu, “CHP’nin içinden birilerinin” seçim öncesinde partiyi ve yeni liderini yıpratma amaçlı hareket ettiğini düşünmüştüm. Şu anda da aynı amaca hizmet edildiğini, adeta kendi partilerini yıpratmaya çalıştıklarını düşünüyorum. 25 yıl TBMM çatısı altında bulunmuş bir siyasetçinin çocuğu olarak yetişince aklınıza bu ihtimaller geliyor işte, hele de son yıllarda “siyasette kazanmak veya rakiplerine kaybettirmek için her tür oyunun geçerli olduğunu” gördükten sonra.SAHAYA YENİ İNDİM DE..Bana hak vermiyorsanız lütfen şu soruyu sorun; Baykal o kadar yıl genel başkanlık yaparken, en kızdığı anlarda bile böyle bir argo hitabı ondan hiç duymadık da şimdi gayet normal bir konudan söz ederken neden gerek gördü ? Ya da; onca yıl ağzından kaçmadı da şimdi nasıl kaçtı? Bu kadar deneyimli, ‘en az üç kuşak’ döneminde siyasette oturmuş biri “sahaya yeni indim de, pardon” filan demez, diyemez, millet de bunu yutacak kadar saf değildir.. Son aylarda ekibiyle birlikte yaptıkları hiç hoş değil, artık zahmeti bırakmalı, koltuğu kaçırdıktan sonra elinden gelenin maksimumunu (!) yaptı!*****Aklınızı mı kaçırdınız?AKP’li kadın milletvekilleri “hadım yasası”nı ortaya attıklarında ‘bu tecavüz vahşetini bitirecek ağırlıkta cezaların verilmediği ülkede belki bunun yararı olur’ diye sevinen çok olmuştu (ben de dahil..) Ama sonra galiba Adalet Komisyonu “sapıklara kıyamadı”, sapığın insan hakkı düşünülürmüş gibi bir sürü acayip madde ortaya çıkardı. Öyle maddeler ki, ben 2002 öncesinde bunların benzerlerini yasalara koymaya çalışan Adalet Komisyonu üyelerine “ancak ruh hastaları bu maddeleri düşünür” dediğim için bana basın tarihinin en yüksek tazminat davalarını açmışlardı. O zaman bağımsız yargıdan söz edilebilirdi, çoğunu kaybettiler, şimdi öyle olmayabilir, onun için daha dikkatli olalım..Düşünün şöyle bir madde var; “Tecavüz suçunun ani ve kesik hareketlerle işlenmesi durumunda verilecek ceza 3’te 1 oranında düşürülür”. Ne demek bu şimdi; artık çocuk ve kadın tecavüzcüsü sapıklar “Cezamı düşürün, ben ani ve kesik hareketlerle işledim suçu” mu diyecekler, derlerse nasıl yalanlanacak, hangi ülkede böyle saçma yasa görülmüştür?Veya “15 yaşını tamamlamamış ya da tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş çocuklara karşı her türlü cinsel davranış, cinsel istismar olarak kabul edilecek”.. Mardin’de 13 yaşındaki çocuğa tecavüz eden 26 sapık söz konusuyken bile hakimin “hukuki anlam”ı ve hiçbir anlamı düşünmeden “çocuğun rızası olduğu”ndan söz ettiği ve suçluları serbest bırakabildiği ülkede, adı üstünde “çocuk” hukuki anlamı ne bilsin? Ayrıca 16 yaşında çocuğa tecavüz edilirse adı ve cezası tecavüz olmayacak mı yani? Bu yasada daha çok fazla hata var, konuya hakim hukukçuların görüşü alınmadan ve gerekli düzeltmeler yapılmadan çıkarılmasına asla izin verilmemelidir!
Cumhurbaşkanı Gül daha önce Başbakan Erdoğan’ın “başkanlık sistemi”ni tartışmaya açması üzerine “çekinceleri olduğunu” söylemişti ki, bu konudaki tüm çekincelerin neler olduğu da birçok hukukçu ve gazeteci tarafından defalarca açıklanmıştı.. Konunun Burhan Kuzu’nun özel kitapları ve gayretleriyle gündemde tutulması ve Erdoğan’ın da “Başkanlık sistemini seçimden sonra referanduma götürebiliriz” sözlerinden sonra Gül bu kez de “Bugün için Türkiye’nin gündeminde yok” dedi.Tabii ki “bugün için”, tabii ki “şimdilik”, çünkü eğer bir konu Başbakan tarafından sık sık tekrarlanıyorsa o “sakıncalar, çekinceler zirve yapsa da” mutlaka uygulanacak demektir, referandum öncesi aynı tepkiler, tartışmalar “yüksek mahkeme üyelerini tek başına iktidara seçtirerek yargı bağımsızlığını kaybetme”ye neden olacak Anayasa değişikliklerinde görülmedi mi? Böyle bir duruma kendi ülkelerinden hiçbirinde (Fransa dahil) rastlanmayan AB’nin desteğini bile sağlayarak, milleti “anlaması mümkün olmayan Anayasa hukuku” konusunda referanduma göndererek meşrulaştırmadılar mı sonucu? EYALETE GEÇİŞ DAHA KOLAY! Bu kez de tüm sistemi farklı ABD’yi örnek gösteriyor ve “başkanlığı” seçim sonrası getireceklerini açıkça anlatıyorlar. Artık bu konuyu tartışmaya filan gerek yok, zaten tartışma bitmiş durumda, yapılan şey ‘kararı topluma bildirmek’tir, tartışmaya açmak değil. Zaten tartışma denilen de artık ‘iktidarın seçtiği bazı öğretim üyeleri veya gazetecilerin ekrana çıkıp üç beş defa konu üzerine konuşmaları’ oluyor, yani bu kadar önemli bir meselenin tüm çevrelerde-kurumlarda etraflıca konuşulup “ciddi sakıncalarının ortaya konması” filan değil.Bu konudaki en önemli sakınca; birçok hukukçunun da dediği gibi “sistem uygun olmadığında çok sayıda ülkede diktatörlükle sonuçlanmış, darbelere yol açmış” olması. ABD’de başarıyla uygulanma nedenlerinin başında “eyalet sistemi ve her eyalette ‘başkan statüsünde’ valilerin olması” geliyor.. Bu nedenle büyük ihtimaldir ki (BDP ve Öcalan’ın defalarca tekrarladığı ve gerçekleşeceğine emin oldukları için de arada bir tepki şovlarını sürdürüyor görünseler de ‘bekleme’ dönemine girdikleri) eyalet sistemine geçiş “başkanlık sistemi nedeniyle şart olduğu” öne sürülerek olacak. Eh tabii, millete “ülkeyi eyaletlere bölüyor ve her birine bağımsız bir ülke imkanı tanıyoruz” dense büyük tepki alır ama bu şekilde olursa ikna etmek daha kolay olabilir.DENETİMSİZ VE SINIRSIZ GÜÇ!Görünüşte sistem değişikliği gibi olsa da “ABD’deki gibi başkanı denetleyebilecek güçlü ve bağımsız bir yargının olmadığı, son Anayasa değişikliği ile tamamen tersine ‘iktidara tepeden tırnağa bağımlı bir yargı’nın ortaya çıktığı” Türkiye’de başkanlıkla oluşacak tablonun sonunda üzerinize afiyet “sistem değişikliğinden rejim değişikliğine” gidebileceği sır değil. Zaten tüm gücün; yasama (Meclis), yürütme (hükümet), yargı ve her yasayı anında onaylayan cumhurbaşkanlığı olarak ‘tek parti, hatta tek kişi”de toplandığı bir ülkede bu denetimsiz gücün daha da artmasının ciddi tehlike yaratacağını, olduktan sonra pişmanlığın da yarar sağlamayacağını milletin görmesi gerekiyor. Yine de seçimden önce “yapılacağının açıklanmış olması”, insanların neyle karşılaşacağını bir ölçüde öğrenebilmesi bir şanstır ve herkes iyi düşünmelidir. Durumu zamanında ve gerektiği şekilde anlatmayan hukukçular da tarih önünde sorumlu olacaklarını unutmasınlar!*****BDP-PKK çizgisi!Anayasa hukukçularının “yeni bir anayasayı ancak ‘sadece bu görev için oluşturulmuş’ bir kurucu meclis yapabilir, alelade seçilmiş bir meclis yapamaz” demesine rağmen hükümetin “seçim sonrası meclis bu işe yetkilidir” şeklindeki ısrarının nedeni de bu değişiklikler.. Hükümetin hedefi özellikle BDP’nin talepleri doğrultusunda “değiştirilemez maddeleri de içine alacak” değişiklikleri gerçekleştirmek olmasaydı.. Belki sonunda (İspanya’da yıllardır süren kavga gibi) bölünmeye yol açacak eyalet sistemini getirmek olmasaydı “yeni anayasa yapmak için hukuken gerekli şartlar mevcut olmadığı halde” yeni anayasa diye tutturmak yerine maddelerde değişiklik yapabilirlerdi. Kısacası, seçim sonrası yalnız başkanlık sistemi değil, çok fazla sürpriz var, ona göre.Benim tahminim, kısa süre içinde aynen referandumda olduğu gibi hükümet “muhalefet partileri ile BDP ve hatta yine muhalefet partileri ile PKK aynı çizgide” muhabbetine başlayacaktır, zira toplumun daha sonra olacakları seçim öncesi kenarından biraz öğrenmesi kaçınılmaz olduğu için biraz ipucu verdiler ama “BDP’nin taleplerinin gerçekleşeceğini” açıklamadılar. Bu konuda dikkat dağıtmak gerektiğinde ise tam aksi yönde konuşmak, muhalefet partilerini onlara yakın göstermek kurnazca bir çözüm oluyor.Eğer yanılıyorsam lütfen çıkıp “seçimden sonra yeni anayasada bunlar yapılmayacak” desinler, hepimiz aydınlanmış oluruz.*****Müjde Ar’dan taciz tokadı!Ankara Barosu’nun “şiddete uğrayan kadınlara destek” için başlattığı “Gelincik Hattı Projesi”nde (Tel: 4444306) Ankara Barosu bu numaradan arayan kadınlara kendi avukatlarıyla yardım edecek. Bu projeye destek veren sanatçı Müjde Ar bir senaryo kapsamında oturduğu yerde kendisini taciz eden gence tepki göstererek tokat atmış. Konuyu gündeme taşımak, normal şekilde anlattığınızda maalesef ilgilenmeyenlerin dikkatini ünlü bir sanatçı ve onun “medyaya mutlaka yansıyacak” eylemi ile çekmek güzel bir buluş ve Müjde Ar’ın da diğer sanatçıların da katkısı takdire değer ama öte yanda..Türkiye’de öyle bir vahşet, öyle bir canavarlık yaşanmakta ki artık sadece “sözle veya elle taciz” hafif şiddet olayı olarak kaldı. Kadın ve çocuklara tecavüz, hatta “toplu tecavüzler”, çocuk işkence ve cinayetleri gündemden asla düşürülmeyecek durumda.. Bu nedenle örneğin Hüseyin Üzmez gibi çocuk tecavüzü suçlularının, çocuklara bile toplu tecavüz vahşetini işleyerek hayatlarını karartmış olanların serbest bırakılması ve toplumun da bu olayların üstünde durmaması, unutması (ve özellikle unutturulmasına çalışılması) bana dehşet verici geliyor.Suçlular elbirliğiyle kurtarılırsa, hakim cezasını vermez ve yıllarca oyalarken ağır suçlu serbest bırakılırsa o canavarlıkların artmasına şaşırmak saçmalığın daniskası değil midir? Madem ki devlet işi savsaklamakta, mahkemeler mağdur yerine suçluları korumaktadır; Barolar, gazeteciler, sanatçılar, tüm toplum önderleri “bütün çocuklar, kadınlar için büyük tehlike yaratan” bu hukuksuzluklara zaman kaybetmeden, eylemlerle karşı çıkmak zorundadır. Ellerini vicdanlarına koyarak!