Radikal’e yapılan “basılmamış kitap” baskınında gazeteci Ertuğrul Mavioğlu’nun bilgisayarındaki kitap taslağının kopyası “polis tarafından” alınıyor ve bilgisayardaki kitap taslağı da siliniyor. Bırakın her şeyi ama her şeyi bir yana, dünyanın herhangi bir “hukuk devleti”nde, “demokrasi”sinde özgür bir gazetecinin bilgisayarına polis ya da herhangi biri bunu yapabilir mi?Bunlar polise ait işler midir, Türkiye’de polisin yetkilerinin sınırı ne hale getirilmiştir, toplumun bilmesi gerekmez mi?DOKUNAN YANAR!Ama hayır işte, artık hiçbir şey gerekmez, kimseye hesap vermeye gerek kalınmayacak noktaya gelindi. Hep beraber hatırlayalım; “Marko Paşa Noktası” diyoruz buna, artık o dinleyebilir ancak. Başa dönelim, Mavioğlu diyor ki: “12 Eylül darbesinde’ bilim ve sosyalizm yayınlarının deposu basılmış, tam 135 bin kitap alınmış ve yakılmıştı. Şimdi çıkmamış bir kitap yok ediliyor.. Anladık ki bu kitabı asla bastırmamak, hatta tümden tarihten silmek gibi bir çaba var”. Mavioğlu “taslağı incelediğini, içinde Gülen cemaatine ait bilgiler, belgeler olduğunu” da söylemiş. Bu olanlardan çıkan sonuç “Gülen cemaatine dokunan yanar, polis anında peşinize düşer ve yok eder” midir yani, artık açıkça bu mu anlatılmaktadır? TEK DEMOKRATİK ÜLKE GÖSTERİN!Hangi demokratik yasa insanların en özeline el uzatılmasına, örneğin kendi rızası dışında bilgisayarındaki bilgilerin silinmesine izin verir? Bir tane Avrupa ülkesi göstersinler.. Öte yanda, geriye kalmış sadece “polisin elindeki kitap nüshası” .. Ya kırılan, kaybolan CD’ler gibi “kaybettik” deseler? Ya daha önce yapılıp itiraf edilen “sehven ilaveler” gibi yalan yanlış eklemeler yapılsa? Orijinali alındığı için “bunların kitap taslağında olmadığını” tutuklanmış olan sahibi nasıl kanıtlayacak?Bu soruların cevabı verilmediği takdirde bırakın demokratik hakları “orta çağ karanlığı”ndan çıkılamaz. Devlet Bakanı Hayati Yazıcı vicdanının sesine uyarak ve partisindeki diğer hukukçulardan hatta neredeyse baskını-kitap toplamayı haklı bulduğunu anlatan konuşmasıyla Başbakan Erdoğan’dan farklı olarak “İnsan neyle suçlanıyorsa sebebini bilecek, hukuk devletinde bu kişinin hakkıdır.. İmzasız-isimsiz ihbarlarla, gizli delillerle tutuklama olmaz. Bir insanın sadece yazdığı kitap nedeniyle tutuklanması da olmaz. Eğer oluyorsa biz kıyameti koparırız” demiş. O zaman (aynı durumda çok kişi var ama) en azından bu gazetecilerin tutuklanması için “hangi kesin kanıtın” olduğunun hemen açıklanmasını istemelidir ki onlar da aylar yıllar boyu cezaevi köşelerinde bekletilmeden “neyle suçlandıklarını” bilsinler. Bu konuşmalar yapılıp yapılıp unutulmasın.Olanlardan sonra kimsenin “hukuk devleti” beklentisi kalmadı ama belki bir ümit doğar! *****Şu kötü niyetliler..Gazetecilere yüklenmek moda ya kim eline fırsat veya “bir çeşit güç” geçirse veryansın ediyor.. Cem Boyner de “Bölünmeyi desteklediğimi düşünenler ya kötü niyetli ya da duyduğunu anlamıyor” demiş. Üzücü tabii, demek ülkede hepsi de “bir nedenle Boyner’e kötü niyet besleyen” veya “salak” bir çok gazeteci var. Zira haklı olarak sözleri birçok köşede yer aldı.Ama gazeteciler de hakaretleri yutmak zorunda hiç değiller, hatta “ağzından çıkanı kulağı duymayanlar var” demek de mümkün.. Kullandığı cümle aynen şöyle değil miydi; “Türkiye’de yaşayanların mutluluğu, onuru, haysiyeti ülkenin bölünmesinden önemli diyorsanız doğru yoldayız” ..Şimdi kendisi “bir köşeye” geçerek yorumlasın, nasıl açıklardı acaba?Bu cümleden “bölünmemek ne kadar kutsalsa, özgürlük de en az onun kadar kutsaldır” anlamı mı çıkıyor? Başkalarının “anlama yeteneği”ne söz etmeden önce daha iyi düşünmek gerekir. “Yanlış anlaşıldım, bunu kastetmemiştim” demesi daha doğru ve daha dürüst cevap olacaktı!*****Radyasyon geliyormuş!Dünyanın öbür ucunda, Japonya’daki deprem esnasında nükleer santral patlamasından çıkan radyasyonun karıştığı bulutların İsveç’e ulaştığı, Fransa üzerinden İtalya’ya geçeceği haberi üzerine İtalyanların iyot hapları toplamaya başladığı haberi duyuldu. Bilimciler “Türkiye’nin de bu bulutlardan etkilenecek riskli bölgede olduğunu” açıkladılar.Düşünün bir haftada nerelere ulaşıyor radyasyon ve bu radyasyonun kanser oluşturduğu, başka rahatsızlıklara, sakatlığa neden olduğu da biliniyor. Bence bu durumda hemen “Deprem bölgesi olsak da fark etmez, hemen nükleer santrallere başlanacak”, “hatta üç de yetmez beş tane” demenin zamanıdır. Yakışır bize!
Türkiye fokur fokur kaynarken bayılıyorum bu “sabahtan akşama kadar Libya muhabbetleri”ne.. Filistin’de sorun çıkıyor bakıyorsunuz herkes ‘Filistin uzmanı’ kesilmiş, Cezayir’de olsa “Cezayir uzmanı”yız hepimiz, Mısır ’da sorun çıksa o, şimdi de gece gündüz her an ekranlar Libya’ya kilitlenmiş, dinliyor dinliyoruz. Tamam anlıyorum önemli bir durumdur, ayrıca orada çalışan Türk ve diğer yabancı işçiler de var ama tek konu da Libya olamaz değil mi? ‘darbe’Kendi sorunları başından aşmış, kendi demokrasisi darbe üstüne darbe yiyen (pardon “darbe” dememek mi gerekiyordu yoksa), düşünce ve ifade özgürlüğü ‘cezaya tabi’ hale gelmiş bir ülkede hiç olamaz. “Kelin ilacı olsa kendi kafasına sürer” derler adama.. Bir suikast olayı oluyor, sanki polis operasyonlarını halk yapacakmış gibi “24 saat, adım adım takip” izliyoruz, içimiz dışımız mafya, suikast oluyor, yani her konu böyle.. Adeta önemli olayların tartışılması ve önemli konularda yükselen tepkiler hep bu tür gündem değiştirmelerle unutturuluyor gibi. İyi ama ne zamana kadar? Bir son verilmeli değil mi artık buna?ETÖ KANITLANDI MI?Nedim Şener’le birlikte “darbe soruşturması kapsamında” tutuklanan gazeteci Ahmet Şık’ın kitabı ile ilgili olarak dün Radikal gazetesi ve İthaki Yayınevi’ne baskın yapıldı (yayınevine 2’nci kez) ve arandılar. Kitap henüz basılmadığı, taslak halinde olduğu için “örgütsel doküman” sayılırmış ve Savcı Zekeriya Öz’ün talebinde; bu kitabın “Ergenekon Silahlı Terör Örgütü’nün talimatıyla” yazdırılmaya çalışıldığı, “Örgüt’ün amacına hizmet ettiği” vurgulanmış.Bu güne kadar “henüz böyle bir örgütün varlığının mahkeme tarafından kabul edilmediği, bu nedenle ETÖ gibi isimlerin kullanılamayacağı” filan söyleniyordu, “4 yıldır tek bir mahkumiyet kararı çıkmadığı, kesin bir kanıtın ortaya konmadığı” söyleniyordu ama Öz böyle dediğine göre bir bildiği olmalı.. Bu durumda da halk şaşırmasın diye yeni durum, yani onun bildikleri açıklanmalı..Öte yanda başka sorular da çıkıyor ortaya.. Yazarak düşünelim.ÖRGÜT HALA DARBE Mİ HAZIRLIYOR?Soruların birincisi, PKK gibi 30 binden fazla ölümün sorumlusu bir terör örgütünün reklamı açıkça bir siyasi partinin milletvekilleri tarafından yapılıyor, liderini “kahraman” ilan etmelerine tek ses çıkmıyor da (kimse bilmiyor ama eğer bu kitapta “henüz kanıtlanmamış bir terör örgütünün amacına hizmet varsa” bile), bir gazetecinin taslak halinde, yayınlanmamış bir kitabı nasıl “tutuklama nedeni” olabiliyor? Bu nasıl bir demokrasi, nasıl bir çifte standarttır? Ayrıca, bu darbe iddiaları 2003 yılına ait değil miydi? Hala her gün birileri, hele de gazeteciler işi gücü bırakıp darbe mi planlıyorlar? Neredeyse “dinleme yapılmadan” kuş uçamayan, TSK başta tüm kurumların da dinlendiği memlekette bu darbe nasıl yapılabilir, kim yapabilir? DÜŞÜNCE VE YAZI SUÇ MU OLDU?Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı Enver Ercan, Dünya Yazarlar Birliği (PEN) Türkiye Merkezi 2’nci Başkanı Halil İbrahim Özcan ve Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal ortak bir açıklama yaparak bu baskınlara ve öne sürülen gerekçeye sert bir tepki göstermişler. Açıklamada; “Herkes düşüncelerini yazı yoluyla açıklama ve yayma hakkına sahiptir” diyen Anayasa’nın 26’ncı maddesi de yer almış. Yoksa “yeni anayasa” da bu maddeyi de mi kaldıracaklar? O zaman “daha da ileri bir demokrasi” mi olacağız?YANDI GÜLÜM KETEN HELVAKitap şu veya bu, adı da önemli değil ama ne olursa olsun bir yazar “yazdığı kitap nedeniyle” tutuklanamaz, terörist ilan edilemez. Eğer o noktaya geldiysek “yandı gülüm keten helva”.. Gerçekten bundan sonra kimse siyasi kitap yazmaya, hele de taslak halinde tutmaya, yayınevine filan göndermeye kalkmasın. Şık bir kılıf ve içinde “terör, darbe, plan” gibi sözler geçen gerekçelerle her yazar içeri atılabilir.. Ne Anayasa dinlenir, ne babayasa.Ama TÜSİAD ve her kim isterse, seçtiği kişiler veya kesimler için “özgürlüklerin ülke bölünmesinden bile önemli olduğunu” söylemeye, ABD’de bile bulunmayan özgürlükleri, hakları yaptıkları anayasa taslaklarına koymaya devam etsinler. Yollar yürüyerek aşınmayacağı gibi diller de aşınmaz nasılsa..Hiç değilse “kağıt üzerinde” bakar bakar avunuruz!(Not: Bu baskınlar ve gerekçeler Nedim Şener ve diğer gazetecilerin tutuklanma nedeninin de yazıları veya kitapları olduğu iddiasını doğruluyor. İşin en acı tarafı ise bu ve benzeri gerekçelerle davanın sonsuza kadar sürmesi mümkün. Çık işin içinden çıkabilirsen !)***BDP yeni anayasayı merak etmiyor mu?BDP’nin tokat ve kavga şovları eşliğinde başlattığı “sivil itaatsizlik” eyleminin nedeninin 4 talep olduğu açıklandı:Ana dilde eğitim, siyasi tutukluların serbest bırakılması, askeri ve siyasi operasyonlara son verilmesi ve “yüzde on”luk seçim barajının düşürülmesi.. İyi de BDP’nin asıl büyük talepleri ve PKK’nın yıllar süren terör eylemlerinin nedeni olan “özerk bölge, Anayasa’dan ‘Türklük’ tanımının çıkarılması, Kürtçe’nin 2’nci resmi dil olması” gibi talepleri neden yok? O talepler oturma eylemini, sivil itaatsizliği hak etmiyor mu?BDP her nedense “seçim sonrasına bırakılan” ve kesinlikle açıklanmayan yeni anayasada bu taleplerin ne olduğunu merak etmiyor mu ki hiç sormuyor? Yoksa biliyor mu? Haydi Türkiye’ye açıklasınlar, neden eylemlerinde bunlar yok?
TÜSİAD’ın Anayasa çalışması her şeyden önce “yeni anayasa” için iktidar ve muhalefet partilerinin hazırladıkları taslakların “seçim sonrasında” değil, “öncesinde” halka mutlaka açıklanması gerektiğini gündeme getirmesi açısından önemli. TÜSİAD’ın ve diğer sivil toplum kuruluşlarının şimdi yapması gereken en önemli şey; hükümete ‘hazırladığı Anayasa taslağını’, hiç değilse ‘önemli başlıklardaki değişikliklerin neler olduğunu’ seçimden önce açıklaması için çağrıda bulunmaktır.İktidar partisinin bu açıklanan taslaklara ve daha önce bu yöndeki isteklere, hukukçuların uyarılarına karşı sessiz kalması “seçimde nasılsa bütün değişikliği tek başıma yapacak çoğunluğu ele geçiririm” şeklinde yorumlanabilir ki bu da halkın “neler yapılacağını bilmeden”, dürüst olmayan bir yöntemle seçime zorlanması demektir. Zaten “yüzde 10 seçim barajı düşürülmeden, milletvekillerini millete seçtirerek özgür bir Meclis elde edilmeden” seçime zorlanan topluma ilave “demokratik eksiklerle” seçim yaptırmanın dürüst olduğunu da kimse iddia edemez.ASIL MESELE ÖZERKLİK.. Zira anlaşılan odur ki aslında yapılmak istenen her değişiklik, mevcut Anayasa’nın laiklik dahil “değiştirilemez” maddelerde yer alan ilkeleriyle ilgili adımlar bile aslında “değiştirilemez maddelere dokunulmadan” , bazı maddeler değiştirilerek yapılabilir. Onun için burada “yeni anayasa” istemenin temel motivasyonu “BDP ile PKK’nın tehditlerle sürdürdüğü taleplerinin sağlanması” dır. Yani; “özerklik (açıklaması, federatif sisteme geçiş), Türklük tanımının çıkarılması, Kürtçe’nin ikinci resmi dil olarak kabulü, Kürtçe eğitim” gibi talepler.. Ve örneğin “özerk bölge” isteğinin, Anayasa’nın “Türkiye, devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” şeklindeki “değiştirilemez” maddesi orada durdukça yerine getirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle, aslında yeni anayasa hukuken ancak “darbe, devrim, ülkenin işgali, bir başka devletle birleşmesi” gibi fiili bir durum mevcutsa yapılabilecekken, “sadece anayasa yapmak üzere” bir kurucu meclis olmadan yapılması imkansız iken, bu şartlar olmadığı halde yeni anayasadan söz ediliyor. Başlı başına bir tartışma konusudur bu..Ama emin olunacak bir konu varsa; “yeni anayasa” lafı BDP-PKK ve onların talepleriyle ilgilidir.. Bunları tartışacağız ama önce..BASK-KATALAN ÖRNEKLERİ YOK MU?Cem Boyner’in “İnsanlarımızın özgürlüğü, onuru, hakları, ülkenin bölünmesinden daha önemli” sözleri TÜSİAD ’da ilgiyle karşılanmış. Doğrudur, özgürlük, onur çok önemlidir ve yalnız Kürtler için değil, her vatandaş için önemlidir, bugünlerde de bunları kaybetme tehlikesi içinde olan çok vatandaş var. Ama özel olarak bu konuya bakıyorsak.. İlk kez Türkiye’de mi yaşanmaktadır ki fazlasıyla heyecanlanıyoruz? Örneğin, BDP’nin de Öcalan’ın da sık sık örnek gösterdiği “İspanya’nın Katalonya ve Bask bölgeleri”nde neler olduğunu hatırlamaya ne dersiniz? BDP’nin “özerk bölge” ve diğer talepleri (ayrı bayrak bile) daha önce İspanya’da da görüldü, benzer olaylar yaşandı.Defalarca tartıştık, internette hepsi mevcut..İspanya 17 özerk bölgeden oluşmasına rağmen Katalanların ve Baskların özerklik isteğinin sonu gelmedi. “Tam bağımsız yapı, İspanya’dan kopuş” olmadan da gelmeyeceği görülüyor. Özellikle Basklar aynen PKK terörü gibi ETA terörü eşliğinde talep dayattıkları, verdikleri “kalıcı ateşkes” sözlerine de hiçbir zaman uymadıkları, hükümetle yaptıkları hiçbir müzakere sonuç vermediği için işin içine Sarkozy girip ETA’yı “kökünü kazımakla” bile tehdit etti.Görüldüğü gibi, şu anda Türkiye’de öne sürülen “özerk bölge” talebi sadece bir geçiş süreci.. Arkasından “yine terörle beslenen, desteklenen” başka talepler geliyor. Ta ki “asıl bölünme”ye kadar..Bu süreci yıllar öncesinden başlatan ve zaten “17 özerk bölgesi olan” İspanya bile acaba neden aynı düşüncede değil? Sarkozy’den bile yardım umacak hale nasıl geldi? Neden özgürlük ve onur yetmedi?Bence konuşanlar bunları da tartışmalı, hatta BDP de bu konuda görüşünü açıklamalı ki vatandaş anlayabilsin.. Aksi takdirde eksik kalıyor! Bir de.. Herşeyin referanduma sunulduğu bir ülkede tabii ki “bölünme sizce ne kadar önemli” sorusu da referanduma sunulmalıdır, halkın düşüncesi çok önemlidir!!
Artık hiçbir şey göründüğü gibi değil ya da en azından bana göre değil, hep perdenin arkasında neler olduğuna bakma duygusu var bende.. ‘Görünen bu ama gerçek ne’ sorusu.. Hiç de huzurlu bir durum değil haliyle, sürekli bir ‘anlamaya çalışma’ tedirginliği. Gördüklerimize, duyduklarımıza hemen inanabileceğimiz, dürüst siyaset yapılan, her konuda dürüstlükten şaşılmayacağına ve ‘adaletin de yerini bulacağına’ inanabildiğimiz bir ortamda yaşamak artık hayal gibi maalesef..Örneğin; sık sık deprem olan, hem de binlerce kişinin bir defada öldüğü depremler olan bir ülkede, nükleer santral yapmanın tehlikeli olduğu bir ülkede inatla, hem de bir değil üç nükleer santral yapılmasındaki israrın nedenlerini keşke bilseydik. Bunun arkasında; daha önce ihmalleriyle büyük bir santral faciasına sebep olmuş Rusya gibi bir ülkeye önceden verilmiş sözler mi var, bunun için ödeme filan mı yapıldı ya da bazı Türk firmalarına para kazandırma niyeti mi var, onlara mı sözler verildi, hiçbirini bilmiyoruz. HEP BİLMECE PEŞİNDE..CHP eski genel başkanıyla ilgili bir taciz iddiası, nasıl olduysa oldu, bir Ergenekon soruşturması dalgasının içinden fırlayıverdi, bunun göründüğü gibi olmadığını.. İşin içinde yeni genel başkanı ve partisini yıpratma niyetli bir organize plan olduğunu ancak olayın gidişinden, taraflı olduğu bilinen kanallarda yapılan bazı israrlı program ve konuşmalardan, bir de daha önceki olaylardan anlıyoruz ama net olarak bilmiyoruz..Yalova’da, eğer Valilik engel olmasa Bakanlık tarafından verilen “maden arama, işletme ruhsatları” nedeniyle “tam 7 milyon ağaç kesilmek isteniyor”, değerli ağaçlardan oluşmuş dev bir orman yok edilecek, bir bakanlığın bunu nasıl ve ‘gerçekte hangi nedenlerle’ yapmak isteyebileceğini bilmiyoruz. Sadece Valiliğin yaptığı yasal mücadeleye bakarak tahmin edebiliyoruz.. (Geçen yazımda rakamla yazdığım için 6 milyon 996 bin yerine ‘6.996’ olarak yanlış yazılmış, okurlarımız uyardılar, özürlerimle düzeltiyorum, ne yapayım öyle inanılmaz ki yazarken bile zorlanıyor insan!)DEĞİŞTİRİLEMEZ MADDELER!Daha ne bilmeceler var bu ülkede, say say bitmiyor.. Mesela, uzun süre önce daha Güneydoğu ile ilgili gerçek taleplerin, on binlerce cana malolan PKK terörünün gerçek nedeni saklanır ve “Kürt sorunu” adı altında tamamen ilgisiz şeyler tekrarlanıp dururken, bunların ‘kültürel haklar vs’den çok daha ciddi nedenlerle yapılabileceğini, sonunda (bazı köşelerde üstü kapalı olarak “neden dokunulamazmış, yakında sıra onlara gelecek” şeklinde dillendirildiği gibi) Anayasa’nın “değiştirilemez maddeleri”ne gelineceğini, asıl meselenin bu olduğunu’ birkaç kez yazmış, ekranda da söylemiştim, şimdi tam o noktadayız.Ama “değiştirilemez maddelerdeki asıl değişikliklerin” nerelerde yapılacağını “ hükümetin yeni anayasa taslağı açıklanmadığı, açıklanacak gibi de görünmediği” için şu anda bilmiyoruz. Seçim sonuna kadar da öğrenemeyeceğimize neredeyse adım gibi eminim. Önce toplum olarak uzun bir ‘alıştırma, dönüştürme’ dönemine tabi tutulacak, olacaklardan çok farklı ihtimaller üzerine tartışmalar dinleyecek, seçimde oylarımızı ‘yakın gelecekte neler olacağını bilmeden’ kullanacak ve ancak seçimden sonra tepeden inme öğrenebileceğiz.BDP NEYİ BEKLİYOR?Bir süredir Öcalan ve BDP’liler yine bir yandan “seçim sonrasını işaret ederek, o zamana kadar beklemeyi bozmayacaklarını anlatarak” üstü kapalı tehdit ifadeleri kullanmaktalar. Bu “sesiz tehditler eşliğinde seçimi bekleme süreci” dikkat çektiği için arada bir BDP sertleşiyor, kimi yakalasa ona hakaretler savuruyor, bu da yetmiyor BDP milletvekilleri Nevruz gösterilerini bahane ederek elinde taşla polis aracına yürüyor, “Alçaklar, defolun” hakaretleri savrulup Başkomiser tokatlanıyor..Ama işte bunlar adeta bir tiyatro oyunu gibi.. “Bakın aynı nefret havamız devam ediyor” imajı vermek ister gibi.. Referandumda “boykot ediyoruz” deyip de “Evet”i desteklemek gibi.. Kusura bakmasınlar ama tamamen şov havasında ve izleyen de bunu hissediyor. Uzun lafın kısası, artık Türkiye’de ‘sahnedeki oyun’lara inanmak pek zor, asıl senaryoyu öğrenmek için bilmece çözmeye devam. Karışık ve zor farkındayım ama en azından kendinizi “saf” yerine konmuş hissetmezsiniz!
Ergenekon soruşturmasında gazetecilerin, bilim adamlarının “delil karartma veya kaçma ihtimali” gerekçesiyle tutuksuz yargılanmalarına izin verilmediği biliniyor, iki gün önce Nedim Şener ile Ahmet Şık’ın avukatlarının yaptığı müracaat reddedildi. Gerçi suçun kesin olduğu Batılı mahkemeler tarafından ortaya konmuş uluslararası dev yolsuzluk davalarında ve açık seçik ortada olan çocuk tecavüzü davalarında “her nasılsa” suçlular tutuksuz yargılanıyor, tüm net kanıtlara rağmen davalar bitmek bilmiyor, o arada örneğin yolsuzluk suçluları işlerinin başında oturmaya devam ediyor ama bu dava başka..‘SEHVEN’ DEĞİŞİKLİK VARSA..Gazeteciler ve bilim adamları kaçabilir(!), olmamış darbe delillerini karartabilir. (Parantez içine ben de yazayım herkes gibi, elbette “darbe hazırlığı yapılmışsa” ortaya çıkarılmalı, bu çok önemli. Ama el insaf 4 yılda tek bir somut delil bulunamaz, tek bir mahkumiyet olmaz, 2011’de hala iddianamelere yeni yeni eklemeler mi yapılır?).. Madem ki delillerin karartılmaması o kadar önemli, o zaman devamlı sözü edilen, iddianamedeki “sehven” yani yine sonunda “yanlışlıkla” denecek değişiklikleri, eklemeleri ortaya çıkaracağı avukatlar tarafından tekrarlanan 11 No’lu CD’nin korunması da çok önemli.. Dün gazetelerde “belgelerdeki tarihlerin nasıl değiştirildiği”nden söz eden avukatların “11 No’lu CD’yi kıracaklar, korunması sağlansın. CD’yi üretenlerin parmak izi orada” dedikleri haberi vardı.Delil karartılmaması için gazetecilere “en ağır suçlulara, katillere bile yapılmayanı” yapıp tek kişilik soğuk, pis hücrelerde tutanlar herhalde bu CD’yi de azami dikkatle koruyorlardır değil mi?***Yalova’da 7000 ağaç mı kesilecek?Bu haberlere işte sadece Türkiye’de rastlanır. Güzel olan her şeyi yok etmeye, değiştirmeye, yemyeşil ormanlarımızı bile ortadan kaldırmaya bir biz kalkışırız da ondan.. Yalova’da “maden arama ve işletme” mazeretiyle tam 6 bin 996 ağacın ve hepsi de kayın, kestane, ıhlamur, karaçam, fıstık çamı gibi değerli ağaçların kesilmek istenmesi de aynı vurdumduymazlığın bir örneği!Yalova ilinin kapladığı alanın yarıdan fazlası ormanlardan oluşuyor ve düşünün ki bu il; doğa turizmi, gelişmiş çiçekçilik sektörü, organik tarımı, termal kaplıcaları ile ünlü.. Avrupa’nın 3’üncü, Türkiye’nin ilk “Model Orman Ağı”na katılmış bölgesi.. Buna rağmen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Maden İşleri Genel Müdürlüğü çoğu orman ve tarım alanları olmak üzere yerleşim alanlarına bile “maden arama-işletme ruhsatları” veriyor ve ormanların kesilecek olmasına da hiç aldırmıyor.DİĞER VALİLİKLERE EMSAL!Asıl amacın ise “bu alanların Yalova’dan geçecek olan Körfez Köprüsü ve otoyol ile ilgili olarak ‘taş ve kum ocakları’ işletme isteği” olduğu söylenen bu izinlere Yalova Valiliği “Çevre Düzeni Planı” ile diğer plan ve kararları gerekçe göstererek karşı çıkmış, “İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı” vermeyerek de engellemiş. Bu işlemler sonucunda açılan bir davada Danıştay “Valilerin yerelde alacağı Mahalli Çevre Kurulu Kararı’nı ve Stratejik Plan’ı temel kabul etmiş” . Bu bile Danıştay, Yargıtay gibi yüksek mahkemelerin bağımsızlığının ne kadar önemli olduğunu anlatmaya yeter. Kısa süre sonra bu kararlar çıkabilecek mi orası belli değil. Ama en azından şimdilik tüm illerde valiliklerin “orman katliamına karşı” bu yetkiyi kullanabileceklerini bilmeleri iyi olur. Tabii kullanmak için de; güzelim ormanlarımızın sorumsuzca katledilmesini önlemeyi, ülke çıkarlarını “kendi çıkarlarının önüne koyabilecek”, tepeden gelecek tepkileri göğüsleyebilecek cesur yürekler gerekiyor! ***Seçime katılımın artması neyi değiştirir?Yüksek Seçim Kurulu tüm israrlara, hatta CHP’nin dava açmasına rağmen “referandumdaki sandık sonuçları’ nı açıklamaya yanaşmadı. Böylece muhalefet partileri sandıklarda aldıkları oyları “kabul edilen oy sayılarıyla” karşılaştırma hakkına kavuşamadı. Böyle keyfi bir engel, böylesine rahatça oyları saklama işlemi elbette YSK’nın hakkı değildir ve bunu nasıl yapabildiği, neden hesabını vermediği, iktidar partisinin de seçim güvenliğine vurulan bu darbeye neden sessiz kaldığı hala büyük bir soru işareti.. Bu durum sürdüğü için “gelecek seçimde YSK’dan ne gibi azizlikler beklenebilir” sorusu da kafaları kurcalıyor. Gelen mektuplar çok kişinin hala seçim güvenliğinden endişeli olduğunu, “seçmen sayısı”nın bile net şekilde verilmemesinin endişe yarattığını gösteriyor. Örneğin “2011yılında nüfus 80 milyon, seçmen sayısı 54 milyon olarak verilmişti, şimdi sanki çok daha düşükmüş gibi seçmen sayısı 49 milyonun üstünde deniyor, hangisine inanalım” diyenler var. Demek ki her şeyden önce seçmen sayısı kafa karıştırıyor, o zaman YSK ’nın milleti rahatlatmak, güvenle seçime gitmesini sağlamak üzere ‘yaklaşık değil, net’ seçmen sayısını açıklaması gerekir. Gerekir tabii ama daha referandum sandık sonucunu açıklamayan YSK bunu yapar mı acaba? Bana gönderilen bilgiler arasında dikkatimi çeken bir tablo, bir hatırlatma var, sizinle paylaşmak isterim, diyor ki; “Seçime katılım oranının yükselmesi seçim sonucunu “muhalefet partilerinin lehine” değiştirebilir. Katılım oranı yükselirse, yani örneğin yüzde 70 yerine yüzde 80 olursa birinci partinin çıkaracağı milletvekili sayısı önemli oranda düşer, diğer partilerin milletvekili sayısı artar. Yani 5-6 milyon yeni oyun sandıklara girmesiyle seçim sonucu tümüyle değişir”..OY KULLANMAYA TEŞVİK OLMALI!Buna göre eğer oyunu kullanmayıp bir kenarda oturan , bir şeylere kızarak oy vermekten kaçınan veya en basitinden tembellik ve sorumsuzluğa teslim olan vatandaşlar bi zahmet sandığa gidiverse ‘yüzde 10 barajını düşürmeyerek hak ettiğinden çok daha fazla koltuğa sahip olan” partiler bugün ve bundan sonra bir şekilde cezalandırılmış olacak. Bu siyasi kurnazlığın engellenmesi belki de ancak böyle mümkündür ..Bu seçimde hem siz mutlaka “önceden seçmen kartınızı aldığınıza emin olarak” sandığa gidin, hem de çevrenizdeki “gitmek istemeyenler”i oy kullanmaya teşvik edin. Hatırlıyorum da rahmetli anneciğim felç geçirip yürüyemez hale geldikten sonra bile tekerlekli sandalyeyle sandığa gitmekte israr etmişti, kaç kez başka engelliler de gördüm oy vermeye tekerlekli sandalyeyle giden. Bunlar “hiç bir sorunu olmadığı halde gitmeyenleri” utandırmaya yetmez mi acaba? (Not; uzmanların, matematikçilerin bu tezi daha netleştirip açıklamalarını umuyorum.)
TBMM’ye sunulan “Askeri Hakimler Kanunu’nda değişiklik yapılmasıyla ilgili tasarıya göre “Ankara Başsavcılığı’nda devam eden 12 Eylül soruşturmasında ‘darbe yapmak’ görev suçu kapsamında görülürse ‘Kenan Evren ve diğer darbeciler’ için soruşturma açılıp açılmayacağına Başbakan Erdoğan karar verecek”miş. Haber bu..Okuyunca; “nasıl yani” oluyor insan.. “Darbe yapmak” her şeyden önce “demokrasi suçu”, mağduru olan-işkence gören veya tüm yaşamı altüst olan binlerce vatandaş açısından “insan hakları suçu” ve tabii yapanlar için bir de “görevini kötüye kullanma” suçu. Bunlar “evrensel değerlere göre” apaçık ortadayken, hele de TSK’nın yarısı, gazeteci, sivil toplumcu, bilim adamı demeden yüzlerce kişi “darbe hazırlayacaklardı” iddiaları üzerine 4 yıldır tutuklanır, cezaevlerinde bekletilir, daha dava sürüyor olmasına rağmen basın ve siyasetçiler onlara “darbeci” derken.. Hiç ilgisiz partiler bile ilişkilendirilir, etiketlenirken “YAPILMIŞ DARBENİN SORUMLULARI”nın görev suçu işlemiş olduğu bile henüz belli değil mİ?MAĞDURLARA SORUN!Kim karar verecek peki? Neye göre verecek, keyfine göre mi?? Bu karar için de ben ve ailem gibi darbe mağduru ailelere, işkence görenlere sorulmalı, onlar da REFERANDUM beklerler, “bedelli” için yapılana kadar buna yapılmalı. ‘Darbe yapmış olanları’ nasılsa ‘yaptığı iddia edilenler gibi’ hücrelere tıkmayacaklardır ama hiç değilse ‘tarih önünde mahkum edilmelerini’ sağlamaları gerekir. Hem ‘referandumda halka verdikleri söz’ açısından, hem de aksi takdirde kimseciklerin ‘darbelerin hükümet tarafından önemsendiğine, önlenmek istediğine inanmayacak olması’ açısından bu yapılmalıdır. Aynı zamanda 27 Nisan muhtırası için de tabii..***Akdeniz’de tsunami tehlikesi!Okurumuz Dr Okan Öztürk “Almanya, İsveç, Fransa gibi ülkeler nükleer santral yapımını referanduma sunarken Türkiye’de ‘bedelli askerliğin’ referanduma sunulmasından söz ediliyor ama santral yapımı halka sorulmuyor” demiş. Aynı mektupta; Ağustos 2010’da Bülent Arınç’ın bedelli askerlik için “halkta yoğun bir talep var, bedelli gündeme gelmelidir” dediği, Başbakan Erdoğan’ın ise “Bu konuyu Genelkurmay’la konuşacağım ama son kararı biz veririz” sözleri de hatırlatılmış.Kısacası nükleerde halka sormak çok daha gerekli.. Çernobil faciası deprem nedeniyle değil, “Rus teknisyenlerin ihmalleri nedeniyle” oldu ve milyonlarca insanın yaşamını ya da sağlığını elinden aldı, şimdi yine Ruslara emanet edilecek olan ve üstelik deprem bölgesinde, fay hattı üzerinde veya yakınında yapılacak olan nükleer santraller konusunda “deprem bölgesi olmayan ülkelerin bile yaptığı gibi” halkın görüşü alınmalıdır.Prof Dr Fuat İnce ise gönderdiği mektupta “Doğu Akdeniz’de tsunami riski olduğunu, bundan hiç söz edilmediğini oysa AB’nin bilim-teknoloji haberleri veren sitesi ile dünyanın en saygın 2 bilimsel dergisinden biri olan ‘Nature’ dergisinde bunun açıklandığını (Nisan 2008 ), daha önce tarihi kayıtlara geçmiş iki tsunamide Nil deltasına, Yunan adalarına kadar binlerce kişinin öldüğünü” anlatmış.İngiltere’nin Cambridge Üniversitesi’nden Prof Beth Shaw’un yaptığı araştırmaların sonucuna göre Doğu Akdeniz’de tsunami olasılığı her zaman mevcutmuş. Bütün dünya nükleer santralleri sorgularken, Türkiye’de ise “deprem-tsunami” tehlikeleri ortadayken (Rusların tekrarlayabileceği hataları da ekleyin) acaba yine de “biz kimselere danışmadan bildiğimizi okuruz” diyecekler mi?***Vücudun tek hücresi!İstanbul Üniversitesi’nde derse çarşafla giren ve uyarılara rağmen çıkmayan öğrencilerle ilgili ‘Çarşaf serbest bırakılmalı’ başlıklı yazıma çok sayıda mesaj geldi zira bugüne kadar hiç söz edilmeyen ama sorun çıkaracak bir konu bu..“İnancı için ( Nur Suresi, 31. Ayeti böyle yorumlayarak ) türban takan öğrenci derse giriyorsa, ben de inancım için (Ahzap Suresi, 59. Ayeti böyle yorumlayarak) çarşaf giyiyorum. Eşit muamele yapılmalı” diyen öğrenci haklıdır. Eşitlik ve laiklik ilkeleri bu hakkı gerektirir, üstelik tüm din ve inançlar için gerektirir.1400 yıl önce, “Müslümanlık ortaya çıkmadan da kafaları örtmekte olan örtüyü ‘göğüslerin üzerine indirmekten’ söz eden” ayet “saçın tek telini bile göstermemek” haline dönüşürse, “kadınların dışarı çıkarken üzerlerine örtülerini almalarını” bildiren ayet de “vücudun tek hücresini bile göstermemek” haline dönüşebilir. Bunlar daha önce çok tartışıldı, madem ki kıyafet konusunda “inançlara özgürlük”ten söz ediliyor herkesin kendi yorumuna, inancına özgürlük verilmelidir. Diyanet, siyasetçiler, gazeteciler bugüne kadar sadece türban için yaptıkları tartışmayı “çarşaf için de yapmayı” düşünmeye başlamalılar artık!
Başbakan Erdoğan ve diğer hükümet üyeleri seçim öncesinde sadece bir partinin; kendi partisinin ‘seçim sonrası için vaatler’ açıklama hakkı varmış, diğer partilerin konuşmaya hakkı yokmuş gibi davranmaktalar. Ya alay ediyor veya “Bir şey yapıyor görünmek için bunları ortaya atıyorlar” gibi küçümseyici, “yapılacak bir şey varsa onu da biz yaparız” gibi ön kesici ifadelerle karşı çıkıyorlar. Oysa demokrasilerde, hele de bir süredir israrla “ileri demokrasi” olduğu iddia edilen bir rejimde partiler paylaşmayı, farklı görüş ve önerilere, vaatlere saygı göstermeyi bilmek durumundadırlar.CHP’nin yaptığı “gelire göre bedelli veya bedelsiz kısa süre askerlik” vaadi için de Erdoğan “Gerekiyorsa onu da referanduma götürürüz” demiş. Perşembe akşamı Jeofizik Mühendisi Prof. Dr Ahmet Ercan da TV’de “Başbakan her konuda ‘halka giderim’ diyor. ‘Nükleer santral isteniyor mu’ konusunu da halka sorsun, bakalım istiyorlar mı” diyordu. Programda “özellikle Akkuyu’lulara, Kıbrıs’a, Suriye’ye sorulması gerektiği” de vurgulandı. Tamamen aynı fikirdeyim, dün yazdığım gibi ‘onbinlerce kişinin öldüğü ve milyonlarca kişinin ölümcül hastalıklara yakalanmasına neden olan’ Çernobil nükleer santral patlamasını hatırlayarak Türkiye’de “halka sorulması” tek çözümdür.YETMEDİ, BİR DE TRAKYA!Üstelik şimdi Akkuyu ve Sinop’tan sonra bir de Trakya’da nükleer santral yapılmasına karar vermişler. Kim veriyor; bu kadar hayati bir konuda yine iktidar partisi tek başına veriyor. Ve yine deprem bölgesi içinde. RADYASYON ABD’YE ULAŞTIÖte yanda.. Japonya Fukuşima santralindeki patlamadan sadece birkaç gün sonra “radyoaktif bulutların ABD kıyılarına ulaştığı” haberi de geldi. Havaya karışan radyoaktif maddeler koskoca Pasifik Okyanusu’nu kısacık sürede geçtiler. Aynen Çernobil patlamasından tam iki gün sonra bulutların İsveç’e ulaşıp “radyasyonun giysilerde fark edilmesi” gibi.. Toplumun can güvenliği her şeyden önemli olduğuna göre böyle bir konuda ve hele de Japonya’da artık “dünyayı tehdit eden patlamaların kontrol altına alınamadığı” açıklanmışken, deprem tehlikesi altında bir ülkeyi (üstelik fay hattı üzerindeki bölgelerde) göre göre maceraya sürüklemek hükümetlerin yetkisinde olmamalıdır. Temel atmadan önce kesinlikle toplumun görüşü alınmalıdır! Medya ile sivil toplum kuruluşlarının ve muhalefet partilerinin bu talebi sürekli tekrarlaması şart görünüyor!***Nedim Şener kaçar, Üzmez kaçmaz!Çocuk tecavüzcüsü Hüseyin Üzmez’i 2 yıl sonra serbest bıraktılar, çünkü efendim onun “tutuksuz yargılanması” mümkün, kaçma veya tecavüz mağduru çocukla ailesini korkutarak delilleri karartma ihtimali hiç yok(!), öylesine güvenilir bir yaratık.. Oysa Mehmet Haberal gibi dünya çapında ünlü bir cerrahın, Nedim Şener ve Ahmet Şık gibi ülkenin tanınmış yazarlarının tutuksuz yargılanma talebi reddediliyor çünkü “KAÇMA İH-Tİ-MAL-LERİ” var.Şener ve Şık’ın tutukluluğuna yapılan itirazlar oybirliği ile ve “kaçma-delil karartma ihtimali nedeniyle” reddedilmiş. Bu dehşet verici adaletsizliği, akıl mantık almaz çelişkiyi görüp de utanmamak ve hala “adalete güveniyorum” demeyi sürdürmek mümkün mü? Sanki “hayır, artık güvenmeyin” duygusunu vermek için özellikle yapılıyor gibi, yoksa “gerçekten adaletin olduğu bir yerde” bunların hangisi olabilir?Birinde ortada somut ve “suçlunun itirafının basına geçtiği” bir suç, serbest kaldığında aynı suçlunun aynı mağdur çocuk ve diğer çocuklar için yaratacağı tehlike.. Diğerinde “tutarsızlığı avukatlar tarafından tek tek açıklanan iddialar” ve ortada bir mağdur da yok. Vicdanlar bu olup biteni nasıl kabul etsin, kararları veren hakimlerin bu soruya cevabı var mı? Bir de; aynı çelişkiler kendi vicdanlarını hiç mi sızlatmıyor? (AİHM bu haksızlıklar için açılacak davalarla kaç yıl uğraşacak kimbilir.. Ama sonuçta cezaları ‘hakimler değil millet’ ödeyecek yine!) ***Çarşafa izin verilmeli!Ayıptır söylemesi bu konuyu da daha önce defalarca yazmıştım. Laik bir devlet yapısı olduğuna göre ve aynı zamanda “eşitlik” ilkesi gereği olarak; bir dini kıyafete veya ibadete devlet kurumlarında, üniversitelerde izin verildiği takdirde tüm dini kıyafet ve ibadetlere aynı özgürlüğü sağlamak gerekir, “laik ve demokrat” olan hatta yalnızca “demokratım” diyen herkes ve ülke yönetenler bunu peşinen kabullenmek zorundadır.Demokrasi ya vardır, ya yoktur, “azıcık hamile” olunmayacağı gibi “azıcık demokrasi” ile de demokrasi olunamaz. Ama burası Türkiye, her işe yarım yamalak, “günü kurtaralım, şu an için nabza göre şerbet yetiştirelim de” anlayışıyla giriliyor ve paldır küldür gidiliyor.. Halk da kafa yormayınca yutturuluyor.İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Salı günü, iki öğrenci çarşafla derse girmiş ve uyarılmalarına rağmen çıkmamışlar, ders öyle yapılmış. Ertesi gün bu kez üç çarşaflı öğrenci gelmiş.. Olabilir, çok da haklılar, zira eğer “dini inancım nedeniyle derse türbanlı-tesettürlü gireceğim” diyen öğrenciye bu hak tanınıyorsa, “benim inancım da bunu gerektiriyor, çarşafla gireceğim” diyene de aynı hak tanınmalıdır. İlk kez görülen bir durum değil, Mısır, Suudi Arabistan çok kısa süre önce yaşadı bunları.. Bakın ne çabuk aynı noktaya geldik.Haydi şimdi ekranlara çıkıp “çarşaflı öğrencilerin hakkı” nasıl verilecek anlatsınlar, hatta başlamışken tüm din ve inançların kıyafetlerini de konuşsunlar. Merakla bekleyeceğim.
Dün Japonya’daki nükleer santralde iki patlama daha olmuş ve ABD’den sonra dünyada en fazla nükleer santrale sahip ülke olan Fransa ’da hükümet “Japonya kontrolü kaybetti, artık saklamaya gerek yok, kıyamet yakındır demek yanlış olmaz” benzeri bir açıklama yapmış.Aynı sıralarda Türk hükümeti “Ne yapalım, tehlike var diye açmayacak mıyız” diyerek “tüp gaz kullanmanın da tehlikeli olduğu” gibi alakasız örnekler vermekle meşgul. Rusya ise “Bu işi bize emanet etmekle iyi yaptınız, emin ellerdesiniz” diyor. Ne kadar emin ellerde olduğumuzu anlamak için Rusya ’nın (o zaman SSCB sınırları içinde olan Ukrayna’da) yarattığı Çernobil faciasına tekrar göz atmak yeterli..Tamamen kendi teknisyenlerinin arka arkaya yaptığı fahiş hatalardan, güvenlik sistemlerini kapatmalarından kaynaklanan patlamalarda 15 bin kişi ölmüş, 50 bin kişi sakat kalmış, üçte biri çocuk olan 3.5 milyon kişi ölümcül rahatsızlıklara yakalanmış , patlamadan iki gün sonra Batı Avrupa ülkelerinin de “radyasyonlu serpintilerin rüzgarla taşınması” sonucunda etki alanına girdiği görülmüştü..Peki şimdi Rusya’nın artık hata yapmayacağı nereden çıkıyor? Ta Japonya ’daki patlamanın birçok ülkeye zarar vereceği açıklanırken tüm Türkiye’ye zarar verebilecek adım bu kadar kolay atılabilir mi?Bu konunun TBMM’de (NİTELİKLİ ÇOĞUNLUK İLE) tartışılması istenmelidir!*****CHP bütün partileri zorlasın!Bence dünkü haberler içinde “ülke geleceği açısından en önemli” haberlerden biri “Ana Muhalefet Partisi’nin asıl bombayı yeni anayasa için hazırladığı taslakla patlatacağı” haberiydi. Radikal’in haberine göre CHP’nin anayasa taslağında “değiştirilmesi teklif edilemeyecek maddeler” arasında yer alan; Vatandaşlık tanımı, laiklik ve ana dilde öğrenim konusunda öneriler..Askeri Yargıtay, YÖK ve dokunulmazlıkların kaldırılması.. Seçim barajının yüzde 5’e düşürülmesi, temel hak ve özgürlüklerin, basın özgürlüğünün güvenceye alınması gibi konular var. Bunların çoğunun “demokrasi gereği olarak yapılması gerektiği” biliniyor.Özellikle son birkaç yıl içinde ortadan kalkan, asla söz edilemez hale gelen “basın özgürlüğü” ve “temel insan hakları”, hatta “hukukun bizzat yargı tarafından” yok farzedilmesi .. Örneğin “tutuklulukların mahkumiyete dönüştürülmesi, bazı davaların sonsuza kadar sürecek görünmesi, Deniz Feneri gibi uluslar arası dev yolsuzluklara hala dokunulmaması, kadın ve çocuklara karşı işlenmiş en ağır ‘şiddet suçları’nın cezasız bırakılarak teşvik edilmesi listenin başında gelmelidir. Ama..DEĞİŞTİRİLEMEZ MADDELER!Ama rejimi ve ülke bütünlüğünü güvenceye almak için Anayasa’da yer verilmiş olan “değiştirilemez maddeler” konusu çok farklı.. Bugüne kadar “dokunulamaz” denilen bu maddelerin değişmesini aynı zamanda BDP ile PKK terör örgütü de “kendi talepleri doğrultusunda olmak üzere” istiyor. Aslına bakarsak onlarca yıldır sürdürülen ve 30 binden fazla can kaybına neden olan PKK terörünün gerçek nedeni yıllar boyu anlatılan masallar değildi, buydu..Referandumu “boykot ederek” ve el altından “Evet” için çalışarak iktidar partisine verdikleri desteğin nedeni de aynı ümitti.. Başbaşa görüşmeler yapıldığı, bazı “önemli sözlerin verildiği” Öcalan’ın ve BDP’lilerin ifadelerinden anlaşılmıştı.CHP’nin “Çağdaş Anayasa” adını verdiği taslakta “vatandaşlık” tanımının “yurttaşlık” olarak değiştirileceği, laiklikte yapılacak değişikliğin ise “mezheplere eşit haklar ve her mezhebin taleplerinin karşılanması” yönünde olacağı açıklanmış. Bununla birlikte ciddi bazı sorular da ortaya çıkıyor; “değiştirilemez maddeler”i bir parti bu şekilde değiştirmek istediği takdirde her parti kendi talebine göre değişiklik istediğinde ne olacak? Sınırlara kim karar verecek? Madem ki değiştirilemez maddelerin değişmesi bu kadar kolaydır o zaman ilk anayasadan bu yana “değiştirilemez” kabul edilmesinin anlamı neydi?‘BEDELLİ’ VE ‘ANAYASA’!CHP ’nin “aile sigortası” konusunda ve aynı fikirde olsak da olmasak da “bedelli askerlik” konusunda ezber bozmasının AKP hükümetinin hoşuna gitmediği görülüyor. Mesela Ana Muhalefet; bedelli askerliğin “imkanı olanlar için bedelli, olmayanlar için parasız yapılacağını” açıklamasına rağmen Başbakan Erdoğan’ın “parası olan var, olmayan var” demesi ve “bu konunun gündemlerinde olmadığını” vurgulaması net bir tepkidir. Bu da “ancak CHP parlamento çoğunluğunu alabilirse” gerçekleşebilecek vaatler olduğunu anlatmaya yeter.Anayasa taslağına gelince; CHP’nin taslağını hazırlamış olması güzel bir gelişme.. Şimdi yapması gereken şey (iktidara yakın ve onların daha önce taslak hazırlatmak üzere seçtiği Anayasa hukukçularının da “mutlaka açıklanmalı” dediği gibi); CHP “hükümetin hazırladığı taslağın da seçimden önce mutlaka açıklanmasını” istemelidir. Daha önce de defalarca yazıldı, milletin “neye, gelecekte hangi sorunlara veya çözümlere” oy verdiğini bilme hakkı vardır!*****DARBEYE MAZERET OLMAZ!Sevgili okurlarım, dün birinci yazımın sonunda “12 Eylül darbesinden önce insanlar ölüyordu” mazeretiyle (ve olmamış darbeler için, iddialara dayanarak yıllardır bitmeyen sorgulamalar yapılırken) gerçek bir darbeyi meşrulaştırmaya çalışanlara ‘Darbeye niyetlendikten sonra bu ortamları yaratmak çok mu zordur’ notunu koymuştum, cümlenin yarısı sanıyorum ‘teknik bir hata nedeniyle’ çıkmamış, özür dilerim.