Radikal’e yapılan “basılmamış kitap” baskınında gazeteci Ertuğrul Mavioğlu’nun bilgisayarındaki kitap taslağının kopyası “polis tarafından” alınıyor ve bilgisayardaki kitap taslağı da siliniyor. Bırakın her şeyi ama her şeyi bir yana, dünyanın herhangi bir “hukuk devleti”nde, “demokrasi”sinde özgür bir gazetecinin bilgisayarına polis ya da herhangi biri bunu yapabilir mi?
Bunlar polise ait işler midir, Türkiye’de polisin yetkilerinin sınırı ne hale getirilmiştir, toplumun bilmesi gerekmez mi?
DOKUNAN YANAR!
Ama hayır işte, artık hiçbir şey gerekmez, kimseye hesap vermeye gerek kalınmayacak noktaya gelindi. Hep beraber hatırlayalım; “Marko Paşa Noktası” diyoruz buna, artık o dinleyebilir ancak. Başa dönelim, Mavioğlu diyor ki: “12 Eylül darbesinde’ bilim ve sosyalizm yayınlarının deposu basılmış, tam 135 bin kitap alınmış ve yakılmıştı. Şimdi çıkmamış bir kitap yok ediliyor.. Anladık ki bu kitabı asla bastırmamak, hatta tümden tarihten silmek gibi bir çaba var”. Mavioğlu “taslağı incelediğini, içinde Gülen cemaatine ait bilgiler, belgeler olduğunu” da söylemiş. Bu olanlardan çıkan sonuç “Gülen cemaatine dokunan yanar, polis anında peşinize düşer ve yok eder” midir yani, artık açıkça bu mu anlatılmaktadır?
TEK DEMOKRATİK ÜLKE GÖSTERİN!
Hangi demokratik yasa insanların en özeline el uzatılmasına, örneğin kendi rızası dışında bilgisayarındaki bilgilerin silinmesine izin verir? Bir tane Avrupa ülkesi göstersinler.. Öte yanda, geriye kalmış sadece “polisin elindeki kitap nüshası” .. Ya kırılan, kaybolan CD’ler gibi “kaybettik” deseler? Ya daha önce yapılıp itiraf edilen “sehven ilaveler” gibi yalan yanlış eklemeler yapılsa? Orijinali alındığı için “bunların kitap taslağında olmadığını” tutuklanmış olan sahibi nasıl kanıtlayacak?
Bu soruların cevabı verilmediği takdirde bırakın demokratik hakları “orta çağ karanlığı”ndan çıkılamaz.
Devlet Bakanı Hayati Yazıcı vicdanının sesine uyarak ve partisindeki diğer hukukçulardan hatta neredeyse baskını-kitap toplamayı haklı bulduğunu anlatan konuşmasıyla Başbakan Erdoğan’dan farklı olarak “İnsan neyle suçlanıyorsa sebebini bilecek, hukuk devletinde bu kişinin hakkıdır.. İmzasız-isimsiz ihbarlarla, gizli delillerle tutuklama olmaz. Bir insanın sadece yazdığı kitap nedeniyle tutuklanması da olmaz. Eğer oluyorsa biz kıyameti koparırız” demiş. O zaman (aynı durumda çok kişi var ama) en azından bu gazetecilerin tutuklanması için “hangi kesin kanıtın” olduğunun hemen açıklanmasını istemelidir ki onlar da aylar yıllar boyu cezaevi köşelerinde bekletilmeden “neyle suçlandıklarını” bilsinler. Bu konuşmalar yapılıp yapılıp unutulmasın.
Olanlardan sonra kimsenin “hukuk devleti” beklentisi kalmadı ama belki bir ümit doğar!
Şu kötü niyetliler..
Gazetecilere yüklenmek moda ya kim eline fırsat veya “bir çeşit güç” geçirse veryansın ediyor.. Cem Boyner de “Bölünmeyi desteklediğimi düşünenler ya kötü niyetli ya da duyduğunu anlamıyor” demiş. Üzücü tabii, demek ülkede hepsi de “bir nedenle Boyner’e kötü niyet besleyen” veya “salak” bir çok gazeteci var. Zira haklı olarak sözleri birçok köşede yer aldı.
Ama gazeteciler de hakaretleri yutmak zorunda hiç değiller, hatta “ağzından çıkanı kulağı duymayanlar var” demek de mümkün.. Kullandığı cümle aynen şöyle değil miydi; “Türkiye’de yaşayanların mutluluğu, onuru, haysiyeti ülkenin bölünmesinden önemli diyorsanız doğru yoldayız” ..Şimdi kendisi “bir köşeye” geçerek yorumlasın, nasıl açıklardı acaba?
Bu cümleden “bölünmemek ne kadar kutsalsa, özgürlük de en az onun kadar kutsaldır” anlamı mı çıkıyor?
Başkalarının “anlama yeteneği”ne söz etmeden önce daha iyi düşünmek gerekir. “Yanlış anlaşıldım, bunu kastetmemiştim” demesi daha doğru ve daha dürüst cevap olacaktı!
Radyasyon geliyormuş!
Dünyanın öbür ucunda, Japonya’daki deprem esnasında nükleer santral patlamasından çıkan radyasyonun karıştığı bulutların İsveç’e ulaştığı, Fransa üzerinden İtalya’ya geçeceği haberi üzerine İtalyanların iyot hapları toplamaya başladığı haberi duyuldu. Bilimciler “Türkiye’nin de bu bulutlardan etkilenecek riskli bölgede olduğunu” açıkladılar.
Düşünün bir haftada nerelere ulaşıyor radyasyon ve bu radyasyonun kanser oluşturduğu, başka rahatsızlıklara, sakatlığa neden olduğu da biliniyor. Bence bu durumda hemen “Deprem bölgesi olsak da fark etmez, hemen nükleer santrallere başlanacak”, “hatta üç de yetmez beş tane” demenin zamanıdır. Yakışır bize!

