Nükleer santrali de ‘referanduma’ götürün!

Haberin Devamı

Başbakan Erdoğan ve diğer hükümet üyeleri seçim öncesinde sadece bir partinin; kendi partisinin ‘seçim sonrası için vaatler’ açıklama hakkı varmış, diğer partilerin konuşmaya hakkı yokmuş gibi davranmaktalar. Ya alay ediyor veya “Bir şey yapıyor görünmek için bunları ortaya atıyorlar” gibi küçümseyici, “yapılacak bir şey varsa onu da biz yaparız” gibi ön kesici ifadelerle karşı çıkıyorlar. Oysa demokrasilerde, hele de bir süredir israrla “ileri demokrasi” olduğu iddia edilen bir rejimde partiler paylaşmayı, farklı görüş ve önerilere, vaatlere saygı göstermeyi bilmek durumundadırlar.

CHP’nin yaptığı “gelire göre bedelli veya bedelsiz kısa süre askerlik” vaadi için de Erdoğan “Gerekiyorsa onu da referanduma götürürüz” demiş. Perşembe akşamı Jeofizik Mühendisi Prof. Dr Ahmet Ercan da TV’de “Başbakan her konuda ‘halka giderim’ diyor. ‘Nükleer santral isteniyor mu’ konusunu da halka sorsun, bakalım istiyorlar mı” diyordu. Programda “özellikle Akkuyu’lulara, Kıbrıs’a, Suriye’ye sorulması gerektiği” de vurgulandı. Tamamen aynı fikirdeyim, dün yazdığım gibi ‘onbinlerce kişinin öldüğü ve milyonlarca kişinin ölümcül hastalıklara yakalanmasına neden olan’ Çernobil nükleer santral patlamasını hatırlayarak Türkiye’de “halka sorulması” tek çözümdür.

YETMEDİ, BİR DE TRAKYA!

Üstelik şimdi Akkuyu ve Sinop’tan sonra bir de Trakya’da nükleer santral yapılmasına karar vermişler. Kim veriyor; bu kadar hayati bir konuda yine iktidar partisi tek başına veriyor. Ve yine deprem bölgesi içinde.

RADYASYON ABD’YE ULAŞTI

Öte yanda.. Japonya Fukuşima santralindeki patlamadan sadece birkaç gün sonra “radyoaktif bulutların ABD kıyılarına ulaştığı” haberi de geldi. Havaya karışan radyoaktif maddeler koskoca Pasifik Okyanusu’nu kısacık sürede geçtiler. Aynen Çernobil patlamasından tam iki gün sonra bulutların İsveç’e ulaşıp “radyasyonun giysilerde fark edilmesi” gibi..

Toplumun can güvenliği her şeyden önemli olduğuna göre böyle bir konuda ve hele de Japonya’da artık “dünyayı tehdit eden patlamaların kontrol altına alınamadığı” açıklanmışken, deprem tehlikesi altında bir ülkeyi (üstelik fay hattı üzerindeki bölgelerde) göre göre maceraya sürüklemek hükümetlerin yetkisinde olmamalıdır. Temel atmadan önce kesinlikle toplumun görüşü alınmalıdır!

Medya ile sivil toplum kuruluşlarının ve muhalefet partilerinin bu talebi sürekli tekrarlaması şart görünüyor!

***


Nedim Şener kaçar, Üzmez kaçmaz!

Çocuk tecavüzcüsü Hüseyin Üzmez’i 2 yıl sonra serbest bıraktılar, çünkü efendim onun “tutuksuz yargılanması” mümkün, kaçma veya tecavüz mağduru çocukla ailesini korkutarak delilleri karartma ihtimali hiç yok(!), öylesine güvenilir bir yaratık.. Oysa Mehmet Haberal gibi dünya çapında ünlü bir cerrahın, Nedim Şener ve Ahmet Şık gibi ülkenin tanınmış yazarlarının tutuksuz yargılanma talebi reddediliyor çünkü “KAÇMA İH-Tİ-MAL-LERİ” var.

Şener ve Şık’ın tutukluluğuna yapılan itirazlar oybirliği ile ve “kaçma-delil karartma ihtimali nedeniyle” reddedilmiş. Bu dehşet verici adaletsizliği, akıl mantık almaz çelişkiyi görüp de utanmamak ve hala “adalete güveniyorum” demeyi sürdürmek mümkün mü? Sanki “hayır, artık güvenmeyin” duygusunu vermek için özellikle yapılıyor gibi, yoksa “gerçekten adaletin olduğu bir yerde” bunların hangisi olabilir?

Birinde ortada somut ve “suçlunun itirafının basına geçtiği” bir suç, serbest kaldığında aynı suçlunun aynı mağdur çocuk ve diğer çocuklar için yaratacağı tehlike.. Diğerinde “tutarsızlığı avukatlar tarafından tek tek açıklanan iddialar” ve ortada bir mağdur da yok.

Vicdanlar bu olup biteni nasıl kabul etsin, kararları veren hakimlerin bu soruya cevabı var mı? Bir de; aynı çelişkiler kendi vicdanlarını hiç mi sızlatmıyor? (AİHM bu haksızlıklar için açılacak davalarla kaç yıl uğraşacak kimbilir.. Ama sonuçta cezaları ‘hakimler değil millet’ ödeyecek yine!)

***


Çarşafa izin verilmeli!

Ayıptır söylemesi bu konuyu da daha önce defalarca yazmıştım. Laik bir devlet yapısı olduğuna göre ve aynı zamanda “eşitlik” ilkesi gereği olarak; bir dini kıyafete veya ibadete devlet kurumlarında, üniversitelerde izin verildiği takdirde tüm dini kıyafet ve ibadetlere aynı özgürlüğü sağlamak gerekir, “laik ve demokrat” olan hatta yalnızca “demokratım” diyen herkes ve ülke yönetenler bunu peşinen kabullenmek zorundadır.

Demokrasi ya vardır, ya yoktur, “azıcık hamile” olunmayacağı gibi “azıcık demokrasi” ile de demokrasi olunamaz. Ama burası Türkiye, her işe yarım yamalak, “günü kurtaralım, şu an için nabza göre şerbet yetiştirelim de” anlayışıyla giriliyor ve paldır küldür gidiliyor.. Halk da kafa yormayınca yutturuluyor.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Salı günü, iki öğrenci çarşafla derse girmiş ve uyarılmalarına rağmen çıkmamışlar, ders öyle yapılmış. Ertesi gün bu kez üç çarşaflı öğrenci gelmiş.. Olabilir, çok da haklılar, zira eğer “dini inancım nedeniyle derse türbanlı-tesettürlü gireceğim” diyen öğrenciye bu hak tanınıyorsa, “benim inancım da bunu gerektiriyor, çarşafla gireceğim” diyene de aynı hak tanınmalıdır. İlk kez görülen bir durum değil, Mısır, Suudi Arabistan çok kısa süre önce yaşadı bunları.. Bakın ne çabuk aynı noktaya geldik.

Haydi şimdi ekranlara çıkıp “çarşaflı öğrencilerin hakkı” nasıl verilecek anlatsınlar, hatta başlamışken tüm din ve inançların kıyafetlerini de konuşsunlar. Merakla bekleyeceğim.

DİĞER YENİ YAZILAR