Baskının tam olarak uygulanamadığı bir muhalefet partileri kalmıştı, galiba susturma sırası onlara geldi.
Gerçekleşmiş darbe ve muhtıralar bir köşede dokunulmaz hale getirilirken “darbe hazırlanıyordu, ortaya çıkarılacak” diye başlatılan bir soruşturma yıllardır süren “sabahların kör saatinde ‘seçilmiş’ evlere baskın ve arama, bilgisayarlara-cep telefonları vs’ye el koyma”dan ilerleyerek “İnternet sitelerine, basılmamış kitaplara el koyma”ya, ilahiyatçıların bile evini “katliamla ilşkileri olabilir” bahanesiyle basmaya vardı. Demokratik ve de hukuk devleti olduğu söylenen bir ülkenin tüm vatandaşları dinlendi, o da yetmedi “nerede olduklarına, siyasi görüşlerine kadar” raporlar düzenlendi.
“Terör örgütü” diye başlatılan soruşturma, istenen herkesi içeri tıkmayı (ki çoğunun ‘Cumhuriyet rejimine bağlı, eleştiren, sorgulayan kişiler’ olmaları ortak özellik gibi görünüyor) ve başta “basın” olmak üzere yine istenen herkesi ve her kurumu “sizi de Ergenekoncu yaparız ha” tehditleriyle sindirmeyi sağlayan, ülke çapında bir “korku soruştur-
ması”na çevrildi. Olayın çivisi çıkıp da içerden ve dışarıdan tepkilerin durdurulamayacağı anlaşılınca soruşturmanın Başsavcısı “tereyağından kıl çeker gibi” başka göreve kaydırıldı. Ama sindirme operasyonları sürüyor. Sıra Devlet Bahçeli’de.
ANLAYAMIYORLAR!!
Bahçeli’ye önce; sanki hükümetin yanlış adımlarına karşı çıkmanın bin tane farklı yolu olabilirmiş gibi, tepkilerinden dolayı “CHP ile aynı çizgiye geldi” diyerek baskı uyguladılar, bu nedenle Bahçeli “gazeteci tutuklamalarında, Nedim Şener-Ahmet Şık operasyonunda” bile ağzını açmadı, ülke çalkalanırken o alakasız konulardan söz etti. Şimdi ise, ilahiyatçıların aranmasından sonra yaptığı “Bazı dava süreçleriyle ilgili uygulamaların kasıtlı ve bilinçli şekilde ‘bir merkezden yönetildiği’ ve toplumda bu olayların arkasında ‘Gülen ve cemaatinin bulunduğu’ duygusunun yaygın olduğunu” söylediği konuşma için kıyamet koparılıyor.
Önce AKP milletvekillerinin “Bahçeli’nin neyi kastettiğini anlamak çok zor” ya da “Bahçeli’nin suç örgütlerinden esirgemediği şefkati sivil toplum gönüllülerinden esirgemiş olması kaygı verici” benzeri sözlerinin dışarıdan komik göründüğünü söyleyelim. Zira onun ne kastettiğini ülke çapındaki tepkilerden anlayamıyorlarsa Hanefi Avcı’nın veya Ahmet Şık’ın kitaplarında Emniyet’le ilgili anlatılanlara bakabilirler (ki zaten tutuklanma nedenleri bu) veya tutuklananların cep telefonlarına, CD’lere yapılan “sehven” polis eklemelerine bakabilirler, Emniyet Başmüfettişi’nin veya TİB Başkanı’nın anlattığı “tüm vatandaşların her konuşmasını ve adımını yasa dışı olarak dinleme-leri”ne bakabilirler..
BU NASIL SEVGİ PROJESİ?
Polis içindeki, polis okullarındaki, sınavlardaki, terfilerdeki örgütlenmeyi, anlamsız-nedensiz tutuklamaları, cezalandırmaları hatırladıktan sonra da “Bu nasıl sivil toplum gönüllülüğü, bu nasıl sevgi ve kardeşlik projesi” sorusunu sorarlar artık herhalde.. Öyle bir noktaya getirildi ki olaylar en başta bu soruşturmaya neden gösterilen “Gülen’i ve AKP’yi bitirme planı” mıydı neydi adı, onun bile özellikle seçilmiş, kapsamlı bir başka proje gereği düşünülmüş olduğu akla geliyor artık. Neden ikisi aynı kefeye konmuştu mesela, göbek bağları mı var ki aynı isim içindeler? Yoksa her ikisiyle ilgili araştırma-eleştiri vs yapanları toptan götürmek, sonuçta ikisi bir yerde ‘eleştirilemez hale gelmelerini’ sağlamak için mi?
Gülen’in avukatı “Müvekkiline karşı alenen Meclis kürsüsünden çete suçlaması ve yargısız infazda bulunulduğunu” söylemiş. “Haksızlığa uğrama, çete suçlaması, yargısız infaz” duygusunun “daha ilk anda” nasıl tepkiler yaratabildiğini onlar da anladılar demek ki.. Ama işte bu ülkede aynı duyguları yaşayan, yargılanmadan infaz edilen yüzlerce insan da, ne idüğü belirsiz listelere isimleri ekleniveren gazeteciler de, cezaevine konanlar da aynı duygular içinde.. Bu olaylar polisin “kendisine her nasılsa verilen sınırsız yetki ve bazı savcıların yardımıyla yarattığı işkenceden farksız ciddi haksızlıklar”a bir son verilmesi gerektiğini daha iyi anlatıyor.
Eğer anlatılanlar, yazılanlar doğruysa buna “sevgi projesi”nden daha çok yakışan tanımlar vardır çünkü!
Artık ‘şiddet’ demeyin, ‘kıyım’ uygun!
Kanlı cinayetlerin arkası kesilmiyor ama hala “ömür boyu hapis”ten söz eden yok. Üç kardeş bir canavarın kurbanı, Sivas’ta okuldan kaçırılan 13 yaşındaki Ahmet ‘enişte’ dediği bir başka canavarın kurbanı, hamile kadın ve karnındaki bebeği ölümden beter şekilde yine kocanın bıçak darbelerinin kurbanı ve devletten ses yok.. Ne bir bakan, ne hukukçular çıkıp “bu canavarların ömür boyu hapisten kurtulamayacağını” söylemiyor.
Artık “kadına-çocuğa karşı şiddet” tanımı Türkiye’de süren bu kadın ve çocuk katliamlarını ya da tecavüz vahşetini (yine dün de bir kız çocuğa toplu tecavüz haberi vardı) anlatmak için hafif kalıyor, adına açıkça “kıyım” demenin zamanı geldi. Eğer hala en ağır cezalar verilmeyecekse tek yol kalıyor; dünyaya bu hukuksuzluğu ilan etmek..
Bence bundan sonra sivil toplum kuruluşları ve medya “Türkiye’de hakimlerin adaletsiz kararlar verdiğini” duyurmak için elinden geleni yapmalı.. Yalnızca bu olayları değil, asıl ‘tutuklu yargılamaları gereken’ suçluları, örneğin emniyet şeridine girerek gencecik Sinem Yalçın’a çarpan ve ölümüne neden olan Faruk Kalkavan’ı serbest bırakarak ABD’ye kaçmasına neden olan, bir başka suçlunun İngiltere’ye kaçmasına neden olan hakimler gibileri de dünya duymalı.. Bu skandalları kendi içimizde saklayamayız.
En kısa zamanda sorumlulardan; cezalar ve kaçan suçluların nasıl yakalanacağı konusunda açıklama bekliyoruz.

