Gazetecilerin yazdıkları kitaplar, rektörlerin sadece Cumhuriyetçi, Atatürkçü olmaları tutuklanmalarına yetti ve son haftalarda bu haksız, hukuksuz uygulamalara da yurt içinden ve dışından tepkiler en üst sınıra ulaştı. Zekeriya Öz’ün bu davanın savcılığından alınıp terfi de ettirilerek bir başka göreve atanmasının nedeni de “genel kanı olarak” bu tepkilerdir. Ama bir yanda gazeteci tutuklamaları ve “basılmamış kitap taslaklarının toplatılması”na tepkiler bir şekilde hafifletilmeye ve toplum hala “yargının bağımlı olmadığına” inandırılmaya çalışılırken öte yanda yeni operasyonlarla benzer tepkiler ortaya çıkarılıyor.
Bağışlasınlar “mahkeme başkanları bile” tutuklamalarda hukuksuzluklar ve ciddi soru işaretleri olduğunu söylüyorsa (11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Başkanı Şeref Akçay, Hanefi Avcı’nın tahliye talebini reddeden mahkeme kararına koyduğu şerhte “Her nasılsa terör örgütüyle irtibatı olduğu, yazdığı kitaptan sonra ortaya çıkmıştır” demiş) herkesin bunları da söylemeye hakkı vardır. Ortaya “Ergenekon terör örgütü” diye bir örgüt adı atıldı, 4 yıldır “darbe yapılacaktı ve topladığımız isimlerin hepsi de bu örgüte üyeydi, üye değilse bile kitabı veya yazılarıyla ya da yaptıkları planlarla darbe hazırlığına yardımcı olmaktaydı” mazeretiyle birileri canının istediği kişileri cezaevlerine doldurdu, hala da doldurmaya devam etmekte.. Ama yine 4 yıldır kimse bu örgütün varlığını kanıtlamıyor, aynen “gerçek darbelerin, muhtıraların, ‘darbe ihtimali olsa en iyi biz bilirdik’ diyenlerin hiç soruşturulmaması” gibi..
İLAHİYATÇILAR DA ZANLI!
Son olarak ilahiyat profesörlerinin, din bilimcilerin “Zirve Yayınevi soruşturması kapsamında” aranması, Prof Dr Zekeriya Beyaz, Prof Dr Şahin Filiz ve diğer “bazı” ilahiyatçıların da kolayca “Ergenekoncu” şüphesi altına sokulabileceğini gösterdi.. “Bazı ilahiyatçılar” diyorum çünkü aramaların “misyonerlik araştırmaları veya bu konuda yazılan kitaplar” olduğu söylendi ama bunun yanında çoğunun ortak özelliği “Kur’an’ı çağdaş ve bilimsel bakışla yorumlamış ve Kur’an’da türbanın ‘emir olarak yer almadığını’ da anlatmış” olmaları.. Arama nedeni konusunda “Misyonerlikle ilgili araştırmaları için” deseler “bir konuda araştırma yapan, kitap yazan bilim adamları katliamda rol oynayacak demek midir, bu nasıl saçmalık” sorusu gelir.
“Kur’an’ı yorumlama tarzları birilerini rahatsız etti” deseniz, “Din bilimcilerin de ‘Ergenekoncu yaftası yememek için’ medyaya yapıldığı gibi tek görüşte birleşmeleri mi sağlanmak isteniyor” sorusu gelir. Ben bunu sorabilirim örneğin, çünkü TV programlarında sadece Kur’an’ı anlatan bilimcilere bile ağır baskılar yapıldığını onlardan kendi kulaklarımla duydum.( Eyvah kulaklar da tehlikede mi?)
HEP CEMAAT!
Bir ihtimal daha var; Örneğin Beyaz’ın yazmakta olduğu “Nurculuk’la ilgili” kitabın incelenmesi.. Ahmet Şık’ın da “Cemaatin; Emniyet’in her biriminde ve polis okullarında örgütlendiğini, yapılan sınavlara-seçilen öğrencilere kadar kontrol altında tuttuğunu anlatan kitabı” nedeniyle tutuklandığı, Nedim Şener’in, Hanefi Avcı’nın tutuklanmasının da ( tutuklanacağını kendisi bile tahmin etmişti) bir “cemaat operasyonu” olduğu sık sık tekrarlandığına göre Zekeriya Beyaz’ın da aynı “rahatsızlığa” neden olduğu rahatça düşünülebilir. Ki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli dün; İlahiyat fakülteleri hocalarının aranması üzerine yaptığı açıklamada “Toplumda bu uygulamaların kasıtlı ve bilinçli şekilde bir merkezden yönetildiği, Fethullah Gülen Hoca ve cemaatinin bunların arkasında olduğu duygusu giderek yayılmıştır. Bu da onları töhmet altında bırakmaktadır” dedi.
O siyasetçi olduğu için bu kadarını söylüyor, toplum ise açıkça “dokunan yanar” noktasına gelmiş durumda. Bu operasyonların TSK ’dan başlayıp rektöre, gazeteciye, ilahiyatçıya uzanmasının arkasındaki nedenin “devlet kurumlarını ele geçiren bir örgütlenme” olduğunu öğrenmek doğrusu az ürkütücü değil.. Polisin telefonlarda, belgelerde, bulgularda yaptığı “sehven” suç unsuru ilavelerini hatırlayınca daha da ürkütücü..
Öte yanda İlahiyat profesörleri bile “katliam” soruşturmasında aranabiliyor da aylar, yıllar boyu “Müslümanlık dışındaki diğer dinlerden olan vatandaşları ülkeden kaçırtacak, bazılarını hedef gösterecek, hatta Müslüman vatandaşların bile inancını sorgulayıp hedef haline getirecek” yayınlar yapmış olan bazı gazetelerin sorumluluğu neden tartışılmıyor, o da bir başka soru işareti!
Seçime bile gerek yok!
Anayasa hukukunu en iyi bilen hukukçular “yeni bir anayasa yapmak için ‘sadece anayasa yapmak üzere seçilmiş ve bunun arkasından sona erecek bir ‘kurucu meclis’ gerekir. Alelade seçilmiş bir meclis, daha da ötesi ‘tek bir parti çoğunluğundaki meclis anayasa yapamaz. Bunun hukuki bir formülü yoktur” diyorlar. Oysa hükümet kararlı, seçimden önce anayasa taslağını halka açıklayarak milletin “neye oy vereceğini” bilmesini sağlamıyor ama seçimden sonra yeni anayasa ile birlikte Türkiye’nin yapısının tamamen değişeceğinin işaretini veriyor.
Zaten çoğunluk ellerinde olduğu için “yargı ve dahi yüksek mahkemeler dahil” her kurumda istedikleri her değişikliği yapabilmeleri de yetmemiş olmalı ki önce “Kanun hükmünde kararname yetkisi” istediler. Ki bu; şu anda siy“iktidar partisi tarafından seçilen HSYK yoluyla tüm hakim ve savcıların siyasi gücün emrine girmek zorunda kalması” ndan farksız bir durumun bütün kamu kurum ve kuruluşlarına uygulanması.. Aynı zamanda “muhalefet partilerinin devre dışı bırakılması” demektir.
Yine yetmiyor; bir süre önce devreye sokulmasından, “halk tartışsın” diyerek tartışmaların başlatılmasından belli olduğu gibi “başkanlık sistemi” getirilerek geriye kalan tüm yetkilerin de tek elde toplanması kararlaştırılıyor. Artık her şeye “tek kişi” karar verdiği ve bunu da nasılsa gerçekleştireceği için aslına bakarsanız tartışılması, bu sistemin başarılı olduğu ABD ile Türkiye arasında hiçbir benzerlik olmadığının anlatılması, eyalet sistemini birlikte getirilmek isteneceği filan önemli değil. Yapılacak deniyorsa yapılacaktır, Burhan Kuzu boşuna kitap yetiştirmedi,“Ya başkanlık, ya pişmanlık” demedi ya..
Zaten referandumlar iktidarların meclisleri ekarte edip istediklerini halka oylatarak yaptırmaları demektir, işin kolayı bulundu. Bence, bundan sonra Meclis’in daha doğrusu muhalefet partilerinin fonksiyonu iyice kalmayacağına göre Meclis’e girmeye uğraşmaları da anlamsız. AKP tek başına geçsin TBMM’ye, yargı da işine karışmasın, şu anda karışabildiğini de zaten kimse söylemiyor (Anayasa Mahkemesi bile karışamaz bu Meclis’e artık), tek parti olarak yönetsin ülkeyi. Bütün bu seçim zahmeti ve masrafı niye yapılıyor ki?

