En çok sorulan soru!

Haberin Devamı

Adalet Bakanı Sadullah Ergin “Bu gazeteciler ‘sadece gazetecilikten dolayı’ gözaltına alınmış olsaydılar ‘basına darbe’ olurdu” demiş. Aynı konuşmada “50 bin civarında tutuklu var. Önemli olan tutuklulukların keyfi olup olmadığı” cümleleri de geçiyor.

Zaten esas konu da bu “tutuklamaların keyfi olup olmaması”.. Türk basınından ve toplumdan yükselen büyük tepkiye karşı yine inandıracak veya tepkileri haksız çıkaracak bu tür sözler söylenebilir (her zaman yapılıyor) ama ya dünyadan gelenler ? ABD, AB Komisyonu, Fransa Dışişleri Bakanı, Uluslararası Af Örgütü, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu, IPI, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve tüm diğer tepkilerin hepsinde “keyfi uygulama yapıldığı ve tutuklamaların basın özgürlüğüne saldırı olduğu” vurgusunun yer almasına ne diyecekler?

Mesela Avrupa Gazeteciler Federasyonu Başkanı Arne König’in; “Gözaltılar, özellikle gazetecilerin kaynaklarının gizli tutulabileceği ilkesini ihlal etmiştir. Basın özgürlüğünün başlıca ilkesinin bu korkunç ihlalini kınıyoruz” demesi, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün “Hükümete uymayan yazılar yazan gazetecilere yine zalim muamele yapıldığını görmekten üzüntü duyuyoruz” açıklaması neden hep “tutuklananların ‘gazetecilik yaptıkları için’ başlarına bunun geldiğini” anlatıyor? Tüm dünya, yerli yabancı tüm basın kuruluşları aynı anda yanılıyorlar mı?

Bu bir yana Pazar akşamı Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk TV’de bir kez daha “mahkum sayısı kadar ‘duruşma bekleyen tutuklu’ olmasının kabul edilemez olduğunu” söylüyordu. “Tutukluluk sürelerinin kesinlikle ‘yıllara yayılamayacağını, yasada belirtilen sürenin dışına çıkmanın hukuka aykırı olduğunu” tekrarlıyordu.

SAVCIYA İNANAN KALMADI

Okurlardan dün gelen e-postaların çoğunda şu sorular vardı; “Savcı ve Adalet Bakanı ‘onlar gazetecilik faaliyetlerinden dolayı içeri alınmadılar’ diyor. O zaman neden Nedim Şener ile Ahmet Şık’a hep gazetecilikle ilgili sorular sordular? Nedim Şener’e sorulan sorularda ‘Neden silahları sakladın? Nasıl darbe yapacaktınız’ gibi soruları neden göremedik, kimi aldatıyorlar?.”

Uzun lafın kısası; artık içerde de, dışarıda da Savcı Öz inandırıcılığını iyice sıfırlamış durumda.. Bari Adalet Bakanı ve diğerleri onun söylemlerini aynen almasınlar!

***


Dünya Kadınlar Günü ne zaman kutlanır?

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü.. Kutlayanlara kutlu olsun, ben yıllar var ki kutlamıyorum. Kimse bozulmasın, ilgilerine de bir kez daha teşekkür ederim ama bu yıl da davet edildiğim çok sayıda panele, toplantıya katılmayı reddettim. Kendimiz söyleyip, kendimiz dinledikten, yıllar içinde hiçbir fark olmadığını görüp kahrolduktan sonra ne anlamı var, birbirimizi mi aldatacağız?

21’inci yüzyılda hala “dünyanın en çok şiddete uğrayan kadınları”nın yaşadığı ülkelerin başında gelmekten kurtulamayan, “töre cinayeti” adı altında çocuk yaşta kızların vahşice öldürülmesine seyirci kalan ve hiç üzerinde durmayan, 2000’li yılların başında (benim de aralarında bulunduğum aktivist ve gazetecilerin yıllar süren çabasıyla) değiştirilmesi sağlanan Türk Ceza Kanunu’nda ağırlaştırılan cezaları bile hakimlerine uygulatamayan, kadına karşı işlenen tüm ağır suçların cezasız kaldığı, kadının siyasette de iş alanında da, eğitimde de kasıtlı olarak erkekten çok geri bırakıldığı ülkede “Kadınlar Günü” kutlamak bana anlamsız geliyor. Her yıl “bir gün için” aynı sözler, vaadler tekrarlanıyor, ertesi gün unutuluyor.

Bu yıl; daha dün duyduğumuz “Kadınlara karşı işlenen şiddet suçlarını engellemek için hazırlanan kanun”, “artık eyleme geçmeden, şiddet kullanmadan da ‘kadına tehdit’in suç kapsamına alınacağı, koruma kararına uymayan erkeğe karşı kolluk kuvvetlerine müdahale-tutuklama yetkisi verilecek olması”, eğer gerçekleşirse olumlu bir adım. Ankara Barosu’nun “şiddete uğrayan kadınlara danışmanlık ve yardım” için harekete geçmesi ve tüm çabaları, Kadın Bakanlığı’nın destek olacağını açıklaması takdire değer. “Kadına karşı şiddet”i önlemek için başlatılan (bazıları yıllardır sürüyor) kampanyalar fazlasıyla takdiri hak ediyor. Bunlar başarıya ulaşır, hükümet gerekli yasaları çıkarır, uygulanmasını sağlar, vatandaşlarını korumayı başarırsa; kadın ve çocuk tecavüzleri, cinayetleri, dayak-işkence önlenirse o zaman Kadınlar Günü’nü kutlamayı hak eder, gönül rahatlığıyla kutlarız.

Ama şimdilik.. Ben yokum arkadaşlar!

***


Hangi gazeteci bu suçları işler?

“Suçlu gazeteci ile basın özgürlüğü arasında bağlantı kurmak mantıksızlığın dik alasıdır” demiş dünkü yazısında bir köşe yazarı arkadaşımız.. Neden, “çünkü gazeteci de şu suçları işler” diyor; sayalım “bıçağı adamın karnına sokar, soyguna katılır, dolandırıcılık yapar, kız kaçırır, karısını döver, meskun mahalde havaya ateş açar, iftira atar, ihaleye fesat karıştırır, senet ödemez.. Dolayısıyla ‘suçlu gazeteci’ ile ‘basın özgürlüğü’ arasında bağlantı kurulamaz.”

Okudum, sineye çekilir mi diye tarttım, ııh çekilmedi, zorlama olmuş. Hadi diyelim senet ödemedi, borç alıp iade etmeyerek “dolandırıcı” sınıfına girdi, “iftira” deyince o tamam iftira atana sık sık rastlanıyor, “çıkar karşılığı kalemini satanlar”ı da duyduk ama diğerleri? Bırakın topluma “doğruları anlatan, haberleri saptırmadan-aldatmadan vermek için çok dürüst ve vicdanlı, tabii üstüne bir de eğitimli-bilinçli olması gereken” gazeteciyi, “aklı vicdanı olan hiçbir insanın” işlemeyeceği bu ağır suçları kaç gazeteci işledi ki böyle bir genellemeyi hak ediyor bu meslek?

“Bir kadına şiddet uygulayabilecek” veya “korunmasız bir çocuğa saldırıda bulunacak” karaktersizliği Türk basın tarihinde binde bir duymuşuzdur. Bıçağı adamın karnına sokacak, soyguna katılacak, meskun mahalde havaya ateş açacak kadar aklını kaçıracaklar ise zaten gazeteci olamaz, bu işi yapamaz. Sayılanlar en ağır suçlar olmasa ve “bir gazetecinin yapma ihtimali” bu suçları “dehşet” halinden çıkarıp “normalleştiriyor” olmasa hiç ilgilenmezdim ama maalesef öyle.. Biraz aceleye mi geldi acaba?

DİĞER YENİ YAZILAR