Devamlı olarak “Savcı, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı” tarafından söylenen sözleri Başbakan Erdoğan da grup konuşmasında tekrarlamış. “Şiir okuduğu için hapis yatan bir başbakan olarak basın özgürlüğüne saygı duyduğumu her fırsatta belirttim. ‘Muhtar bile olamaz’ diyen medyayla çarpışa çarpışa geldim” diye başlayarak alkışlanmış. Sonra da konuşmasını şöyle sürdürmüş:
“Birileri olup bitenleri ‘hükümete aitmiş’ gibi gösteriyor, birileri de ‘yargıya müdahale etsin’ diyor(...) Siyasetin vesayet altında olduğu ortamda ifade özgürlüğü olamaz.” Keşke Başbakan’ın sözlerinin samimiyetine hepimiz inansaydık da, sadece alkışlamak zorunda olan milletvekilleri değil, tüm toplum bu sözleri alkışlayabilseydi. Ama onun ağzından “basın özgürlüğüne saygı duyduğum..” benzeri cümleleri işitince akla ilk gelen şey gazete sahiplerine “kızdığı eleştirileri yazan gazeteciler” için açıktan açığa yaptığı “paralarını siz vermiyor musunuz, bu dükkanda sana iş yok deyin” sözleri geliyor.
Bu sözlerden sonra “görülmemiş yükseklikte vergi cezaları kesilerek köşeye sıkıştırılan” medya kuruluşları, bu örneklerle korkutulan ve bağımsız haber yapmaları önlenen diğer kanallar, işlerini kaybeden gazeteciler, çok izlendiği halde durup dururken kaldırılan TV haber programları, ekranların ve gazetelerin yüzde 90’ında “eleştiren-sorgulayan” bakış açısında programın kalmamış olması, oysa iktidarın istediği yönde yapılan yayınların devlet televizyonu dahil özgürce devam etmesi, kısacası “açık ve net sansür” geliyor akla..
‘ÇOBAN SÜLÜ’ CUMHURBAŞKANI OLDU!
Basının “muhtar bile olamaz” sözleri de ilk kez bir siyasetçiye yapılan haksız yorum değildi, bu ülkede Süleyman Demirel’den Turgut Özal’a, Bülent Ecevit’ten Mesut Yılmaz’a, Tansu Çiller’e kadar tüm başbakanlar ve aileleri medya tarafından her fırsatta eleştirildi, yıpratıldığı zamanlar oldu. “Çoban Sülü’ manşetleri atılan Demirel “cumhurbaşkanlığı” yaptı.. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu’na da medya her şeyi söylüyor, lakaplar takıyor ama kimse bu kadar alınganlık göstermedi, göstermiyor.
Lafı edilecek veya alkışlanacak mesele değil yani.. Ve üstelik şu anda olduğu kadar “minimum eleştirilen başbakan ve cumhurbaşkanı” da hiç olmadı.. Ama “birileri olup biteni hükümete aitmiş gibi gösteriyor” veya “senaryoyu tersine çevirip bizi özgürlük karşıtı gösteriyor” sözleri önemli.. Zira yukarıda saydıklarım “gazetecilerin başına son 3-4 yıldır ve yoğun olarak son bir yıl içinde gelenlerin yanında” hafif bile kalıyor. “Birileri” deyince, yurt içinde kasıtlı davranan birilerinden söz ediliyor olsa tamam. Ama “Bizde basın özgürlüğü ABD’den ileri” dediği ABD, AB, Batı dünyasının tüm prestijli medya ve insan hakları kuruluşları, “Time” dahil en önemli dergi ve gazeteler son gazeteci tutuklamalarının sorumlusu olarak “hükümeti” gösterdiler.
FINANCIAL TIMES BİLE..
Ergenekon soruşturmasının “hükümetin hoşlanmadığı yazılar yazanları cezalandırma” operasyonuna dönüştüğünü bildirdiler. Dün Financial Times (ki yazan kadın gazeteci bugüne kadar sadece iktidarı desteklemiştir): “Türkiye siyasi eleştirileri bastırmakla suçlanıyor” başlıklı yazısında “Ergenekon ve Balyoz Darbe Planı soruşturması genel seçimden önce AKP’ye karşı eleştirileri bastırmak için kullanılıyor.. Nedim Şener’in tutuklanması hükümete destek verenleri bile şaşırttı” diyordu.
Bu nedenle “birileri böyle yapıyor” benzeri, tepkileri sınırlayan ifadeler burada artık geçerli değil. Hele de tutuklanan gazeteci Ahmet Şık’ın avukatı Atalay’ın Ergenekon Savcısı Öz’ün ağzından sorgu sırasında duyduğunu söylediği “Emniyet bizden talep ediyor, biz de çoğu zaman olduğu gibi imzalayıp mahkemeye havale ediyoruz” sözlerini (dehşet bir şey bu) düşününce hiç değil. Bu sorgulamanın ne hale dönüştüğü, “ülkede yargı dahil ‘onlar istemeden kuş uçamaz’ duruma gelinmişken” kesinlikle hükümetin sorunudur. En azından tüm gelişmeler bunu gösteriyor!
(Not: Emniyet Genel Müdürü “AKP’den milletvekili adayı olmak için” istifa etmiş dün.. Tebrikler, tebrikler.. Bu başarıyla milletvekilliğini de iyi götürecektir.)
AB’nin mutlaka duyması gereken soru!
“Artık bu kadarı fazla” demek için daha güzel örnek bulunamaz. Nedim Şener’in sorgulanması sırasında “darbe hazırlığı arandığı halde sadece mesleki ve ailevi sorular sorulurken” kendisine sorulan bir soru tam takke uçurtacak cinsten. İki gündür “sorulabileceğine, normal olduğuna” inanmaya çalışıyorum, hala inanamadım.
14 Şubat ’ta bir muayenede tesadüfen eşinin kalbinde delik olduğu anlaşılıyor, doğal olarak en kısa zamanda; 24 Şubat’ta ameliyat ediliyor. Düşünün hafif bir şey değil, kalp ameliyatı.. Ölüm kalım meselesi.. Ve Şener’e “Adli operasyonu önlemek için mi eşini kalp ameliyatına soktun” sorusu soruluyor. Gerçi bırakın 24 Şubat’ı, gözaltına alındığı gün eşi ameliyat olmuş olsa acımaz ve operasyonu yine yaparlardı, bu soruşturma sırasında ağır kanser hastası olmasına rağmen son günlerine kadar bırakılmayan ve ölenler bile olmadı mı? Öylesine önemli bu ‘bir türlü kanıtlanmayan, yeterli deliller çıkarılamayan, kar altında bulunduğu halde hiç ıslanmamış (polislerin ‘sıfır’ dediği) mühimmatla hazırlanması planlanan’ darbe..
Yani olmamış darbe için, imzasız ihbarlar-iddialar için ölünebilir kolayca.. Her neyse ama bu soruyu umarım AB ülkeleri duyar. Doğrusu hayatlarında benzerine rastlamadıkları ve asla rastlayamayacakları sorunun onların da takkesini uçuracağına, pes dedirteceğine hiç şüphe yok!

