Hani “deveye ‘boynun eğri’ demişler, ‘nerem doğru ki’ demiş” atasözümüz var ya durum aynen öyle.. Atalarımız da aynı ülkede benzer durumları çok yaşamış olmalılar ki gerek duymuşlar.. Birçok atasözümüz gibi buna da başka bir ülkede rastlayamazsınız yalnız bize özgüdür. Bundan 50 yıl sonra da benim satırlarımın benzeri yazılabilir, eğrilikleri asla düzeltmez, tam tersine giderek arttırırız biz.Bir yanda “Ergenekon soruşturması” diye tutuklanan insanlara sorulan anlamsız sorular, o sorulara haklı tepkiler ve bu insanların sürekli olarak söyledikleri “Bu CD’nin içeriği delil olamaz” sözleri var. Düşünebiliyor musunuz arama sırasında aldıkları bilgisayara “bir kitabın neden kaydedilmiş olduğunu” suçlama olarak soruyorlar. Ne demek yani, herkes isterse beğendiği on kitabı da kaydedebilir, bilgisayarın anlamı, kolaylığı bu.. Hele kitap yazacaksanız yararlanmak üzere birçok bilgi, belge, kitabı kaydedersiniz.Bu hesapça hangi kişiyi ya da evi seçseler aramak için, orada bulacakları bilgisayarlardan suçlama yapabilirler, suçlamak da çocuk oyuncağı olur. O arada tabi bazı CD’lerin “çakma” çıktığını, her tür belgeye, telefonlara, iddianamelere “sehven” yüklemeler yapıldığını ayrı bir yere koyun, bunlar da biliniyor. Alınan CD ve bilgisayarların kopyalarını, delilleri en kısa zamanda savunma avukatlarına teslim etmeleri gerekirken israrla hiç vermedikleri de.. Sadece “iddialarla” suçlanan insanların ‘henüz tek bir kanıtlanmış suç” çıkarılmamasına rağmen aylar, yıllar boyu mahkum gibi cezaevinde tutulduğu da..GÜVENECEK NE VAR?Peki bütün bunlar ortadayken o tutukluların “adil bir yargılama olacağına” inanmaları, suçlu değillerse “bunun nasılsa ortaya çıkacağına güvenmeleri” mümkün mü? Şu anda tutuklular arasında tek bir kişinin bu güveni hissedebileceğine inanabilir miyiz? Tutuklama ve “darbeci” etiketi yapıştırma bu kadar kolaysa başka insanların aynı tehlikeyi, korkuyu hissetmemesi mümkün mü? Piyango reklamı gibi; “size de çıkabilir”.. Çıkarsa sizin için de nasılsa bir neden icat edilebilir..Bu hafta içinde bir haber-tartışma programı “yargıya güveniyor musunuz” sorusunu halka sordu, “güveniyorum” diyen çıkmadı. İşin en acı tarafı da işte bu; sonunda sizi kurtaracak tek merci “güvenilemez” halde.. Bu; demokratik, insan haklarına saygılı bir ülkede asla rastlanmayacak durumda ise hükümetin “ülkede korku için neden yok, bizim siyasetimizde korku yok” vurgularının.. Yaratılan bu ortama tepki gösteren ABD Büyükelçisi’nin sözlerine “ABD’nin kendisi” destek vermişken Büyükelçi’ye kızmanın da anlamı olmuyor tabii..ESKİ DARBELERİ SORUN! Durum bu kadar net olduğu halde hala ‘doğru ile yanlışa yer değiştirtmek için’ bin numara çevirenlerin, mazeret üretme ve inandırma çabasında olanların sayısının fazlalığına da “tam bir trajikomedi” mi demeli yoksa “bu işin çivisi çıktı” mı, kestiremiyor insan. Bir de “eski darbeleri” her gün hatırlatarak tutuklanan askerler için “şimdi sıra onlara geldi ama yine de adil yargılanma hakkı olmalı” diyenler var ki orada “traji”yi de çıkarıp yine “komedi” demek gerekiyor. O darbeleri bu tutuklananlar mı yapmış?Madem darbelere bu kadar kızgınsınız, ‘darbe ve muhtıraların sorgulanması için’ halka söz verilmesine rağmen bunun yapılmamasını niye hiç dert etmediniz? Ayrıca “darbeler yanlıştı” ama bugün yapılan hukuksuz tutuklama ve suçlamalar için “sıra onlara geldi” deyince bunun bir rövanş olduğu anlamı çıkıyor. Yanlışlar “sırayla” mı yapılacak? “İki yanlış” yan yana gelince “bir doğru” mu edecek?Tablo gerçekten çok üzücü, ama gerçekleri göremeyen veya farklı göstermeye çalışanların, ‘hukuk devleti ile demokrasinin’ anlamını şaşıranların hali daha içler acısı bence!*****Yine yaptı!O bıkmadan, sıkılmadan yaptıkça ben de bıkmadan yazacağım. Emin Çölaşan “Türkiye’nin en iyi yazarı benim, anketlerde böyle çıkıyor” demeyi pek seviyor, ona “anketlere bakacak olursak Türkiye’nin en seksi erkeği olarak Ahmet Mete Işıkara çıktığında kendi bile çok şaşırmıştı” demeyeceğim zira ülkenin deneyimli, iyi yazarlarından biridir, mümkündür.Ama dönüp dolaşıp Vatan gazetesi yazarlarına takması ve “övüyor gibi yaparken” bile aslında vurmaya çalışması çok çirkin, bunu söyleyeceğim. Efendim “bu gazetede az sayıda sağlam yazar var”mış ama “sağlam yazarlar belli gazetelerde ‘patronun nazar boncuğu’ ve düşen yıldırımların önünü kesecek ‘paratoner’ olarak, göstermelik tutulur”muş. “Geçmişte yaşadığı için biliyor”muş. Yazacağı haber ve yorumun başına bu eklemeyi yapmayı neden çok gerekli görüyor dersiniz?Asıl amacı ayrıldığı gazetenin patronuna zarar vermek mi yoksa diğer gazetecilerin “sağlam” olması mı kendisini rahatsız ediyor? Peki o sağlam dediği yazarların “bu gazeteyi kuran yazarlar” olduğunu ve o günden bugüne kadar ve daha önceki meslek yaşamlarında da “aynı ilkeleri koruyan, kendini kullandırmayacak kadar sağlam” yazarlar olduğunu bilmiyor mu? Bu yazarlar olmasa o gazetenin de “aynı gazete olmayacağının” farkında değil mi? Kendisi “geçmişte” paratoner olarak mı tutulmuştu, bunu bile bile kabul mü etmişti?Sadece bu soruları cevaplasa mahcup olmasına yeter ama bunu da yapmayacağını artık biliyoruz. Bunları onun için yazmak beni üzüyor ama yazdıkları dayanılır gibi değil onu da söylemiş olayım.*****‘Tecavüze teşvik’e suç duyurusu!Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi (vah ki ne vah, üstelik bunları öğretiyor) Orhan Çeker’in “Sorunun odağında kadın var. Sen dekolte giyinirsen bu tür olaylarla karşılaşman sürpriz olmaz. Bu suçun işlenmesinde dekolte ve tahrik edici kıyafetler giyen kadının da etkisi küçümsenemez” dediğini biliyorsunuz.Aslında 21. Yüzyılda ülkenin kadın erkek tüm insanlarından bu çağdışı, bu “suça destek veren ve tesettürsüz kadınları hedef tahtası yapan” cümlelere ortak tepki gelmeli ve bir daha hiç kimse böyle saçmalamaya cesaret edememeliydi ama olmadı maalesef. Bu ülkenin insanları da sivil toplum kuruluşları da tepkisiz!Ama neyse ki Ankara Barosu Başkanlığı Kadın Hakları Merkezi’nin hukukçuları “tecavüz olaylarının kadının kıyafeti ve davranışlarıyla ilgili olduğu” anlamını taşıyan ve tecavüz suçlularını koruyan bu ifadenin “suçu ve suçluyu övme, hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama” suçlarını taşıdığını bildirerek Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuşlar. Haydi şimdi bu önemli dava için de hükümetten destek gelmesi bekleniyor.Çocuklara hatta bebeklere bile saldırabilen vahşilerin bulunduğu yerde, toplumun, kadın vatandaşların güvenliğini sağlamak için harekete geçilecek mi, bu dava için de “savcısıyım, avukatıyım” diyenler çıkacak mı bakalım!
Tesadüfen daha dün yazmıştım üniversite öğrencisi Dilara’nın gencecik yaşında, hayatının tam baharında başına gelen acı olayı.. Okuluna gitmek üzere otobüs durağına yürürken “etrafına, önüne arkasına iyice bakmadan harekete geçen sürücünün kullandığı mıcır kamyonu”nun onu nasıl yaşamdan söküp götürdüğünü.. Bu şekilde dikkatsiz sürücüler yüzünden ölen gençlerin, insanların ailelerinin hayatının da söndürüldüğünü.. Hepsini kaç yıldır, kim bilir kaçıncı kez yazmaktaydım.Kim bilir kaç genç öğrenci, kaç vatandaş kaldırımda yürürken, yol kenarında bir bankta otururken, karşıdan karşıya geçerken ya da kendi şeridinde arabasını sürerken dikkatsiz, ehliyetsiz veya içkili sürücülerin kurbanı olmuş, kaç ailenin ocağı sönmüştü o olaylarla.. Adı “trafik kazası, trafik canavarı” diye anılıyordu ama ne kazaydı, ne canavar..TAM BİR ŞOK!O canavarı “suçluya ceza vermeyen ve böylece sorumsuzların artmasını destekleyen, vicdanları rahatlatmayan, ölenleri ve ailelerini bir kez daha öldüren hakimler” yaratıyordu.Bu nedenle dün hakimlere seslenmiştim ‘tam da o gün karar verileceğini’ hiç bilmeden.. ‘Lütfen elinizi vicdanınıza koyarak hak ettikleri cezayı verin, adaletin yerini bulduğunu gösterin’ diye.. Ve aynı gün Dilara Sarıkaya’nın ölümüne sebep olan sürücünün sadece 4 aylık bir süreden sonra serbest bırakıldığını duyarak ciddi bir şok yaşadım. Artık siz ailesinin duygularını, onların şokunu düşünün..Kanun zaten bu tür suçlara “en fazla 6 yıl” ceza veriyor ki “bir hayatın karşılığı” olarak yetersizliğini bir çocuk bile anlayabilir. Ama hakimler nedense aynen tecavüz davalarında olduğu gibi “mağdura karşı değil suçluya karşı” çok alicenaplar.. Bu cezayı bile vermiyorlar, eğer binde bir veren çıkarsa bu kez “anlamsız ve asla olmaması gereken ceza indirimleri” devreye giriyor.AB’YMİŞ, BOŞVERSENİZE!Yani suçlu mutlaka kurtarılacak.. Onlar görevini yapmadığı için artarak, özellikle bayramlarda-tatillerde sanki bir meydan muharebesi yapılmış ya da deprem, sel gibi bir afetle karşılaşılmış gibi yüzlerce insan ölmeye devam ediyor. Sonra da “AB’ye girecekmişiz” de bilmem neymiş.. Bu hızla artan çağdışı olaylar hangi Batı ülkesinde görülüyor, hangisinde buna ortam yaratılır, izin verilir ki biz medeni ve insan hayatına değer veren ülkeler arasına girmeye kalkıyoruz?Dilara Sarıkaya’nın ölümüne neden olan sürücü ve benzerlerini cezasız salıveren hakimler aslında “kendileri yargılanmayı” hak ediyorlar. Ama bildiğiniz gibi yeni bir yasayla “görevini doğru yapmayan” hakimlere dava açılması da önlendi, artık sadece devlet sorumlu.. Böyle koruma, böyle haksızlık ve ‘yanlış kararlara özgürlük’ olabilir mi?Vicdanları kanatan kararlar yaptırımsız bırakılabilir mi? Daha kaç gencin ölmesi gerekiyor adil yasalar ve adil hakim kararları için, kaç? Yargı reformu yapıyoruz diye ‘yargıyı siyasi iktidara bağlama’ mücadelesi verenler, bürokratlarının HSYK’ya üye olarak girmesine kafa yoran Adalet Bakanlığı ‘adil yasa ve kararlar için mücadele verse’ olmaz mıydı bunca zamandır?Allah kimseye benzer acılar yaşatmasın, hele de evlat acısı vermesin ama biraz empati lazım, özellikle hakimlere; ya benzer bir dikkatsiz, ihmalkar kendi ailelerinin karşısına çıksa.. O zaman da bu kadar alicenap olabilirler miydi? “Elini vicdanına koyup öyle karar vermek” en çok hakimlere uyan bir sözdür. Yazıklar olsun!*****Öğrencilerin arasındaki militanlar!Çarşamba gecesi 12’den sonra başlayan ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un katıldığı “Genç Bakış”ı saat üçe kadar izledim ve inanın İstanbul Kültür Üniversitesi öğrencilerinin düzeyi (nazik olmaya çalışıyorum) beni dehşete düşürdü. Bir Ana Muhalefet Partisi Genel Başkan Yardımcısı üniversitelerine kadar gelmiş ve daha ilk soruyu sorandan başlayarak inanılmaz bir saygısızlık, ölçüsüzlük, ağzına geleni ‘beynine uğratmadan’ söylemeyi ifade özgürlüğü sanma, kısacası tüm davranışlarıyla üniversitelerinin adına gölge düşüren bir topluluk görüntüsündeydiler.Aralarında elbette “bir öğrenci tavrı ve saygısı” içinde olanlar, ülke sorunlarını içtenlikle takip etmiş ve anlamaya çalışıyor olanlar, oraya sırf ‘vazifeli gibi saygısızlık yapmaya’ gelmemiş olanlar vardı ama diğerlerinin onları sindirmeye, el kol hareketiyle ve bağırarak susturmaya çalıştığı da görülüyordu. En önemlisi oldukça kalabalık bir grubun ‘öğrenci değil tam bir militan havasında’ konuşuyor olmasıydı. Aralara yerleşmişler ve birbirlerinden habersiz gibi arka arkaya “özellikle Kürt-Türk ayrımını vurgulayarak” ve Kürt gibi değil Kürtçü gibi konuşarak saldırıya geçiyorlardı ki aralarında “hesap soran” bir İranlı bile vardı.Kültür Üniversitesi öğrencileri ve belki Rektörü bu görüntüleri izleyip kendileri de değerlendirsinler, zira bir daha hiç kimsenin bu üniversitede konuşmak istememesi gayet mümkündür. Abbas Güçlü herhalde uyarıyordur ama bundan sonra “üniversiteye yakışır davranış, saldırgan tutumdan uzak olma ve saygı” konularında önceden daha sıkı uyarı gerekiyor bence.. Bazılarının fırsattan istifade, programı “ideolojik saldırı meydanı”na çevirme hakları olmamalı, hem çirkin hem de gelecek adına moral bozucu oluyor onları izlemek.HER PROGRAMDA MI?Perşembe akşamı baktım bir başka programda, bir başka hukukçuya aynı şekilde, önceden buna hazırlandığı çok belli sorularla saygısızca, saldırganca soru soran birileri (çok iyiler arasında birkaç tane) vardı. Bunlar “halk temsilcisi olarak” oraya girmişler ama halk gibi görünmedikleri ortada ve her nedense saygısızlıkta sınırsız özgürlüğe sahip görünüyorlar. Acaba son zamanlarda konukları geldiğine pişman etme adeti filan çıktı da biz mi bilmiyoruz?TV’de tartışma programının kuralları olmalıdır, tabii izleyiciye saygı da önemliyse..
Bildiğiniz gibi ABD Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin “Oda TV” operasyonundan sonra yaptığı “Basın özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı demokrasinin vazgeçilmez temelleridir. Türkiye’de bir yandan basın özgürlüğünden söz edip bir yandan gazetecilerin tutuklanmasını anlayamıyoruz” şeklindeki açıklamaya hükümetten “büyükelçiler içişlerimize karışamazlar, sınırları vardır” cevapları geldi.Bunun üzerine ABD Dışişleri Sözcüsü Philip Crowley de “Büyükelçi’nin sözlerinin arkasında olduklarını” belirterek “Gazetecilere muameleler konusunda gidişattan kaygılı olduklarını.. Bu konuyu Türk hükümeti nezdinde dile getirdiklerini ve dikkatle izlediklerini” açıkladı. Konuşmasının devamında ise şöyle diyor; “Türkiye ABD’nin dost ve müttefikidir. Ancak bir dost, müttefik ya da hısım olsun, herhangi bir ülkenin ‘evrensel ilkelere saygı konusunda çizgiyi aştığını’ düşünürsek bu konuları gündeme getirmekten çekinmeyiz.”GÖRMEYEN GÖZLER AÇILSA DA..ABD bugüne kadar Türkiye ile ilgili gelişmelerde o kadar “kendi çıkarlarına ve planlarına” uygun davrandı ve bu planlara hizmet edecek olaylara “Türkiye’nin geleceğini, demokrasisini karartacağı, hatta yakın gelecekte ‘Ortadoğu’nun diğer problemli ülkelerine benzeteceği’ açıkça görülse bile” sustu ki artık Türk halkı onun samimiyetine güvenmiyor. Ama diyelim ki artık gerçekten gidişin “çizgiyi iyice aştığını” görmüştür, bu noktadan; Türkiye’nin siyasi güçten bağımsız olması gereken medyası, yargısı ve tüm diğer kurumları ‘neredeyse tamamen bağımlı’ hale geldikten sonra ne yapabileceklerini sanıyor?Mesela Ahmedinejad onları hiç takmıyor, ne yapabildiler, ne yapabilirler ? ABD “her şeyi kendime yontayım, onlarla istediğim gibi oynayayım” diye diye ülkelere büyük zarar verdi ve şimdiden uyaralım ki bu işlerin içinden çıkamayacak. Sonunda Ortadoğu, Samuel Huntington’ın kitaplarında istediği noktaya (ki bu ABD’nin de istediği nokta olmalı) gelecek, Türkiye bir şekilde ‘AB’den vazgeçip İslam ülkeleri birliğine yönelecek. Ama ondan sonra da bu ülkeler ABD’den başlayarak bütün Batı’ya kafa tutacak, oyun sandıkları medeniyetler çatışması aynı zamanda “dinler çatışması” olarak ortaya çıkacak. Etme-bulma dünyası..DAVUTOĞLU’NUN TEPKİSİ!Dışişleri Bakanı Davutoğlu da ABD Büyükelçisini eleştiren hükümet üyelerine katılmış ve; “Türkiye bir hukuk devletidir. Hukuk devleti olmanın kuralları vardır. Yargı ile yürütme arasında güçler ayrılığı prensibi vardır. Büyükelçi’nin ‘yürütülen bir soruşturmayla ilgili’ yorum yapması kabul edilemez” demiş. “Olmayan şey”in sık sık vurgulanması gerekir ki millet “hala var olduğuna” inandırılabilsin. Ama lafla peynir gemisi yürümüyor, artık “Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu” sadece Anayasa’daki tarifte kalmıştır.Referandumdan sonra yüksek mahkemelerdeki üye çoğunluğunun “tek başına iktidar tarafından” seçilmesi, “HSYK ve AYM”den sonra “Yargıtay ile Danıştay” operasyonlarının da tamamlanması sonucunda artık “kuvvetler ayrılığı” prensibinden söz edilemez ve bunu “tutuklamaların bizimle ilgisi yok, yargının işi” diyenler de gayet iyi biliyorlar. Öte yanda, aynen Wikileaks belgelerindeki “büyükelçi raporlarının” arkasında durmaları gibi ABD yine Büyükelçi’nin sözlerini destekledi. Dışişleri “müttefik de olsanız biz hukuksuzluğu gündeme getiririz” diye açıklama yaptı. Davutoğlu bu durumda ne diyecek? ABD’ye de ayar çekecek miyiz, yoksa bir gazete-gazeteci kesiminin gazına gelmekten vazgeçip “hukuksuzlukları düzeltmeye” mi çalışacağız? YA MISIR?Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker ise şöyle diyor köşe yazarlarına gönderdiği mesajda; “Daha 10 gün önce Mısır’daki ayaklanmalar karşısında Mübarek’e ‘demokratikleşme konusunda’ akıl verip ‘gelişmeleri tribünden seyretmeyiz’ dediğimiz akıllardayken ABD Büyükelçisi’nin sözlerini ‘içişlerimize müdahale’ olarak değerlendirmeyi anlamak imkansız (Ö) Dünyanın neresinde olursa olsun, ‘başta ifade ve basın özgürlüğü olmak üzere’, temel hak ve özgürlük ihlalleri o ülkenin içişleri değildir ve uluslararası tepki ve yaptırımla karşılaşır. Bunu anlamanın zamanı geldi.”ABD ve AB bugüne kadar olayları duyarsızca seyrettiler ve her adımı “demokratikleşme” diyerek desteklediler (özellikle Hillary Clinton’ın bakanlığı tam bir fiyaskodur). Bundan sonraki tepkileri için zaten artık çok geç bence ama yine de konuşsunlar, belki vicdanlarını rahatlatmayı başarırlar!***Hayallerine kamyon çarptı!Üniversite öğrencisi, 20 yaşındaki genç, güzel Dilara Sarıkaya 7 Ekim 2010’da okuluna gitmek üzere Bahçeşehir’de otobüs durağına yürürken mıcır dökmekte olan bir kamyon hareket ederek onun hayatını kaybetmesine neden olmuştu. Bazı gazeteler “Hayallerine kamyon çarptı” başlığıyla verdiler haberi. Çok doğru bir anlatım bu, üstelik yalnız gencecik bir üniversite öğrencisinin değil, onu canı gibi seven ailesinin de “hayatına ve hayallerine” kamyon çarpmıştı. Bunu olaydan sonraki yazımda da yazdım.Bu çağ dışı ve medeni ülkelerde “milyonda bir” bizde ise “üç günde bir” rastlanan “ihmal ve dikkatsizlik nedenli” trafik faciaları ailelerin hayatını söndürüyor, hayatlarının geri kalanında her gün aynı üzüntüyle yaşamaya zorlanıyorlar. Dilara’nın ailesi ve arkadaşları onun için “Diloş Kanatlarını Hep Çırpsın” isminde bir facebook sayfası oluşturmuşlar, hep gülen yüzüyle hatırlansın ve katılanlar çoğaldıkça, çığ gibi büyüdükçe “gelecekte adil yasaların yapılması, insan hayatının bu kadar ucuz olmadığının anlaşılması mümkün olabilsin” diye.. Oraya genç Dilara’nın “yayaya yol ver” diyen trafik tabelası altında, hayatını kaybetmeden kısa süre önce çekilmiş bir fotoğrafını da koymuşlar. Ne acı, ne ironi!Öncelikle okurlarımdan bu siteye destek vermelerini istiyorum, lütfen bunu yapın.. Sonra da hakimlere sesleniyorum; lütfen elinizi vicdanınıza koyarak buna ve diğer trafik facialarının suçlularına en ağır cezaları verin. Verin ki Dilara’nın ruhu huzur bulsun, ailesinin adalet isteği geleceği beklemesin. Başka Dilara’lar yaşamlarının baharından koparılmasın, başka aileler de “en büyük acıyı” tatmasın!***Şişli Belediyesi’nden çağdaş adım!Bu konuyu uzun uzun yazacağım, zira çok önemli. Şişli ve Beşiktaş belediyeleri “sokak hayvanlarının kısırlaştırılması ve tedavileri” için merkezler açıyor, onları açlıktan, susuzluktan ve bazı acımasız insanların zararlarından korumaya çalışıyor. Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül “binlerce hayvanı koruyup baktıklarını” anlatmıştı, ben hayvan parklarını da gezdim, mükemmel.Yarın, 19 Şubat Cumartesi günü öğlen 12’de “Şişli Belediyesi Hayvan Kısırlaştırma ve Rehabilitasyon Merkezi”nin açılışı var. Hayvan severlere duyurmak isterim, gelin ve o güzel hayvanları görün, kim bilir belki siz de benim gibi ‘sokak kedilerini’ evlat edinirsiniz, büyük mutluluk! (Adres; Piyalepaşa Bulvarı, no 80, Şişli.)
ABD’nin “kendi çıkarlarım ve politikalarım doğrultusunda Ortadoğu’ya şekil vereceğim” diye yaptığı şaşkınlıkları, yanlış hesaplarını ve planlarını yüzüne gözüne bulaştırarak ülkeleri altüst ettiğini, sonra da pişman olup toparlamaya çalıştıkça battığını kendi halkı bile görüyor. AB ülkelerinin bundan farklı olduğu söylenemez, onlar da kendi planlarına göre oynuyor ve istedikleri sonucu almak için “doğru” ile “yanlış”ı tersyüz ettiği birçok kez, son olarak da referandumda görüldü.Kendi ülkelerinde kesinlikle izin vermedikleri “iktidarların mahkemelere hakim olmasını sağlayacak ve demokrasi için ciddi tehlike yaratacak” adımlar atılırken alkış tuttular, üstüne üstlük “demokratikleşme” yapıldığı iddialarını desteklediler, medyaya ve “özgür olması gereken tüm kurumlara yapılan baskıları ve tek ses haline getirilmelerini” görmezden geldiler. Türkiye’den, Batı’ya haberleri ‘olduğunun tam aksi şekilde yansıtmayı bir an bile bırakmayan bir siyasetçi-gazeteci grubu’ tarafından kendilerine verilen “tek taraflı raporlar” la yetindiler.ABD ise “Wikileaks” belgelerinde; büyükelçilerinin Türkiye’deki sorunları açıkça anlatmalarına rağmen “Başkan’ıyla ve Dışişleri Bakanı’yla” her şeyi görmezden gelerek pembe tablolar çizmeyi sürdürüyor. Onlar bunu yaparken ve bizde “Oda TV”ye durup dururken yapılan baskın ve tutuklamalar için bile mazeret arayan hatta tef çalan geniş bir gazete-gazeteci kitlesi olduğu maalesef görülürken Batı basını artık kör rolü oynamayı bırakarak “Türkiye’de medyaya yapılan baskıları ve tutuklamalardaki hukuksuzlukları” yazmaya başladı.İKİ YÜZLÜ POLİTİKASon olarak da ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Joseph Ricciardone ’nin “Türk medyası ve yargısı ile ilgili tarafsız değerlendirmelerini” duyduk. Öyle bir açıklama ki bu “ABD’nin göz ve kulaklarını kapatarak ‘üç maymunlar’ı oynadığı en önemli gerçekleri” ortaya koyuyor. Bu nedenle ABD’den zılgıt yemesi ve bir daha konuşmaması bile mümkündür diye düşünüyorum. Onlar büyükelçilerinin “bulundukları ülkedeki sorunları açıkça konuşmaktansa, gizlice ve arkadan ABD Dışişleri’ne bildirmelerini” ve böylece iki yüzlü oyunlarına devam edebilmeyi tercih ediyor olmalılar, aksi takdirde neden (örneğin Wikileaks) onların “anlattıklarının tam aksi yönde destek” verip, sorunlu konulardaki sorunları saklasınlar ki?‘ÖZGÜR BASIN’ DEYİP TUTUKLAMAK..Her neyse, Riccardone “Oda TV” olayının arkasından; “Bu bölgede demokrasi ABD için çok önemlidir . Demokrasinin birinci temel koşulu medya özgürlüğüdür. Basının özgür olması demokrasinin olmazsa olmaz şartıdır , eleştirel de olsa basın özgür olmalıdır. Oda TV’yle ilgili detayları bilmiyorum ama Türk halkı da ABD’de olduğu gibi özgür basın istiyor, biz de bunu destekliyoruz” demiş. Asıl vurgusu ise daha önemli; “Türkiye’de hükümet de özgür basını desteklediğini söylüyor ama diğer tarafta gazeteciler tutuklanıyor, bunu anlamıyoruz”.ANA MUHALEFET BİLE..Nasıl anlasınlar ki, burada da kimse anlamıyor. Gazetecilerin “yaptıkları haber, yazdıkları yorum” nedeniyle tutuklandığı, tutuklananların çoğunun neden tutuklandığını “yıllar sonra bile” öğrenemediği , Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı ’nın (dünyanın hangi demokratik ülkesinde böyle bir endişe dile getirilmiş) bile “Bizim de dokunulmazlıklarımızı kaldırıp tutuklayabilirler. Önce bazı CHP’lileri, sonra bazı gazetecileri içeri alacaklar” dediği olayların anlaşılır yanı kalmış mıdır?Ama böylesine önemli bir olayda ABD Büyükelçisi dayanamayıp konuşurken bizde en büyük sivil toplum kuruluşlarından veya siyaset bilimcilerden, hukukçulardan hiç ses duyulmuyor. Bir yandan Arap ülkelerine “şeffaflık, demokrasi, özgürlük” dersi vermeye kalkan bir ülkede ne garip çelişki değil mi?Acaba neden?*****Bu adamları konuşturmayın!Kadın ve hatta çocuk tecavüzlerinin arkasının kesilmediği, cezalar yetersiz olduğu ve hakimler mevcut cezaları bile vermediği için çözüm sağlanmayan ve son olarak “tecavüzcüye hadım cezası” düşünülen ülkede olana bakın.. Daha önce başka konularda da ‘her profesör ünvanına sahip kişinin profesör olamayacağını’ yazmıştık, bu ünvanda ve Orhan Çeker isimli biri “Sorunun odağında kim var? Kadın var. Kardeşim sen dekolte giyinirsen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmayacaktır. Tahrik ettikten sonra şikayet etmek makul değildir” ki bunları demiş yazarken bile utanmamak, iğrenmemek mümkün değil.Sonradan tepkiler üzerine ekrana çıkarak düzeltmeye çalışmış ama zaten beyni-izanı olan bunları söylemeyeceği için konuşurken daha da batmış. “Kur’an’da ve sünnette hadım etme yoktur” filan da demiş. Peki Kur’an’da “kadın tesettürlü değilse, sapıkların gözünden tepeden tırnağa saklanmamışsa tecavüz edilebilir” diye mi yazıyor? Eğer kadının giyimi suçlanabilirse ya küçücük çocuklara hatta bebeklere saldırabilen aşağılık sapıklara nasıl bir kurtarma yöntemi bulacak bu şahıs?Yapılan şey tamamen “kadınları örtünmeye zorlama, tesettürlü olmayan kadınlara saldırmak üzere sapıkları kışkırtma” dır ve suçtur . YÖK Başkanı’nın rektöre telefonu filan yeterli değildir, yargının harekete geçmesi gerekirdi. Gazete ve TV’lerin de “ön görüşme yaparak” bu kafadaki adamların görüşlerinden toplumu korumaları gerekiyor. Yeter artık yahu!
Bugüne kadar “kendi Genelkurmay Başkanlığı döneminde hazırlandığı” varsayılan “Balyoz Darbe Planı” öne sürülerek; en yüksek rütbeli komutanlardan alt rütbelere kadar yüzlerce TSK mensubu, gazeteciler, dünya çapında ün yapmış bilim adamları tutuklandı, bazıları yıllardır hapiste.. Sadece onlar değil aileleri, çoluk çocukları perişan oldu, terfi edecek olanlar bu haklarını kaybettiler, bir kısmının sağlığı bozuldu, siviller işlerinden-mesleklerinden oldular. Son operasyonla, aralarında ordu komutanlığı yapmış generallerin bulunduğu “106’sı muvazzaf, 163 subaya tutuklama” kararı çıktı ve155 asker daha cezaevine girdi.TSK’da görev yapan general ve amirallerden “yüzde 10’unun” hapiste olduğu biliniyor. Ama her nedense dönemin Genelkurmay Başkanı Özkök (aynen “bu kadar adam ‘darbe ihtimali’ üzerine tutuklanırken gerçekten darbe yapmış , muhtıra vermiş olanların, ‘12 Eylül’cüler ve 27 Nisan’cılar’ın tarih önünde mahkum edilmesi için hiçbir şey yapılmaması gibi) bu süreçte tamamen ‘Fransız’ vaziyette olayları dışarıdan izledi.‘OLAYA FRANSIZ’ BİR BAŞKAN!Kendi kurumuna en ağır hakaretler yapılır, herhalde ‘çoğu arkadaşı olan’ askerler defalarca tutuklanıp salınır ve tekrar tutuklanırken o “darbe hazırlığı olmuştur da diyemem, olmamıştır da” benzeri espriler, şakalar yaparak ve gülerek röportajlar verdi. Son olarak dün çıkan röportajında yine “Bu yaşananlara tabii ki hassasiyet duyuyorum. Memleketin bu halinde yaşananları gördükçe uykum kaçıyor... Ama emekli komutanlar olarak biz görevimizi tamamladık, yani son kullanma tarihimiz geçti” gibi en ‘Fransız’ ifadelerle kendini özenle olayların dışında tuttu.YA GENERALLERİN TARİHİ?Şimdi her şeyden önce “son kullanma tarihi” esprisi buraya hiç uymuyor. Eğer kendi döneminin “aynı yaşlarda ve bazıları daha yaşlı” ordu komutanları, emekli generalleri hala toplu şekilde hapse atılabiliyorsa, onların ‘son kullanma tarihi geçmemiş’ kabul ediliyorsa kendisinin “kullanma tarihi” de bu dava bitene kadar geçmiş sayılamaz. Ayrıca diğerlerinin “özgürlüğünün kaçtığı, darbeci etiketi vurulduğu” olaylar yaşanır, aileleriyle birlikte uykusuz kabuslar görürken “uyku kaçması” ancak hafif bir sıkıntıcık olarak kalır.Gelelim kendisinin bu “darbe hazırlığı iddiası” ile ilişkisine.. Eğer 15-20 ya da 40-50 kişinin söz konusu olduğu bir iddia olsa “Ordu içinde bir cunta oluşmuş ve Genelkurmay Başkanı’nın haberi olmadan bir plan hazırlamaya çalışmışlar” denebilir, bunu söyleyen ‘saf’ lara (veya milleti saf yerine koyanlara) katılmak mümkün olabilirdi. Amaa, içinde ordu komutanlarının da olduğu yüzlerce askerin şüpheli görülerek tutuklandığı, böylesine büyük çaplı bir hazırlık (iddiası) o kurumun zirvesinden habersiz gerçekleşmiş olamaz.ÖZKÖK NELER BİLİYOR?Buna kimse inanmaz. Kaldı ki kendisi “vardır da diyemem, yoktur da” sözleriyle konudan habersiz olmadığını açıklamıştır. Aynı sıralarda dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın “konunun muhatabı olduğunu” söylemiş, o da bunu kabul etmiş ama nedense bu “topu birbirine atma” lardan bir sonuç çıkmamıştı. Aradan bir süre geçti, darbe hazırlığı iddialarıyla askerler toplu şekilde tutuklanırken dönem komutanlarının ve Hilmi Özkök’ün sessizce izlediği ama örneğin “Bu bir savaş oyunuydu, biz biliyoruz” veya “hayır değildi, bunu anlayabiliriz” demediği bir dönem.. Dikkat çekmeyecek gibi değildi.Ve sonra.. Aytaç Yalman “Eğer bir darbe iddiası varsa bunu en iyi biz 4 kişi biliriz” diyerek aralarında Özkök ve Büyükanıt’ın da bulunduğu isimleri saydı. Aynı günlerde tutuklanıp bırakılmakta olan emekli Orgeneral Çetin Doğan birkaç kez Hilmi Özkök’ü “bildiklerini açıklamaya” davet etti. Peki, acaba yakın görev arkadaşları neden Özkök’ün “son kullanma tarihinin geçtiğine” inanmıyor ve onun çok şey bildiğini söylüyorlar, merak edilmez mi bu?İFADESİ DUYULMALIYoksa Hilmi Özkök “Ne olursa olsun ben susayım ve ‘o dönemde darbe hazırlanıyordu ama ben önledim’ imajını bozmayayım” diye mi düşünüyor? Kimse buna inanmak istemez tabii, ama sanık ifadelerini millet nasıl duyabiliyorsa “Hilmi Özkök’ün bildiklerini” duyması da sağlanmalıdır.Yıllardır “darbe iddiaları” ile yaşatılan bir halkın buna hakkı vardır! ***Korku var mı korku?Başbakan Erdoğan grup konuşmasında “Bizim siyasetimizde korku yok” demiş. O zaman neden herkes konuşmaktan bile korkar halde merak ediyor insan, durup dururken, salgın hastalık gibi paranoya mı yayıldı topluma?.. Eskiden rektörü, sivil toplumcusu, gazetecisi, iş adamı, bilim adamı, öğrencisi, protestocusu, kısacası her kesim ve herkes düşüncesini rahatça ifade ederken şimdi neden konuşmaya korkuyorlar?Bir cümle hatta kelimenin bile “darbeci” etiketi yemeye, bazı gazete ve TV’ler tarafından hedef gösterilmeye, internet sitesinde çıkan bir haberin “hapsedilmeye” yeteceğini görmüş olmak örneğin sebep olabilir mi? Keşke Başbakan’ın sözlerine gözü kapalı inanabileceğimiz şartlarda yaşayabilseydik!
Halkın tepkilerini yayınlıyorlar, herkes bir şeyler söylüyor, herkes isyanlarda .. ‘Olayların amacını, nedenini , nereye doğru gitmekte olduğunu’ görebilecek kadar beyne, vicdana, dürüstlüğe sahip vatandaşların tümü artık bu baskıların ‘sınırları aştığının’ farkında.. Ama ben kimin ne dediğine, ne düşündüğüne de bakmıyorum, olup biteni izlerken kendi duygularım ruhumu karartmaya, gelecek umudunu yok etmeye yetiyor da artıyor.Buna ilaveten hala toplumun büyük çoğunluğunun “gerçeklerin üstünün parlak söylemlerle örtülmesini görmemekteki israrı, yakın gelecekte görebileceğine dair de bir ümidin olmaması”, büyük bir kesimin “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” tutumunu sürdürmesi o karanlığı daha da arttırıyor. Acaba başka kimler ya da hangi kuruluşlar “sadece kendi görüşlerini ve gerçekleri yazdıkları, söyledikleri için” aranacak, gözaltına alınacak, telefonlarına-CD’lerine polis tarafından ‘sehven’ bilgiler eklenecek”, yanlış tarihlerle, bilgilerle, yazım hatalarıyla dolu iddialarla hayatları larartılacak ve millet bunu “bir korku filmi izler gibi” öylece izleyip duracak?HALK NEYE GÜVENİYORSA..Hiç kimse “yok artık, bu kadarı da fazla.. Durun hele bir açıklayın bakalım” demeyecek? Son olay bir ‘Turnusol Kağıdı’ niteliğinde, buna susan her şeye susar..Soruşturma ve tutuklamaların başladığı, Balyoz ve diğer darbe iddialarının ortaya atıldığı tarihin üzerinden yıllar geçtiği, “delil varsa ve ‘birilerinin karartması düşüncesi’ de varsa bunun çoktan yapılmış olacağı” gerçeği ortada dururken, ifade vermeye gelmiş TSK mensuplarının üstüne kapılar kilitlenerek yüzlercesi emekli-muvazzaf demeden tutuklandı. Buna gelene kadar, tutuklanmış bazı isimlerin cep telefonlarına yapılan eklemeler vs de sineye çekildi, “insanların işlemediği suçların işlenmiş gösterilmesi ve bunu polisin yapması” önemsizmiş gibi susuldu.Gazeteciler, bilim adamları, sanatçılar söyledikleri tek cümleyle bile hedef haline getirildi, baskı ve korku tüm topluma yayıldı. Haydi TSK mensupları ve daha önce tutuklanmış bilim adamları, gazeteciler için “darbe hazırlayacaklardı” suçlaması yapılıyor, bu suçlamanın içine “30 yıldır antidemokratik bir eyleme yanaşmamış ordu ‘şu anda da darbe hazırlıyormuş’ gibi” muvazzaf askerler de alındı, tutuklandılar. Tutuklamalardaki hukuksuzluklar bile “demokratikleşme” olarak sunuldu..Peki “Oda TV”nin suçu nedir ? En çok izlenen, en çok güvenilen internet haber sitelerinden biri olması ve daha aynı gece yayınladığı “Ergenekon aramalarıyla ilgili haber” onu da darbeci yapmaya yetti mi? Ülkenin tartışmasız en iyi gazetecilerinden biri olan Soner Yalçın’a ve onunla birlikte gözaltına alınan “3 Oda TV yöneticisine” darbeci etiketi yapıştırılmasına yetti mi?Bu mudur yani? BULUNMADAN BİLİNEN BOMBAOda TV’nin açıklamasının altındaki bir okuyucu yorumu komikti ama aynı anda “dehşetin ifadesi” idi. Aynen şöyle diyordu okuyucu polis araması için; “Onlar içeri girmeden önce keşke siz onları arasaydınız. Delilleri yanlarında getirmiş olabilirler” .. Halkın kendi polisine bu denli güvenemez hale getirilmesinden acı ne olabilir?Oda TV’ye yapılan operasyonun nedeni olan “Zir Vadisi’nde bulunan silahlar”la ilgili görüntüler, arama yapan polislerin Amerikalılar tarafından ve aramadanbir gün önce, “bulunacak bomba” ile ilgili eğitilmesi, Teğmen Ali Çelebi’nin telefonuna rehber yükleme gibi “Mustafa Dönmez’de bulunduğu iddia edilen 472 merminin gerçekte ona ait olmadığının (yine sehven) Emniyet tarafından mahkemeye yazılan yazıyla kabul edilmesi” çok önemlidir. Ve aslında, bunları haber yapıp gerçekleri halka anlattığı için yöneticilerinin göz altına alınmasını değil takdiri, teşekkürü hak etmektedir.TURNUSOL KAĞIDI ONLARI BEKLİYOR!Peki, Oda TV, moda TV ya da “moda gazete”, gerçekleri ortaya koyacak herkes mi darbeci olacak ve tutuklanacak? Hepsi tutuklanınca Türkiye Mısır’dan farklı mı olacak? Hala demokrasi (hatta ileri demokrasi) olduğu mu iddia edilecek?.. Turnusol Kağıdı “liberalleri” bekliyor! ***Mısır’la benzerlik!Batı medyası aynen Batılı siyasetçiler gibi önceleri referanduma sunulan Anayasa değişikliklerinin “demokratikleşme amaçlı” olduğuna inanmış veya öyle görünmüşlerdi, oysa galiba “önce medyanın sonra da yargının siyasallaştırılmasının sonuçlarını” görmeye başladılar. İngiliz The Guardian gazetesinde çıkan Gareth Jenkins imzalı yorumda “Türkiye’nin sivil otoriter bir yönetime geçtiği” vurgulandıktan sonra şöyle denmiş;“Son yıllarda ciddi bir siyasi zulme, basın üzerinde baskıya ve insanların neyle suçlandığını bilmeden içeri atıldığı bir ortama şahit oluyoruz. Polis ‘bir iç baskı aygıtı olarak’ kullanılıyor. Türkiye ‘Mısır’a model bir ülke’ olmaktan çok ‘giderek Mısır’a benzeyen ülke’ haline geliyor”. Gareth Jankins böyle derken hükümet yetkililerinin son “Balyoz tutuklamaları” veya Oda TV operasyonu için “Biz bu konunun dışındayız, hiçbir ilgimiz yok. Yargısal bir faaliyet” gibi açıklamalar yapması tabii hiç de inandırıcı olmuyor. Eğer “artık tümüyle, Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi yani yüksek yargısı ve diğer mahkemeleriyle iktidarın tek başına seçtiği mahkemeler” karar veriyor olmasaydı.. Yine hepsini iktidarın seçtiği HSYK “hakimlerin geleceğini elinde tutuyor” olmasaydı, polisin de “iktidarın emriyle hareket ettiği” kanısı İngiltere’de bile yayılmasaydı inandırıcı olabilirdi.Şu anda ise “yargısal bir faaliyet” sözü alay gibi geliyor.
Bir meslektaşımız Cuma günkü yazısında kendi kendisiyle bir röportaj yapmıştı ve sorular arasında bulunan “Bazen kendinizle çelişkiye düştüğünüzü fark ediyor musunuz” sorusuna da; “Fark etmem mi? Takıntılı olmayan her yazarın başının belasıdır çelişkiye düşmek” cevabını vermişti. Diğer cevaplarına diyeceğim yok ama bu cevap ‘bütün yazarları kapsadığı ve çok okunan bir gazetede yazıldığı için’ tartışılmayı hak ediyor.. Mesela ben hiç aynı fikirde değilim, bence belli birikime, deneyime, dünya görüşüne sahip, değerleri yerine oturmuş yazarların çelişkiye düşmemesi için mutlaka “takıntılı olması” hiç mi hiç gerekli değildir. Doğru ile yanlış elbette bazı konularda göreceli olabilir, kişiden kişiye değişebilir ama çoğunlukla “evrensel doğrular ve yanlışlar, değerler” değişmez. Örneğin; geçmişi belli, bir askeri müdahaleyi asla onaylamayacağı açıkça bilinen bir bilim insanına hiçbir demokratik ülkede konuşmasından alınan tek bir cümleye bin mana yükleyerek “darbe istediği” söylenmez. Tek ses haline gelmiş bir medyada “çoğunluk bu şarkıyı söylüyor diye” günlerce aynı sözler tekrarlanmaz.SUÇLU SERBEST, ŞÜPHELİ İÇERDEÖrneğin; demokrat ve hakka-hukuka saygılı bir toplumda hangi lider olursa olsun, hangi dönemde olursa olsun, milletin kesesinden alınan 12.5 trilyonluk (ben böyle diyorum, ufaltmaya gerek yok) bir borcun çıkarılan bir yasaya son dakikada madde eklenerek 1 trilyona indirilmesi kabul edilemez. Hiçbir hükümet “millete karşı işlenmiş büyük bir suçu affetme” yetkisine sahip olmamalıdır. Bunun gerçekleştirilmesine, ülkeyle ilgili en ciddi kararların da “tek bir partinin Meclis’teki çoğunluğu ile, milli iradenin seçtiği muhalefet partilerini dışlayarak” alınmasına ve emrivaki ile, “ben yaptım oldu” mantığıyla kabul ettirilmesine gazeteci tepki vermek zorundadır.Eğer siz ‘parti veya insan ayırımı yapmaksızın’ herkesin hatasına ve her iktidar döneminde karşı çıkmışsanız çelişkiye de düşmezsiniz. Ama bazı kişileri, eylemleri söylemleri bir kenara ayırıyor, bazılarının ise veryansın üstüne gidiyorsanız orada en azından “tarafsızlığınız, dürüstlüğünüzle ilgili” ciddi bir çelişki var demektir. Buna da örnek vereyim; mesela Süheyl Batum ’un sözlerinin suç olduğuna mı inanıyorsunuz, o zaman ‘daha önce bu suçun alasını işlemiş siyasetçi ve gazeteciler’ ve dahi en ağır hakaretli manşetler için de aynı şeyleri yazar, söyler ve yalnız ona değil hepsine yüklenirsiniz, böylece ortada çelişki filan kalmaz.KİMLER KORUNUYOR?Erbakan’ın 12.5 trilyonluk borcunu devlete-millete ödemekten kurtarılmasına, suçu sabit katillerin tecavüzcülerin tahliyesine karşı çıkarsınız.. Eğer ordunun “halen görevde” olan mensupları bile (çok sayıda yanlış yapıldığı, hatta cep telefonlarına kendileriyle alakasız yüzlerce numara yüklendiği ortaya çıkmış iddialarla ve değiştirilen yargıçlarla) darbe yapacaklardı diye toplu şekilde tutuklanıyor, sanıkların hastane odaları aranıyor, refakatçileri bile tutuklanıyorsa o zaman “gerçekleşmiş darbe ve muhtıraların” da hesabının sorulmasını istersiniz. “Bazı isimlerin özel olarak korunduğu” tabloya karşı çıkarsınız, “sehven” denilen yanlışların nasıl yapılabildiğini de sorgularsınız o zaman millet çelişkinizin olmadığını anlar.HAK NEREDE ARANACAK?Ve tabii “eşitliğe-gerçeklere saygılı olmak”la “takıntılı olmak” arasındaki farkı da.. Bütün bu olaylar yaşanırken ve suçlanan-bundan sonra da suçlanacak vatandaşların hakkını arayacağı “bağımsız mahkemeler” ortadan kaldırılmışken “Avrupa standartlarının bile üstünde adalet sarayları yaptırmak”la övünmemiz neye yarar ki?İçinde “adalet olmayan” sarayla gurur duyulabilir mi?*****Acaba darbe mi bekleniyor?Silivri’deki duruşma sırasında, tutuksuz yargılanmakta olan ve ‘aynen senaryosu yazılmış bir film sahnesi gibi’, hepsi kaçacak azılı suçlularmış gibi tutuklanan 163 kişiden 27 askerin eşleri Cumartesi günü Beşiktaş’ta toplanarak olayı protesto ettiler. Bazıları “ kocama isnat edilen hiçbir suç yok, şu anda bile neden tutuklandığını bilmiyoruz, biri bize o delilleri göstersin. Demokrasi bir ülkenin askerini yok etmek midir” derken, bazıları “bizim endişemiz hukukun işlememesi, artık mahkemelere nasıl güvenebiliriz ” veya “bu üçüncü tecrübemiz, maddi-manevi tükenmiş durumdayız” benzeri tepki açıklamaları yaptı.AİLELERİN GÜNAHI NE?Şimdi, yine Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’la yaptığım röportaja “flash back” yapıyorum ister istemez, zira gündemde Genelkurmay’ın “tutuklu asker ailelerine verdiği destek” de var, bu da adeta suç gibi soruluyor. Başbuğ’la konuşmamızda “aileler” konusuna da değinmiş ve “tutuklanan askerlerin maaşları kesildiği için ailelerin, özellikle ‘ani şok yaşayan çocuklarının’ manevi, annelerinin ise maddi-manevi büyük sıkıntı çektiğini, okul taksitlerini, askerlerin avukat paralarını ödeyecek bir kaynak bulamadıklarını” anlatmıştı. Son duruma bakınca ve ailelerin söylediklerine kulak verince “iddialarla aylar, yıllar boyu cezaevinde tutulan, defalarca tutuklanıp bırakılan” asker ailelerinin isyanını yok farz etmek hiç de insanca görünmüyor.Yani artık gösteri yapmak ve yaşadıklarını duyurmak istemeleri son derece doğal. Bu bir yana, “muvazzaf askerlerin tutuklanması” gerçekten açıklama gerektiren bir durum. Artık olayın ne olduğunu anlamak çok zorlaştı ama görev başındaki askerlerin tutuklanmasının “yıllar öncesinde hazırlandığı iddia edilen Balyoz Planı” ile nasıl bir alakası olabileceğini anlamak iyice imkansız. Bu “halen bugün de darbe bekliyoruz” anlamına mı geliyor?Seçime kadar yine “hergün darbe olabilir” duygusu mu yaşanacak? Bu konuda bir açıklama vatandaşların hakkıdır!
Artık bu aramalar ve “toplu tutuklama” kararları öyle bir hal aldı ki ne zaman önemli ve açıklama gerektiren olaylar olsa sanki dikkatler başka yöne çekilsin ve unutulsun diye yeni dalgalar geliyor. Ergenekon soruşturması başlayalı yıllar geçti, çoğu kez aynı insanlar tutuklanıp tutuklanıp bırakıldı, duruşmalar yapıldı, kozmik odalar arandı ama bu “darbe hazırlıyorlardı” iddialarını “iddia olmaktan çıkarıp kanıtlayacak” bir delil bulunamadı.O arada bazı sanıklara ait olduğu iddia edilen CD’lerin kurgu olduğu, Teğmen Ali Çelebi’nin telefonuna “Hizbullah’a ait koca bir rehberin polis tarafından yüklendiği” anlaşıldı. Bunun sehven (yanlışlıkla) yapıldığını söylediler. Gazetecilerden ‘hala soru sorabilen’ bir kesim dışında kimse ‘polisin bir başkasına ait ve kendisine emanet edilmiş telefonu’ yanlışlıkla veya değil nasıl açabildiğini, yapılanın suç olduğunu’ söylemedi.ANLAŞILIR GİBİ DEĞİL AMA..Arkasından 6 Ocak’ta Gölcük Donanma Komutanlığı’nda yapılan aramada ele geçen ve içinde “Balyoz Darbe Planı” ile ilgili yeni bilgiler olduğu söylenen 43 klasörde de “sehven” bazı bilgiler olduğu açıklandı. Yine o arada Balyoz Planı’nda adı geçen bazı derneklerin, planda söz edilen tarihte kapanmış olduğu, benzer şekilde birçok tarih ve isim, iddia hatası yapıldığı ortaya çıktı. Hepsi “sehven”.. Yani “yanlışlıkla”.. Yine, bu kadar çok yanlışlık nasıl olabiliyorsa.. Son olarak da hepimizin bildiği gibi “davanın hakimi değiştirildi” ve aralarında muvazzaf subaylar ile eski ordu komutanlarının olduğu 163 sanığa tutuklama kararı çıktı. Şimdi, hiçbirimiz dedektif değiliz, bu kadar benzersiz; yıllardır devam eden ve hala “yeni belgelerin tabak gibi ortada durduğu, akla estikçe yapılan aramalarda şıp diye bulunduğu, ‘yanlışlıkla’ deliller düzenlenen, Korgeneral Engin Alan ve onun gibi hayatını terörle mücadeleye adamış generallerin ‘terörist oldukları iddiasıyla’ defalarca cezaevine gönderilip tahliye edildiği ve tekrar tutuklandığı, sehven sayısız hatanın “birileri tarafından” bilgi ve belgeler arasına sıkıştırıldığı bir soruşturmayı anlayabilmemiz mümkün değil.. Tabii bazı gazete ve gazetecilerin, parti genel başkanlarının “neler olduğuna kafa yormadan” anında tutuklamaları desteklemesi ve doğruluğuna inanması herhalde ‘zekalarının bizlerden fazla olmasından’ ileri geliyordur. Hatta kafalara sığmayıp taşmasından..AÇIKLANMALI!Onlar hemen anlıyor ve “darbeciler yargılansın” diyorlar. Oysa örneğin “Apo’yu Türkiye’ye getiren General” olarak tanınan Engin Alan “Balyoz o kadar kötü bir plan ki burada yargılanan bir astsubay bile böyle bir planı hazırlamaz. Bu subaylara hakarettir” diyor, nitekim bulunduğu iddia edilen belgelerde askeri terminoloji ile ilgisiz ifadeler ve yazımlar olduğu da açıklanmıştı.Ben o gazete ve gazeteciler kadar zeki olmadığım için merak ediyorum; Gölcük’te bulunduğu söylenen 43 klasörde çıkan yeni bilgilerle 163 kişiye tutuklama kararı çıkarıldığına göre acaba o klasörlerdeki “sehven” ilaveler nelerdi, millete bunları da açıklamaları gerekmez mi? Zira bir tek telefona başkasına ait “rehber” ilave edilebiliyor, bir planda sayısız “yanlışlık” olabiliyorsa 43 klasöre acaba kaç yanlış sığar? Eminim matematikçiler ‘doğru orantı’ kurmayı bile düşünebilirler.Suçlamaları açıkça duyan toplumun, özellikle de çok önemli bir seçimden önce bunları da duyma, neler olup bittiğini öğrenme hakkı olmalıdır!***Delil karartma meselesi!CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Deniz Feneri’ni” sormuş ama onun gibi birçok kişinin merak ettiğine hiç şüphe yok.. Mesela Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın hastane odası hala, aylar sonra 25-30 polis tarafından aranıyor, hemşiresi, refakatçileri tutuklanıyor.. Demek orada da darbe hazırlığını (belki enjektörlerle) sürdüreceğine, bazı delillerin orada bulunacağına inanılmakta.. Diğer sanıklar için de aynı şeyler geçerli, tutuklamaların da “delil karartmanın önüne ancak böyle geçilebileceği” nedeniyle olduğu açıklandı..Peki, Avrupa’da “yüzyılın en büyük bağış soygunu” denen Deniz Feneri davasında, Alman Mahkemesi’nin “asıl failler” olduğunu kesin şekilde ifade ettiği isimler neden bütün tepki ve israrlara rağmen tutuklanmamıştı? Neden hala tutuklanmadılar ve dava gizlenmekte?.. Yoksa “yukardan birileri’ kefil oldukları için onların delil karartmaları imkansız mıydı?Bu örnek tekrarlanıyor, çünkü “Türkiye’de yargının siyasi güce bağımlı hale geldiğini” en güzel anlatan örnektir!