Tesadüfen daha dün yazmıştım üniversite öğrencisi Dilara’nın gencecik yaşında, hayatının tam baharında başına gelen acı olayı.. Okuluna gitmek üzere otobüs durağına yürürken “etrafına, önüne arkasına iyice bakmadan harekete geçen sürücünün kullandığı mıcır kamyonu”nun onu nasıl yaşamdan söküp götürdüğünü.. Bu şekilde dikkatsiz sürücüler yüzünden ölen gençlerin, insanların ailelerinin hayatının da söndürüldüğünü.. Hepsini kaç yıldır, kim bilir kaçıncı kez yazmaktaydım.
Kim bilir kaç genç öğrenci, kaç vatandaş kaldırımda yürürken, yol kenarında bir bankta otururken, karşıdan karşıya geçerken ya da kendi şeridinde arabasını sürerken dikkatsiz, ehliyetsiz veya içkili sürücülerin kurbanı olmuş, kaç ailenin ocağı sönmüştü o olaylarla.. Adı “trafik kazası, trafik canavarı” diye anılıyordu ama ne kazaydı, ne canavar..
TAM BİR ŞOK!
O canavarı “suçluya ceza vermeyen ve böylece sorumsuzların artmasını destekleyen, vicdanları rahatlatmayan, ölenleri ve ailelerini bir kez daha öldüren hakimler” yaratıyordu.
Bu nedenle dün hakimlere seslenmiştim ‘tam da o gün karar verileceğini’ hiç bilmeden.. ‘Lütfen elinizi vicdanınıza koyarak hak ettikleri cezayı verin, adaletin yerini bulduğunu gösterin’ diye.. Ve aynı gün Dilara Sarıkaya’nın ölümüne sebep olan sürücünün sadece 4 aylık bir süreden sonra serbest bırakıldığını duyarak ciddi bir şok yaşadım. Artık siz ailesinin duygularını, onların şokunu düşünün..
Kanun zaten bu tür suçlara “en fazla 6 yıl” ceza veriyor ki “bir hayatın karşılığı” olarak yetersizliğini bir çocuk bile anlayabilir. Ama hakimler nedense aynen tecavüz davalarında olduğu gibi “mağdura karşı değil suçluya karşı” çok alicenaplar.. Bu cezayı bile vermiyorlar, eğer binde bir veren çıkarsa bu kez “anlamsız ve asla olmaması gereken ceza indirimleri” devreye giriyor.
AB’YMİŞ, BOŞVERSENİZE!
Yani suçlu mutlaka kurtarılacak.. Onlar görevini yapmadığı için artarak, özellikle bayramlarda-tatillerde sanki bir meydan muharebesi yapılmış ya da deprem, sel gibi bir afetle karşılaşılmış gibi yüzlerce insan ölmeye devam ediyor. Sonra da “AB’ye girecekmişiz” de bilmem neymiş.. Bu hızla artan çağdışı olaylar hangi Batı ülkesinde görülüyor, hangisinde buna ortam yaratılır, izin verilir ki biz medeni ve insan hayatına değer veren ülkeler arasına girmeye kalkıyoruz?
Dilara Sarıkaya’nın ölümüne neden olan sürücü ve benzerlerini cezasız salıveren hakimler aslında “kendileri yargılanmayı” hak ediyorlar. Ama bildiğiniz gibi yeni bir yasayla “görevini doğru yapmayan” hakimlere dava açılması da önlendi, artık sadece devlet sorumlu.. Böyle koruma, böyle haksızlık ve ‘yanlış kararlara özgürlük’ olabilir mi?Vicdanları kanatan kararlar yaptırımsız bırakılabilir mi?
Daha kaç gencin ölmesi gerekiyor adil yasalar ve adil hakim kararları için, kaç? Yargı reformu yapıyoruz diye ‘yargıyı siyasi iktidara bağlama’ mücadelesi verenler, bürokratlarının HSYK’ya üye olarak girmesine kafa yoran Adalet Bakanlığı ‘adil yasa ve kararlar için mücadele verse’ olmaz mıydı bunca zamandır?
Allah kimseye benzer acılar yaşatmasın, hele de evlat acısı vermesin ama biraz empati lazım, özellikle hakimlere; ya benzer bir dikkatsiz, ihmalkar kendi ailelerinin karşısına çıksa.. O zaman da bu kadar alicenap olabilirler miydi?
“Elini vicdanına koyup öyle karar vermek” en çok hakimlere uyan bir sözdür. Yazıklar olsun!
Öğrencilerin arasındaki militanlar!
Çarşamba gecesi 12’den sonra başlayan ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un katıldığı “Genç Bakış”ı saat üçe kadar izledim ve inanın İstanbul Kültür Üniversitesi öğrencilerinin düzeyi (nazik olmaya çalışıyorum) beni dehşete düşürdü. Bir Ana Muhalefet Partisi Genel Başkan Yardımcısı üniversitelerine kadar gelmiş ve daha ilk soruyu sorandan başlayarak inanılmaz bir saygısızlık, ölçüsüzlük, ağzına geleni ‘beynine uğratmadan’ söylemeyi ifade özgürlüğü sanma, kısacası tüm davranışlarıyla üniversitelerinin adına gölge düşüren bir topluluk görüntüsündeydiler.
Aralarında elbette “bir öğrenci tavrı ve saygısı” içinde olanlar, ülke sorunlarını içtenlikle takip etmiş ve anlamaya çalışıyor olanlar, oraya sırf ‘vazifeli gibi saygısızlık yapmaya’ gelmemiş olanlar vardı ama diğerlerinin onları sindirmeye, el kol hareketiyle ve bağırarak susturmaya çalıştığı da görülüyordu. En önemlisi oldukça kalabalık bir grubun ‘öğrenci değil tam bir militan havasında’ konuşuyor olmasıydı. Aralara yerleşmişler ve birbirlerinden habersiz gibi arka arkaya “özellikle Kürt-Türk ayrımını vurgulayarak” ve Kürt gibi değil Kürtçü gibi konuşarak saldırıya geçiyorlardı ki aralarında “hesap soran” bir İranlı bile vardı.
Kültür Üniversitesi öğrencileri ve belki Rektörü bu görüntüleri izleyip kendileri de değerlendirsinler, zira bir daha hiç kimsenin bu üniversitede konuşmak istememesi gayet mümkündür. Abbas Güçlü herhalde uyarıyordur ama bundan sonra “üniversiteye yakışır davranış, saldırgan tutumdan uzak olma ve saygı” konularında önceden daha sıkı uyarı gerekiyor bence.. Bazılarının fırsattan istifade, programı “ideolojik saldırı meydanı”na çevirme hakları olmamalı, hem çirkin hem de gelecek adına moral bozucu oluyor onları izlemek.
HER PROGRAMDA MI?
Perşembe akşamı baktım bir başka programda, bir başka hukukçuya aynı şekilde, önceden buna hazırlandığı çok belli sorularla saygısızca, saldırganca soru soran birileri (çok iyiler arasında birkaç tane) vardı. Bunlar “halk temsilcisi olarak” oraya girmişler ama halk gibi görünmedikleri ortada ve her nedense saygısızlıkta sınırsız özgürlüğe sahip görünüyorlar. Acaba son zamanlarda konukları geldiğine pişman etme adeti filan çıktı da biz mi bilmiyoruz?
TV’de tartışma programının kuralları olmalıdır, tabii izleyiciye saygı da önemliyse..

