Cuma günkü gündemde Cumhurbaşkanı Gül’ün “Torba Yasa”ya onay verdiği “flaş haber” olarak yer almıştı. Oysa tartışılmadan, konuşulmadan, muhalefet partilerinin görüşüne hiç mi hiç ihtiyaç duyulmadan, hükümetin istediği her şeyi karmakarışık şekilde içine attığı, bu yönüyle referanduma gönderilen pakete çok benzeyen ve “torba değil çorba yasa” tepkilerine yol açan, “vergisini ödeyen vatandaşa haksızlık yapan, ödemeyeni ödüllendiren” yasayı Cumhurbaşkanı’nın onaylaması değildir flaş haber.
Gül bugüne kadar hükümetin çıkmasını istediği “demokrasinin korunması açısından en riskli, en çok düşünülmesi gereken” tüm yasaları tereddütsüz, inceleyecek zamana bile gerek duymadan onayladı zaten. Farklı düşündüğü, uyarma gereği duyduğu, beklettiği tek yasa olmadı. Bu nedenle ancak onaylamadığı takdirde o haber “flaş” olabilir ki bunun da görülebileceğini hiç beklememek lazım.
Özellikle de “kuvvetler ayrılığı” prensibinin ortadan kaldırıldığı; “hükümet, Meclis ve yargı”nın tek elde toplandığı bir durumda “bağımsız” veya en azından “çok kritik kararlarda, zamanlarda bağımsızlığını koruyabilecek” bir cumhurbaşkanı seçilmeliydi diyenler bunu kastediyordu. “Cumhurbaşkanlığı” Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlarda son derece sorumlu bir mevkidir ve şu anda o da “tek el”in içindedir.
Umalım da ülke bunun ne kadar yanlış olduğunu “demokrasiyi kaybederek” öğrenmesin.
Yaşlılık ‘mahkum’ olmaya engel mi?
Bazı köşelerde “Kenan Evren yaşlandı, artık onu mahkum etmek mümkün değil” gibi görüşlere rastlanıyor. Gerçi bugüne kadar oldukça yaşlı veya hasta insanlar hiç düşünmeden cezaevine kondu, tedavisine izin verilmediği için orada ölen hastalar bile oldu. Ama diyelim ki “darbeci Kenan Evren”i sorgulamamak için özel bir durum yaratılmaktadır, yaşı öne sürülerek korunmaktadır.
Onu cezaevine koymadan da yaptığı ‘12 Eylül darbesini ve kendisini’ tarih önünde mahkum etmek mümkün değil mi? Buna (aynı şekilde 27 Nisan muhtırası) hiçbir engel yok. O zaman darbeden başka şey konuşulmayan bir ortamda neden yapılmıyor ve neden hiç konuşulmuyor merak etmez misiniz?
Hem de referandum öncesinde millete sözü verilmesine rağmen.. Darbe ve muhtıraların sorgulanmasını bekliyoruz.
Not: Babamın siyasi hayatını 12 Eylül darbesiyle bitiren, bu üzüntüyle hastalanmasına ve sonunda hayatını kaybetmesine neden olan Evren’in hesap verdiğini görmeye herkesten çok hakkım var, bekliyorum. “Tarih” de bekliyor, resim yaptığına göre konuşamayacak halde değil ya?
Bu konuda Oya Başar’ın “Kadın ile Memur” oyunundaki espri müthiş.. “Evren, idam etmek için bir gencin yaşını büyütmeyi bilmişti, onu sorgulamak için yaşını küçültseler ya” diyor. Doğru yani, bu bile düşünülebilir(!)
Leyla’nın evi
Zülfü Livaneli’nin aynı isimli romanından sahneye uyarlanan bu güzel oyunu kısa süre önce izledim ve kaçırmamanız için yazmaya karar verdim. İstanbul ’da yaşayan ve romanını okumuş olanların kaçırmayacağını düşünüyorum ama okumamış olanlar da görmeli..Romanları büyük ilgiyle okunan ve bugüne kadar birçokları sinemaya aktarılan Zülfü Livaneli’nin ilk kez bir eseri tiyatroda sahneleniyor.
Oyunun yönetmeni Nedim Saban’ın şu sözleri ise bence bir özet niteliğinde; “Leyla, İstanbul’un talan edildiği, rantiyelere, çetelere peşkeş çekildiği, çocukluğumuzun sinemalarının, manolya bahçelerinin, tozlu sahaflarının kitapçılarının yok olduğu bir dönemde, Kültür Başkenti’nde sadece bizim oynadığımız bir oyun değil, bize oynanan oyunları da simgeliyor.”
“Leyla” rolünde Celile Toyon enteresan bir çelişki yaratarak son derece sade bir oyunla çok iddialı bir performans ortaya koyuyor. Volkan Severcan; Ömer rolünde her zamanki gibi doğal ve başarılı.. “Yusuf”ta Halim Ercan, “Roxy”de Ayça Varlıer, “Ali Yekta”da Nuri Gökaşan, “Necla”da Melda Gür’ün oyunları ve diğer sanatçılar zevkle izleniyor. Kısacası, “Leyla’nın Evi” üç kuşak birlikte, ailece izlenecek bir oyun. Zaten aynı zamanda bir “kuşak çatışmasını” da anlatıyor. Artık şu TV’lerin başından kalkın da tiyatroya gidin,bu aralar harika oyunlar var ve bu da “ilk üç”e girer, ona göre!..

