Bugün İstanbul Hilton Oteli’nde İngiltere Büyükelçiliği ile Türk Adalet Bakanlığı’nın ortaklaşa düzenlediği bir toplantıya davetliyim. Projenin amacı “uyuşmazlıkların dostane çözümü vs” imiş ve Türk adli sisteminde “AB standartlarının sağlanması” için hazırlanmış. Aslına bakarsanız yalnız ben değil tüm gazeteciler başka ülkelerin katıldığı toplantılara gidip ortada “Türk adli sistemi” diye bir şey kalmadığını anlatmalıyız diye düşünüyorum.
Gel gör ki sadece yazıları, haberleri “birilerini rahatsız ettiği için tutuklanan” meslektaşları için en azından “adalet bir gün herkese olduğu gibi bana da gerekebilir” düşüncesiyle (ki bazıları için gerekiyor, onlara da dava açıldı) tepki göstermeleri beklenirken, arkasından tef çalan “adı demokrat”ların olduğu bir ülkede artık toplu bir basın tepkisinden söz edilemez.
KILIÇ’A YUMURTA ATAN ÖĞRENCİLER
Eskişehir’de Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’a yumurta atan; biri 20, diğeri 22 yaşında iki öğrenci “2 yıla kadar hapis” istemiyle yargılanıyormuş. Demokratik (!) ülkenin, demokratik (!) anlayıştaki mahkeme başkanı da bundan hoşnut, bekliyor olmalı.. Sonucu.. Çocuklar hapis cezasıyla hüküm giyer ve sırf yumurta attıkları için verilecek bu ceza sicillerine işlenirse, eğitimleri ve tabii iş bulmala-rı, bundan sonraki yaşamları etkilenirse adalet yerini bulmuş (!) olacak.
KILIÇ’IN AĞIR HAKARETİ
Peki yumurta atanlara bu ceza neden veriliyor, çünkü “Bay Kılıç’a hakaret etmiş” oluyorlar. Ya kendi meslektaşlarının bulunduğu, ciddiyetle görevini yaptığı Yargıtay ve Danıştay’a, dolayısıyla bugüne kadar ve bugünkü başkanlara ve üyelere ağır hakaret sayılan, Yargıtay eski Başkanı Prof Dr Sami Selçuk’un bile hakaret kabul ettiği sözlerine ne demeli? Acaba “yıllardır uyumaktan başka ne yaptılar” sözlerinin yüksek mahkeme üyelerindeki etkisi yumurta veya yumruk atmaktan daha mı hafiftir? Olmadığına göre kendisi de “hakkında ciddi ceza verilecek bir dava açılmasını” hak etmiyor mu?
Aynen “milletvekili dokunulmazlığı” gibi büyük bir haksızlık ve eşitsizlik.. Anayasa’daki eşitlik ilkesine de aykırı. Demokratik bir ülkede aynı hatadan dolayı gencecik öğrenciye ve her vatandaşa dava açılıyorsa neden “milletvekiline ve Bay Kılıç’a ya da hatası görülen hakim ve savcılara” açılması engelleniyor? Meclis’in “Anayasa’ya aykırı şekilde eşitsizlik yaratma” hakkı var mı?
Madem ki bu hukuksuzluk yapılmaktadır, Haşim Kılıç hakaretten dolayı cezalandırılmıyorsa öğrenciler de cezalandırılmamalı. ‘Diğer öğrencileri sindirmek, bundan sonra siyasetçilere de yumurta atılmaması için örnek yaratmak’ üzere yapıldığı bellidir ama bunu yapmak için ‘günah keçisi’ seçilen o iki gencin hayatıyla oynamaktan vazgeçsinler.
AL SANA ADALET.. BAK BAK AĞLA!
“Dur ihtarına uymadığı için açılan polis ateşi sonunda başından vurularak hayatını kaybeden” genç Baran Tursun’un babasının gönderdiği basın açıklamasında hem olayı gizleyip “trafik kazası gibi gösteren, delilleri karartıp gizleyen, sahte belgeler düzenleyen” polisin (delil karartmak onlara serbest demek ki), hem suç ortadayken suçluya hak ettiği cezayı vermeyen, tarafsızlığını yitirmiş hakimlerin yaptıkları hem de evladını kaybederek büyük mağduriyet yaşamış aileye açılan “sindirme davaları” anlatılmış.
Sıkı durun verilen cezaya geliyorum, yumurta atan öğrencilerle aynı; 2 yıl.. Ne güzel değil mi, demek öğrenciler Bay Kılıç’a yumurta atarak cinayet işlemişler. Eğer bunun adı adalet ise gidip bu adaleti hemen AB’ye duyuralım ve diyelim ki; “Bakın biz demokraside, adalette, hak hukukta büyük yol kat ettik, alın artık bizi”..
Birilerinin kendini o yeni inşa edilen anlı şanlı adalet saraylarının önünde yakması filan mı gerekiyor adalete kavuşmak için, soruyorum!
Bir Zeki Müren filmi!
Ünlü yönetmen Ülkü Erakalın’ın yazıp yönettiği ve Zeki Müren’in son 9 gününü anlatan “Çığlık Çığlığa Sevda” filmini birkaç gün önce Metro City Alışveriş Merkezi’ndeki gala gösteriminde izledim. Türk Sanat Müziği tarihine adını altın harflerle yazdıran dev sanatçı Zeki Müren de birçok değerli isim gibi vefasızlığa uğradı, bu çok yönlü sanatçının müziğini sık sık dinleyip unutmamamız gerekirken neredeyse adı bile unutturuldu.
Uzun süren bir çalışma sonunda tamamladığı “Çığlık Çığlığa Sevda” ile o vefasızlığa en güzel cevabı veren Ülkü Erakalın ise gösterimden sonra yaptığı konuşmada “Yaşamımda ilk defa kendi istediğim bir filmi yaptım, ölümsüz bir sanatçıya vefa borcu ödemek beni mutlu ediyor” dedi. Başrollerini Ediz Hun, Selma Güneri, Tomris Oğuzalp gibi başarılı, deneyimli sanatçıların paylaştığı, son günlerinde onunla röportaj yaparak hayatını anlattıran iki üniversite öğrencisini ise Irmak Ünal’la Özgür Özberk’in oynadığı film Zeki Müren’i en güzel şarkılarıyla, piyanosunun başında kendinden geçişini, müziğe adanmışlığını yansıtmasıyla onu sinemada da ölümsüzleştirecek bir eser olmuş.
Sanat hayatı boyunca 130 filmde rol alan Türk sineması klasiklerinin başrol oyuncusu Ediz Hun’un Zeki Müren’i de iyi canlandırması zaten beklenirdi ama yine de çok zor olan bu rolde gösterdiği performans insanı hayrete düşürüyor. Her sahnenin Erakalın tarafından bir görsel şölene dönüştürüldüğü filmde Tomris Oğuzalp ve Selma Güneri aynı şekilde insana eski Türk filmlerinin keyfini, nostaljisini yaşatıyorlar (görüntü yönetmeni Tangör Toydemir’i kutlamayı unutmayalım, süper).. Özellikle filmin şarkısı, sözleri Aysel Gürel’e, bestesi Ülkü Erakalın’a ait olan ve Zeki Müren’in duyar duymaz Sevda “bu şarkıyı ben okuyacağım” dediği “Seni Senden İstiyorum”u çok seveceksiniz. Çığlık Çığlığa Sevda ne zaman gösterime girecek bilmiyorum ama eğer sinemayı ve Türk sanat müziğini seviyorsanız duyduğunuzda kaçırmayın. Sağlığında Zeki Müren’in peşinden ayrılmayan sanatçılar da onu çok çabuk unuttular, biz unutmayalım!

