Salı günü ‘Profesörler de korkar’ başlıklı yazımda “İnsanlar artık ‘polis arama yaparsa kafasına göre bir şeyler bulabilir’ diye korkmuyor, ‘acaba eşyalar arasına veya telefon kayıtları arasına bana ait olmayan bir şeyler koyar mı’ diye korkuyor” demiştim. Ki daha önce CD’ler konusunda ortaya çıkan “düzmece bilgi-belge ekleme” durumunun aynen cep telefonları için geçerli olduğu son “Teğmen’in telefonu” olayıyla açıkça kanıtlandı. Ergenekon sanığı diye tutuklanan Teğmen Ali Çelebi ’nin cep telefonunda ‘bilinen bir İslamcı örgüt üyesinin telefonundaki kayıtların aynısı’ çıkıp da sorgulamada bu ilişki sorulunca “polisin bu numaraları oraya yanlışlıkla yüklediği” ortaya çıktı.Başka bir zanlının telefon rehberi “polis tarafından teslim alınan telefonun açılmaması gerektiği bilinmesine rağmen” açılarak ve hem de “bilirkişiye tesliminden 5 saat önce” açılarak numaralar yüklenmiş. Düşünün “tam 139 numara” dan söz ediliyor. Bu nasıl olabilir aklınız alıyor mu?PARDON YANLIŞLIKLA.. YOK CANIM?Diyelim ki ‘yanlışlıkla’ yüklendi, polisin o telefon ya da bu telefona ait rehberi açıp başka herhangi birinin telefonuna yüklemesi gibi bir hakkı olabilir mi? Bırakın bütün diğer konuları; yeryüzünde tek bir demokratik ülke görülmüş müdür buna benzer bir olayın duyulduğu? Görülmemiştir ve görevi “güvenliği sağlamak ama aynı zamanda yasalara-kurallara uyulmasını da sağlamak” olan polis yasa dışı bir eylemi rahatça yapıp sonra da “af edersiniz yanlışlıkla olmuş” diyemez.Eğer Hakim bu soruyu sormasaydı o teğmen iddianamede sonuna kadar “bir terör örgütü üyesiyle ilişkili” gösterilebilirdi, numaralar avukatların dikkatini de çekmeyebilirdi. Peki bu durumda diğer sanıklar için yapılan aramalarda “ele geçti” diye haberi verilen CD’ler, anılar, belgeler arasına benzer ilavelerin yapılmadığından kim, nasıl emin olacak? Onlar “hayatımda ilk kez görüyorum, bana ait değil” dediğinde bunun aksi nasıl iddia edilecek? Ayrıca, polisin bir askeri veya birçok askeri “yasa dışı işlere karışmış” göstermeye ve inandırıcı olmak adına her şeyi yapmaya iten amaç nedir?POLİS ANGAJE!Polis bu Ergenekon davasında “angaje” vaziyettedir, istenen kişilerin tutuklanmasını sağlamak gibi bir görev verilmiş gibi çalışmaktadır. İlk aramalardan beri alınan bilgisayar kayıtlarının veya CD’lerin kopyalarının “sanık avukatlarına verilmediği” hep söylenmektedir (ilk akla gelen örnek, bir şekilde bu işlere karıştırılmak istenen ÇYDD’nin bilgisayarları) ve olay iyice güvensiz, adaletsiz bir hal almıştır.Teğmen Ali Çelebi’ye yapılan şey acaba Ergenekon soruşturması çerçevesinde tutuklananların kaçına yapıldı ve polisin, Emniyet’in bu olaylardaki rolünün yaptırımı ne olacak? Bundan sonra komplolar nasıl önlenecek?Hükümet tarafından halka açıklanması, cevabı verilmesi gereken sorular bunlar ve o soruları da, özellikle manşetlerinden “düzmece olayları gerçekmiş gibi verenler” in sorması gerekiyor. Polisin yaptığı akıl almaz müdahaleyi görünce vicdanları biraz olsun sızladıysa tabii.. Aynı şey kendilerine yapılsa ne hissederler bir düşünsünler!***Öcalan için düğmeye basıldı!Artık çok geçerli bir taktik haline geldi, bir konunun gerçekleşmesi kafaya konduysa, konu gündeme alındıysa önce aynı cümleler birçok kişi tarafından arka arkaya dile getiriliyor, sonra bir bakıyorsunuz oluvermiş.Bazıları yine taktik gereği önceleri “asla olamaz” filan diyor, sonra evire çevire, döne dolaşa oraya geliniyor. Bakın “oy götürüyor diye” artık siyasetçiler bile ağzına alamıyor ama “üniversitede dini kıyafetler” le başlandı, şimdi “devlet daireleri ve okullar” dayız. Yıllarca “demokratik haklar” diye başlandı, sonra “demokratik açılım” a gelindi, şimdi “özerk bölge” tartışmasındayız. Son olarak Öcalan’a ev hapsi konusu ortaya çıktı.Yakında “Öcalan’a Meclis’te siyaset hakkı” na gelineceği şimdiden görünüyor. Zaten BDP’nin de, Öcalan’ın da tehditlerini durdurmasının nedeni ne olabilir ki? Olsun, boşverin kafa yormaya(!) gerek yok. Ama Hizbullah’tan sonra Öcalan’ın da serbest bırakılmasına yaklaşırken (bakınız Erbakan’ın ev hapsi) öte yanda düzmece olaylar, kanıtı olmayan iddialarla sivil-asker yüzlerce insana azap çektirmeye kafa yorulmalıdır değil mi?‘Çelişkiler ülkesi’nde olanlara bakın! (Bu arada Yargıtay 9. Ceza Dairesi Hizbullah davasında 16 sanığa verilen ‘müebbet hapis cezasını’ onamış. Meclis’ten yasanın çıkıp ‘tahliyelerinin tam da bu sıraya denk gelmesini’ çok garip bir tesadüf bulanlara da küfür edilir mi dersiniz?)***Gel de İtalya’ya özenme!Biliyorsunuz İtalya Başbakanı Berluscon i İtalya’da bir TV programında kendi özel hayatı konuşulurken telefonla programa bağlandı. Deneyimli olduğu görülen sunucuya “İğrenç bir program. Gerçeklerden uzak, taraflı, çarpıtılmış.. Siz de iğrenç bir sunum yapıyorsunuz. Milletvekili İva Zanicci’yi yerinden kalkıp bu inanılmaz, kerhanevari programı terketmeye davet ediyorum” dedi.Kimse yerinden kıpırdamadı, milletvekili suratını ekşitip dudak büktü . Ve sunucu da “Siz de benim konuklarıma hakaret ettiğiniz için terbiyesizsiniz o zaman. Siz önce savcıya ifade verin” dedi. Hatırlatayım İtalya’da Berlusconi aleyhine dava açan medya kuruluşları var.Bu olayda Berlusconi’nin yaptığı gerçekten terbiyesizlik ama ben olsaydım (veya bir başka meslektaşım) bu durumda bile ülkenin başbakanına kesinlikle hakaret etmezdim. Etmeseydim bile sadece “siz önce savcıya ifade verin” demem o programın anında kestirilmesi için yeterli neden olurdu. Çok daha hafif eleştiriler için bile yaşandı bunlar Türkiye’de..Hele de düşünün, bu ülkede hükümet aleyhine dava açabilecek medya kuruluşu çıkabilir mi, çıkarsa başına neler gelir? İşte tek örnekte “demokrasi farkı”. Keşke İtalya demokrasisine sahip bir ülkede yaşasaydım demekte haksız mıyım?
İnsan Hakları İzleme Örgütü yeni “dünya raporu”nu yayınlamış. Bu rapora göre Türkiye bir kez daha hak-hukuk, özgürlükler gibi konularda 90’dan fazla ülke arasında dünya standartlarının çok gerisinde kaldığını göstermiş. Polisin şiddet kullanması, gözaltılardaki ölüm olayları, haksız yargılamalar, yasaların keyfi şekilde kullanılması, gazetecilere yapılan baskılar, cinsiyet eşitsizliği gibi çok önemli konularda “Türkiye’nin ciddi sorunları olduğu” nun belirtildiği raporda “AİHM’nin 2010 yılında Türkiye aleyhine en az 10 ‘ifade özgürlüğü ihlali’ kararı verdiği” de açıklanıyor.Fakat örneğin “Hükümetin yaptığı anayasa değişikliklerinin insan haklarının güçlendirilmesinin önünü açtığını ancak sorunlarla ilgili bir ilerleme kaydedilmediğini” yazmışlar cevabını vereceklerini ya da ‘verebileceklerini’ bilsem; bu örgüte hemen ‘açıklayın bakalım bu anayasa değişikliğiyle hangi insan haklarının önü açıldı’ diye sormak isterdim. Türkiye’yi nasıl izledikleri belli değil, sanırım ‘iktidara yakın ve taraflı medyanın gözlüğüyle’ olmalı.. Zira o değişiklikler için yapılan referandumda verilen sözler tutulmadığı gibi, herhangi önemli bir hakla da hiçbir ilgisi yoktu.KUVVETLER AYRILIĞI BİTMİŞTİRTek amaçlanan ve erişilen kazanç “bağımsız olması gereken tüm yüksek mahkemelerin de iktidarın yönetimine geçirilmesi” oldu ki bugün artık hiç kimse Türkiye’nin devlet yapısında demokrasiyi korumanın en önemli unsuru olan “kuvvetler ayrılığı”ndan söz edilebileceğini iddia edemez (haydi liberaller anlatsın bize, edebilirler mi?) Yasama, yürütme ve yargı tümüyle “tek elde” toplanmıştır, bunun nelere malolacağı da çok yakında, seçimden sonra yapılacak “yeni anayasa” da ve “keyfe göre hazırlanıverecek bazı yasalar” konusunda görülecektir. Adaletsizliğe uğrayan vatandaşlar konusunda da elbette.Artık Meclis, isterse rejimi değiştirebilecek adımları bile hiçbir yüksek mahkeme denetimi olmadan atabilir ve muhalefet partilerinin AYM’ye başvurusu ya da (“insan haklarının önü açıldı” denilen yeniliklerden biriyle) AYM’ye bireysel başvurunun hiçbir anlamı olamaz. Tabii bu başvurular “iktidarın istediği değişiklikler için” yapılıyorsa o başka..‘EVET’ TAMAM, SIRA ‘YETMEZ’DE!Herneyse, güle güle kullanalım, her millet ‘hakettiği kadar hak ,hukuk, özgürlük görür’, biz de bu kadarını hak ettiğimizi gösterdik. “Yetmez ama Evet” gibi incilere de zaten ancak bizim gibi algılama, sorgulama fakiri ülkelerde rastlanır. ‘Evet’ tamam, bundan sonra sıra geldi ‘yetmez’e! Bunca borçla, açık ile “Ekonomi iyi” deniyor ya, onunla seviniriz. Hepinizin ekonomisi iyidir herhalde!!Ama sonuçta zaten bu örgütler ve AB de önemini yitirecektir. Hele şu seçim bir geçsin, eksik kalan adımlar da yeni yetkiler ve yasalarla tamamlansın, ondan sonra büyük ihtimalle AB’ye çıkışlar başlayacak.. “Ya Türkiye’yi hemen alırsınız ya da biz vazgeçeriz. O zaman da AB yerine ‘Ortadoğu Birliği’ni tercih ederiz”.. AB hemen almayı tabii ki kabul etmeyeceği için sonunda olacağı da budur.Karşılıklı vizesiz geçişler hallediliyor, en çok o ülkelerle yakınlık kuruluyor, alt yapı hazır zaten. Eh, Davutoğlu’nun baştan beri bunu tercih ettiği bilinmekte, Huntington “ABD’nin asıl tercihinin bu olduğunu” da yıllar önce söylemişti. Öte yanda “Büyük Ortadoğu Projesi” malumunuz..Haydi hayırlısı, daha ne değişik gündemlerle karşılaşacağız, bekleyin de görün.. Olsun, yine “yetmez ama Evet” deriz, her şeyi kuzu gibi kabule alıştıktan sonra.. Sorun değil! ***ABD’ye inanılır mı! ABD’nin yeni Ankara Büyükelçisi Francis Riccardione görevine başlamak için Ankara’ya gelir gelmez güzel laflar söyledi, “Türkiye’nin gücünden” söz etti, kendisi ve ailesi için “özel ve sevimli bir ülke olduğunu” vurguladı. Daha önce de Türkiye’de görev yapmış olan Riccardione “özel ve sevimli bir ülke” konusunda içtenlikle konuşmuş olabilir ama Wikileaks’te ABD büyükelçilerinin yaptığı Türkiye ile ilgili açıklamalar özellikle siyasi konularda hiç de samimi konuşmadıklarını, Türk Hükümetini destekler görünürken arkasından “gizli hedefi var” veya “ciddi yolsuzluklar söz konusu” şeklinde yazışmalar yaptıklarını gösterdi.Bu durumda örneğin “gizli hedef” konusunu bulundukları ülkeden saklayıp bunun tam aksine inandıklarını açıklayıp durmuşken artık onların okşayıcı sözlerine inanmak mümkün mü? Wikileaks bu yazışmaları ortaya çıkardıktan sonra ABD büyükelçilerinin samimiyetine inanmak neredeyse imkansızdır artık!
Başlığı yazarken sinirim bozuldu gülmeye başladım, korkmaları çok doğal çünkü, korkmayan kimse kaldı mı? Hatta onlar en çok korkanların başında gelseler yeridir, kaç profesöre neler çektirildi bu ülkede.. Hala cezaevi veya hastane köşelerinde “kanıtlanamayan iddialarla” cefa çektirilen torun torba sahibi bilim adamları var. Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Faruk Birtek gerçekten de AKP’yi ilk iktidara geldikleri yıllarda, aslında yoğun baskıları ortaya çıkana kadar uzun bir süre desteklemişti. Gazete ve TV röportajlarında bu desteği açıkça görmek hep mümkündü..Dün Vatan’da Mine Şenocaklı röportajında söylediklerini okuyunca ‘eğer o da baskılardan bu kadar rahatsız hale geldiyse daha ne olsun’ diye düşündüm.İSPATLA BAKALIM İDDİAYIÖzellikle her kesimden çok kişiden aynen benzerini duyduğum şu sözler Türkiye’nin en önde gelen üniversitelerinden birinde “sosyoloji bölüm başkanlığı” görevini yapmış bir bilim adamı için, aslında aynı duyguları hisseden her bilim adamı için ve tabii ülke adına ne kadar acıdır: “Korkuyorum, endişeliyim, güvenmiyorum.. Bu beyanatı verirken de korkuyorum. Çünkü ne olacağını bilmiyorum. Polis gelip evi basabilir, kafasına uygun bir şey bulabilir. Ben böyle biri değildim. Bugün ‘korkan bir modern’ oldum.”Prof Birtek üzülmesin, “daha önce böyle olmayan” o kadar çok kişi bugün konuşmaktan korkar halde ki.. Hatta bunların büyük bir kısmı, sözlerine kızıldığı için evinde, işyerinde arama yapılsa “polisin kafasına göre bir şey bulacağından” değil, “polisin ararken eşyalar arasına veya telefon kayıtları arasına bir şeyler eklemesinden” korkuyor. Zira Başbakan Erdoğan’ın “iddia eden ispat etmekle mükelleftir” sözü sadece kendisi ve iktidar partisiyle sınırlı, onlar dışında birine karşı ortaya atılan en anlamsız iddia, hatta imzasız ihbar mektuplarıyla gönderilenler için bile, ‘suçlanan kişiden aksini ispatlaması’ bekleniyor.. Bu olayları, şikayetleri her gün haberlerde duymadık mı, duymuyor muyuz? Ve işte bu nedenle de maalesef artık hiç kimse “vatandaşların en çok güvenmesi gereken emniyet gücünden, kendi polisinden bile korkup titrediği”, buna rağmen polise giderek daha fazla yetki verilen bir ülkede demokrasi, hak, hukuk olduğunu iddia edemez.Faruk Birtek; bugün hükümete gösterilen tepkilerden, yargının ve tüm önemli kurumların nasıl bağımlı hale geldiğine, TÜSİAD-Hükümet ilişkilerinden, halk protestolarının nedenlerine kadar her konuda son derece gerçekçi ve yol gösteren açıklamalar yapmış. Bence en önce iktidar partisinin okuması gereken bir röportaj, dikkatle inceleseler iyi olur. ***Yaptığımı yapma, dediğimi yap!Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç yine konuşmuş. Zaten devamlı konuşuyor ve konuştukça hata yaptığı için de hep yazılıyor (yoksa bu da bir ‘gündemde kalma taktiği’ mi? Hani ‘yutan nasılsa yutuyor’ gibi..) Bu kez demiş ki: “Siyasi parti başkanları ve tüm siyasetçiler nezaketli olmalı, kişilik haklarına saygılı, edepli olmalı. Kılıçdaroğlu bunu bilsin.” İnanın bana bu çelişkilerden bir siyasi tiyatro oyunu çıkarılabilir. Önceki konuşmasında bir yandan “çağdaş düşünen insanlarla içki ve seksi” yan yana getirecek kadar ölçüden uzak laflar etmiş, bir yandan “hukuk devletinde ölçüsüzlük olmaz” demişti. Şimdi de; Başbakan “Kılıçdaroğlu’nun Hizbullah’la ilgili sözlerine karşılık” CHP Liderine “densiz, namert, terbiyesiz” dememiş gibi.. Arınç da yukardaki konuşmasında “nezaketli, saygılı, edepli ol” sözleriyle Kılıçdaroğlu’nun “bunlarıntam tersi olduğunu” iddia etmemiş gibi dönüp başkasına kural öğretiyor.Ne demeli, bu işin çivisi çıktı artık! Hepsi millete çok kötü örnek oluyorlar.***Bir büyük aktörü izlemek!Gencay Gürün’ün uzun tiyatro deneyimi, titizliği ve ayları alan bir arayışla oyunlarını nasıl hazırladığını, gerektiğinde Broadway, Covent Garden gibi tiyatro merkezlerindeki en iyi oyunları izlemeye koştuğunu (benimle gittiği bile olmuştur) yakından izlediğim için Tiyatro İstanbul’daki oyunlarını kaçırmam.Noel Coward’ın 1930’larda yazdığı ve daha sonra başrollerini Laurence Olivier, Elizabeth Taylor, Richard Burton gibi dev sanatçıların oynadığı “Özel Hayatlar”ı da 18 Ocak galasında izledim. Hemen ertesi gün büyük gazetelerin manşetlerinde çıkması, birçok köşede ve TV programlarında anlatılması üzerine yazmak için biraz bekledim. Açıkçası, oyunun daha çok Hande Ataizi’nin seksi fotoğrafları ve “sıcak sahneler” diye verilen aşk sahneleri ile gündeme getirilmesi yazmayı zorlaştırıyordu ama bence bu biraz haksızlık oldu.KAYAK KIYAFETİ Mİ GİYSELERDİ?Evet, dekolte yatak kıyafetleri ve aşk sahneleri var ama sonuçta bu “balayındaki çiftleri anlatan” bir oyun ve adı üstünde “özel hayat”la ilgili.. Peki balayında bir çifti evlerinin odasında kayak kıyafeti veya sokak kıyafetiyle mi göstereceksiniz?. Gencay Gürün başka sanatçılarla uzun görüşmeler sonunda Hande Ataizi’nde karar kıldı ve doğrusu diğer eleştirileri bilemem- o da rolünün hakkını veriyor. Daha ilk sahnede Angelina Jolie’nin “Turist” filmindeki beyaz tuvaleti ile saçlarını çok andıran bir görüntüyle çıkıp oyuna başladığında bile rahatlığı göze çarpıyor.CİHAN ÜNAL’I İZLEME KEYFİBurada hak ettiği başarıyı elde etmiş olan genç modacı Tuvana Büyükçınar’ın hazırladığı kostümlerin hepsinin kusursuz bir zevki ve kaliteyi yansıttığını söylemeden geçemeyeceğim. Oyunculukta asıl başarı ise kesinlikle yılların sanatçısı Cihan Ünal’a ait. Hıncal Uluç’un da dediği gibi “4. Murat”tan, gay bir dans hocasına ve bu oyundaki “aşık ama huysuz koca”ya kadar oynadığı “birbirinden tümüyle farklı” onlarca rolün her birinde müthiş başarılara imza atan bu değerli sanatçıyı sahnede, üstelik kendi yönettiği bir oyunda izlemek büyük zevk.. İşinde o kadar iyi ki onun karşısında oynayıp da başarısız olmak zaten mümkün değil. Bu nedenle, son yıllarda yanlış olaylarla gündeme gelen Hande Ataizi de “imajını düzeltmek için” büyük bir şans yakaladığını unutmamalı ve bu şansın kıymetini bilmeli. Tiyatroseverlerin sıkılmadan izleyecekleri bir oyun “Özel Hayatlar” bence..
Gazetelere bakınca artık sanki başka bir ülkede yaşıyormuşum ya da dillerini anlamıyormuşum gibi bir duyguya kapılıyorum. Olaylar, konuşmalar öylesine gerçeklerden uzak, öylesine yanıltıcı anlamlarla yüklü.. Bu da bana ekrandan uzaklaştırılmasının üstünden 8 ay gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen insanların hala “Her Açıdan”ı bu kadar israrla istemelerinin; “hangi kanal olursa olsun başlayın, biz sizi ve o kadar vizyonu geniş ve gerçekçi bir programı nerede olsa buluruz” demelerinin nedenini açıkça anlatıyor. Yanıma yaklaşan herkesin ilk sözü “Pazar günleri biz ekranın başından ayrılmazdık”.. Neden şu; Halkın gerçekleri duymaya, yalanlar arasına gizlenen olayların doğrusunu öğrenmeye ihtiyacı var, bu konuda büyük açlık çekmekteler. Onların gözleri yaşararak söyledikleri, bu ihtiyaçları beni söyleyenlerden fazla üzse de belli etmemeye çalışarak dinliyorum.Her neyse gelelim yazımıza..Haberleri faltaşı gibi gözlerle izlemekteyim. Sanki ülkede “çoğunluk bizde, ne medya dinleriz, ne sivil toplum, ne de bağımsız bir kurum. Ne sporsever protestosu anlarız, ne işçi ya da öğrenci protestosu.. Güç bizde ve herkes susacak” durumu yokmuş gibi bir hava mevcut. Başbakan Erdoğan “Diyarbakır’ın ötesine bizden başkası geçemez” dedikten sonra Batman’da 5000’e yakın polisle korunarak yaptığı konuşmada “Milli iradeyle geldim diye istediğin gibi asıp kesemezsin” demiş.“ASMAK, KESMEK” DEYİNCE Daha sonra “Müslümanların hiçbir zaman cana kastedemeyeceğini, kastediyorsa onlara Müslüman denemeyeceğini” de söylemiş. Önemli laflar ama irdelenmesi gereken laflar aynı zamanda.. Mesela “milli irade, asmak, kesmek” sözleri Başbakan’ın muhatap aldığı kişilere uyuyor da hükümetin başta yargı ve medya olmak üzere en önemli kurumların “kendi elinde” olması, farklı tek bir görüşün duyulmaması için gösterdiği gayrete, yaptığı baskılara, bir stat ya da üniversite protestosuna bile tahammülsüzlük göstermelerine, protestocuları cezalandırma girişimlerine uymuyor mu acaba?Başkalarına “sanki kendisi sütten çıkmış ak kaşıkmış” gibi güzel söylemler yapmak gerçekleri ne kadar unutturabilir? “Müslümanlık ve cana kastetme” konusunda söyledikleri de güzel ama ne kadarı doğru acaba? Elbette ‘tüm Müslümanları şiddetle özdeşleştirmek’ yanlıştır ama öte yanda onun sözlerinin; bu güzel dini bir ideoloji gibi kullanıp cinayet işleyen İslamcı terör örgütleri ve onların yüzünden filmlerde bile terörün bu örgütlerle ve Müslümanlıkla birlikte anılması gerçeğine ne yararı olur?BU BASKILAR VAR MI?Ayrıca, bir yanda Hizbullahçıları serbest bırakacak yasa çıkarıp öte yanda bunları söylemenin ne anlamı olabilir? Bir mesele daha; Müslümanlıkta cana kastetmek yok da insanların hakkını, işini, kendisinin ve ailesinin rızkını, özgürlüğünü elinden almak, çocuklarından ayırıp cezaevlerine kapatmak var mı? Allah bunu demiş mi?Dememiş.. O zaman örneğin neden medya ve diğer kurumlara bugüne kadar görülmemiş baskıları, gazeteci listelerini, bu listelere göre işinden edilen gazetecileri, ispatlanamayan iddialarla, düzmece CD’lerle mahkum muamelesi gören yüzlerce insanı nasıl değerlendirmeliyiz? İddiaları gerçekmiş gibi yansıtan miting konuşmalarını, köşe yazılarını ne yapmalıyız?İfade özgürlüğü artık sadece bir kesimin hakkı olduğuna göre her şey söylenebilir tabii ama söylenenler de bunları düşündürüyor işte! ***‘İçki büyük ihtiyaç’mış meğer!Aslında yaptığı ‘bir siyasetçiye yakışır’ konuşma değil, hatta aslında bir demokrasi tartışması içinde ayıp sayılır ama yapılmış işte.. Yapılmayan mı kaldı?Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç yeni getirdikleri içki yasaklarının eleştirilmesi için “Bir kısım çağdaş düşünceye sahip olduğunu söyleyenler olaya sadece içki ve seksle bakıyorlar. Evet onlar da bir insan için büyük ihtiyaç ve tatmin edilmesi gerekir ama hayat içki ve seksten ibaret değil” demiş. Arkadan “herkesin özel hayatına saygı duyduklarını” söylemiş.Öncelikle “seks” nereden çıktı ve “içkiyle” neden yan yana geldi, o hiç belli değil. İkincisi “içki” neden büyük bir ihtiyaç oluyor, hele de her fırsatta dini siyasetin bile içine sokan bir partinin önde geleni “içki dinen yasak” olduğu halde bunu neden “büyük ihtiyaç” sayıyor o daha da anlaşılmaz.. Ama “çağdaş düşünenler”le “içki ve seks”i özdeşleştirmesi hepsinin üstüne tüy diker nitelikte.. Kime anlatıyorsa “hayatın içki ve seksten ibaret olmadığı” dersi de unutulmazlar arasında tarihe geçebilir belki..İçki “büyük ihtiyaç” filan değildir, dini yasaklar arasındadır da.. Ama içmek isteyen yetişkin insanlar eğer ‘kendine vereceği zararı ve günahı göze almışsa’ demokratik bir ülkede onlara veya içki satan mağazalara yasak getirmek kabul edilemez (yasak getiren baskı rejimlerinde de yasağın içkiyi önlemediği görülmüştür). Kısacası mesele, demokratik haklar meselesidir ve bu yasakları koyanlar da bunu iyi bilmektedirler.Bilmelerine rağmen yapılan bu tarz konuşmalar tamamen saf vatandaşlara dindar ve şirin görünmeyi sağlamaya, aksi tezi anlatan ve tepki gösterenleri ise tamamen zıt bir konuma oturtmaya yarıyor. Kim ne söylerse söylesin onun sözleri ve benzer anlamsızlıklarla başlattığı tartışmalar “hedeflediği muhatabı” buluyor aslında. İstenen de bu..‘Fazla nüfus ve eğitimsiz kitlelerin artması’ da aynı nedenle bu anlayışa oy sağlıyor. Benim önerim Arınç’ın “çağdaş düşünce”nin neleri kapsadığını araştırması.. Eminim içinde “seks ve içki”ye rastlamayacak. Ne hazin bir tablodur bu Yarabbi!***Bira varsa süt yokAnadolu’daki Tekel bayilerinden gelen mektuplar arasında “bira satan dükkanlara bazı firmaların (örneğin Polatlı’da Ersöz )süt-yoğurt satışı bile yapmadığını” anlatanlar var.”Bundan iyi mahalle baskısı olur mu, bize iş bıraktırmaya çalışıyor, rızkımıza engel oluyorlar” deniyor. Hükümet böyle mesajlar vermeyi sürdürdüğüne göre istenen bu mu acaba?
Danıştay’ın son “Türban yasağı bütün sınavlarda geçerli ve üniversitelerde türban yasağının kaldırılması laikliğe aykırı” şeklindeki kararı her zamanki gibi eleştiriliyor, Devlet Bahçeli de “Danıştay gerginlik yaratacak bir karar verdi” filan diyor.Aslında şu anda henüz iktidarın emrine girmemiş, bağımsızlığını koruyabilen Danıştay ve Yargıtay direnmekte ve ‘evrensel hukuki doğruları’ uygulamakta.. Burada Danıştay’ın “laikliğe aykırı” demesi de “türban laikliğe aykırı” anlamına gelmiyor. Tekrarlayayalım; “Devletin tüm dinlere eşit mesafede durması, eşit özgürlük ve hak tanıması, bunu sağlamak için devlet alanlarında bütün dinlerin kıyafetlerine sınırlama getirmesi” anlamını da taşıyan laiklik ilkesine göre “çoğunlukta olsa bile, sadece tek bir dine ait simgelere, kıyafetlere tanınacak özgürlüğün” bu ilkeyi ortadan kaldıracağını vurguluyor.ÇÖZÜM; LAİKLİĞİ KALDIRMAK!Bunu çevirip “Danıştay türbana karşı” haline sokmak, hukuku hiç mi hiç bilmemek olduğu gibi Danıştay’a da haksızlık oluyor. Ama siyasi olarak “birileri veya mahkeme türbanı yasaklıyor” demek, halkı aldatıp dini duygularını kışkırtmak bugüne kadar birden fazla partiye bol oy sağlamış olduğu için hep aynı terane sahnededir. Medya da hiç tartışmadan, irdelemeden elinden geldiğince bunu destekler.Oysa kolayı var, kaldırırsınız devletin laiklik ilkesini, “bundan sonra Türk devleti tek bir dinin ve tek bir mezhebin devletidir, kimse de bunun aksini savunamaz” dersiniz. Devletin ona göre yönetileceği din kurallarını, istediği dini kıyafete tanıyacağı ayrıcalığı da ortaya koyarsınız olur biter. Zaten yakında başka çıkış kalmadığını herkes görecektir.Zira hangi mahkeme ne yaparsa yapsın, bugünkü tartışmalar; “mahkeme ortamı gerdi” suçlamaları çok kısa süre sonra “devlet dairelerinde türban” ve “ilköğretimde hatta ana okulunda türban” için yapılacak. (Aynenyıllarca “Kürt Sorunu, demokratik haklar” diye sürdürülen tartışmanın artık “özerklik” tartışmasına dönmesi gibi). Ve o gün geldiğinde zaten Danıştay ve Yargıtay kararları “artık iktidarın sözünden çıkmaz hale gelmiş” Anayasa Mahkemesi tarafından değiştirilebileceği için ve ayrıca “bireysel başvuru” yoluyla da geçersiz duruma getirilebilecek.Bu nedenle ben şu sıralarda Danıştay’a kızılmasına hiçbir anlam veremiyorum. Görünen köye kılavuz aramaya, bitmiş sayabileceğiniz bir konuyu tartışmaya ne gerek var? Laikliğe güle güle, size iyi uykular!CHP nasıl iktidar olur?CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve bazı yardımcıları “tek başımıza iktidar olmaya talibiz” derken bir başka Genel Başkan Yardımcısı Avukat Sezgin Tanrıkulu Diyarbakır’da “Parti olarak sayısal çoğunluk peşinde olmayacaklarını, matematik üstünlüğün değil, insanların vicdanına seslenmenin önemli olduğunu” söylemiş. Vay, böylesi gerçekten hiç duyulmamıştı.“Yüzde 50” alacağını iddia eden rakip parti karşısında hem “iktidara talibiz” deyip hem de “hedeflerinin yüzde 37 olduğunu” söylemek kadar zekice bir laf doğrusu.. Aynı zamanda “para kazanmanın, geçimin ne önemi var, önemli olan çalışmak” demeye filan benziyor..Acaba “sayısal çoğunluğu olmayan” bir partinin ülke sorunlarını, hele de kimsenin dinlenmediği bir ortamda nasıl çözeceğini, “açılım” ve “Anayasa değişikliği” deneyimlerinin de ışığında millete açıklarlar mı? Açıklayamazlarsa saçma sapan açıklamalardan vazgeçeceklerini açıklasınlar da millet rahat etsin! Fenerbahçe ve Beşiktaş da protestoda!Dün sporseverler toplu olarak Taksim’den Galata’ya yürüyerek Galatasaraylılara “stat açılışındaki protesto nedeniyle” yapılan baskı ve hakaretleri protesto ettiler. Bu tepkiye Beşiktaş ve Fenerbahçe taraftarları da destek vermiş. “FenerbahCHE.biz” isimli sosyal paylaşım sitesinde yapılan açıklamada “Türkiye’de protesto kavramının iktidar eliyle ‘hak’ olmaktan çıkarılıp ‘yasa dışı eylem’ haline getirildiği ve buna tepkisiz kalınamayacağı” vurgulanmış.Bu giderek yayılan, artan tepkiler aslında hiçbir hükümetin ‘özgürlüğe alışmış’ bir toplumda üniversiteden sporseverlere kadar her kesime ve her eleştiriye, protestoya yaptığı, yapacağı baskılara susulmayacağını gösteriyor. Bu yanılgıya düşülmemesi gerektiğini..Şimdi Galatasaray’da başlayan öfkenin diğer takımları da etkilediği bu kadar net görülürken Adnan Polat’ın veya Emniyet ’in “ıslıkçıları tek tek tespit edip yakalatma” gayreti neye yarar? Binlerce kişiye hangi cezayı verecekler ki bütün maçlarda benzer protestolar yayılmasın?Diyelim ki hiçbirini maçlara almadılar, aldıklarının aynı protestoyu yapmayacağını veya protestoların stat dışında sürmeyeceğini kim garanti edebilir?Burada da ‘demokrasiyi tümüyle kaldırmak’tan başka bir çözüm yoktur. Zira sadece demokrasinin adı duruyor olsa da “özgürlüğüne karışılan kalabalıkların” buna vereceği tepkiyi hiç kimse önleyemez. Polis şiddeti bile! Böyle olacağı ilk günden belliydi ama görmek istemeyen göz görmüyor maalesef.Hizbullah lideri ve Davutoğlu!Cuma günü Ahmet Hakan köşesine “Hizbullah lideri, Katar Dışişleri Bakanı ve bizim Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun bulunduğu” bir fotoğraf koymuş ve bir soru sormuştu; “Madem ki Türkiye’nin dış politikada müthiş bir oyun kurucu rolü aldığı söyleniyor, Hizbullah lideri neden Türkiye gibi etkili bir ülkenin dışişleri bakanını değil de Katarlı Bakanı muhatap almış gibi görünüyor, Nasrallah neden onu yanına almış, onunla konuşuyor da Davutoğlu danışmanın karşısında oturuyor?”Aynı gün bir ziyarette tesadüfen Siyaset Bilimci Prof. Dr. Hasan Köni’yi görünce cevabını merak ettiğim bu soruyu ona sordum, şöyle cevapladı; “Türkiye İran’a karşı ‘Füze Kalkanı’nı Türkiye’ye yerleştirdi. Wikileaks’te hükümetin ‘Biz İran’a karşı Sünni dengesi oluşturuyoruz” dediği yayınlandı. Bu durumda, kendisi de Şii olan Hizbullah liderinin Türkiye’ye güvenmesi beklenebilir mi?Bunları yapanların gidip Şii sorununu çözmeye çalışması olabilecek şey değildir”. Wikileaks ve Füze Kalkanı bizde umursanmadı, iç politika ve yolsuzluklar konusunda ABD büyükelçilerinin yazdıkları kapatılıverdi ama dış politikada etkilerinin kalıcı olduğunu gösteren iyi bir örnektir bu!
Başbakan Erdoğan’ın katıldığı TÜSİAD toplantısında Rahmi Koç’un Başbakan’ın elini sıkarken öne doğru eğilmesi eleştirilere neden oldu. Dün gelen çok sayıda okuyucu mektubundan da, konuştuğum kişilerin bu konuya değinmesinden de tepkileri anlamak mümkündü.Birçok kişi “iş adamlarının bir başbakanla karşılıklı saygı içinde olması doğaldır ama önünde eğilmeleri doğal değildir” görüşünü dile getiriyor. Bunları duyunca ‘Rahmi Koç’u tanımadan bu konuyu eleştirmekte haklı olabilirler ama tanısalardı durumun göründüğü gibi olmadığını anlarlardı’ diye düşündüm. Zira Rahmi Koç ev sahibi konumunda iken sadece Başbakan’ı değil, tanıdığı sevgi-saygı duyduğu tüm dostlarını aynen böyle karşılar.Hafifçe öne eğilerek ve yüzünde en nazik gülümsemesi ile, en nazik cümlelerle.. Eğer bulunduğu masaya yaklaşıyorlarsa hemen ayağa fırlayıp ilgi göstererek.. Onun, bacağı kırıldıktan sonra bile ‘kendisiyle tanışmak isteyen gençler için ayağa kalktığına, sevgi ve ilgiyle konuşup sabırla fotoğraflar çektirdiğine’ şahit olmuş ve takdir etmiş biri olarak bunu açıklamak istedim.Rahmi Koç’a haksızlık etmeyelim, o aşırı baskıların olduğu dönemlerde de kişiliğini değiştirmeyecek kadar kendine saygısı olan ve ülkesini seven biridir. Zaten bilmek gerekir ki eğer o ve onun gibi açık ve net olan başka isimler de çekinmeye başlarsa tehlike çanları da çalmaya başlamış demektir!***Baro Başkanı neden haklı!Ankara Barosu Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu ailesiyle birlikte yemek yerken bulundukları restorana polis baskını yapılarak “ailelerin yanından ‘büyükler içki içiyor diye’ çocukların alınmasına” tepki göstermiş ve içki yasakları için getirilen yönetmeliğin iptali için de başvuruda bulunmuştu.Şimdi bu konuyu açıklarken “Yanlış anlaşılmasın, içki bayraktarlığı yapmıyoruz. İçkili araba kullanmanın cezasını istedikleri kadar arttırabilirler, destekleriz, bizim endişemiz artık güvenlik güçlerinin hukuk değil, kendi ahlaki ve dini değerleriyle icraat yapmaları” demiş ki yerden göğe haklı.. Zira özgür, demokratik, yetişkin insanların tercihlerine, bireysel haklarına (mevcut yasalara aykırı olmadıkça) karışılmaması gereken bir ülkede güvenlik güçlerinin bu tür keyfi eylemlerine asla izin verilmez.“Keyfi, kendi görüşüne göre müdahaleler” bir kez başladı mı da arkası kesilmez. Ayrıca; yeni içki yasakları konusunda konuşanlara hemen “içkiyi savunuyorlar”, “içkileri yasaklanacak diye korkuyorlar” gibi saçma anlamlar yükleme gayretleri de var. Erdoğan’ın “Aksırana, tıksırana kadar içiyorlar” ifadesi ise sanki Türk insanı ( ya da kastettikleri kesimler) burnundan içki akana kadar içme alışkanlığına sahipmiş gibi bir hava yarattı. Bunların doğru olmadığını dün Sözcü gazetesinde çıkan bir araştırma sonucu da anlatıyor; “Türkiye 30 Avrupa ülkesi arasında içki tüketimi bakımından sonuncu” imiş. O zaman “tıksırma, aksırma” ne demek oluyor? Ama işte kurumların ve vatandaşların her tür baskıyla karşılaştığı, telefonda konuşmaya korkar hale gelinen, “medyanın ifade özgürlüğü”nün bile ortadan kaldırıldığı bir ortamda her şey sineye çekiliyor, ne diyeceksiniz.***Ayşe Paşalı ancak ölümüyle ders verebildi!Kocası tarafından önce defalarca acımasız şekilde dövülüp sonra da “ taleplerine rağmen devlet gerekli korumayı sağlamadığı için” öldürülen Ayşe Paşalı geride acılar, sıkıntılar içinde üç evladını da bıraktı. Yani seyirci kalınan ve önlenmesi için gayret gösterilmeyen bu korkunç şiddet olayları sadece muhatabı olan kadınların değil, çocuklarının hayatına da kara gölge gibi çöküyor.Oysa eğer Paşalı’nın korunma talebi savcılık ve mahkeme tarafından sağlanmış olsaydı (ki özellikle yediği dayaktan sonraki hali gazetelerde çıktığı için bu zorunluydu) o ölmeyecek-ti. Şimdi aynı hakim benzer bir davada Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeye göre “kadının boşandığı eşe karşı korunması gerektiği” kararını vermiş. Erkek kadının evine yaklaşamaz, silahını kolluk kuvvetlerine teslim etmeli vs.. Bunları yapmazsa 6 ay hapis cezası var. DAHA KAÇ KADIN ÖLMELİ?Peki aynı hakimin, aynı gerekçeyle Ayşe Paşalı’nın korunmasını sağlamamasına ne diyeceğiz? Onun ve geride kalan çocuklarının hakkı ne olacak? Hakim niçin cezalandırılmasın ? Ayrıca kafasına kadını öldürmeyi koyan biri 6 ay hapisten mi korkacak ? Acaba en ağır yaptırımların uygulanması için daha kaç kadın ölmeli? Türkiye’nin en iyi kadın avukatlarından biri olan Türk Kadınlar Birliği Başkanı ve şimdi CHP Parti Meclisi Üyesi olan Avukat Sema Kendirci, Ayşe Paşalı davasını gönüllü olarak üstlenmiş. Girdiği davaları kazanmasıyla ünlü bu cesur ve başarılı kadın avukat hiç şüphe yok ki bu davayı da kazanacaktır. Aynı zamanda CHP “parti olarak” da olaya katılmış, davada taraf olmuş ve CHP İzmir Milletvekili, Meclis İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Avukat Ahmet Ersin duruşmayı izleyerek “Bu olayda ikinci failin devlet olduğunu” söylemiş.HAKİMLERE YAPTIRIM VE AİHM“Kadın haklarını koruma” böyle olur, sadece oturup izleyip, açıklama yapan kadın milletvekilleri ve bakanlar gibi değil. CHP ve özellikle hemen öne atılıp atılıp davayı alan Sema Kendirci bu nedenle kutlanmayı hak ediyorlar. Bu dava ‘kadına karşı şiddetin simgesi olacak kadar’ önemli, onun için suçlunun hak ettiği ağır cezayı alması yanında, “yanlış karar veren hakimlere yaptırım ve bu ihmal nedeniyle annesini kaybeden çocukların geçiminin sağlanması” da gündeme gelmelidir.Madem ki şimdi “hakime değil devlete hesap sorulması” isteniyor, o zaman hesabı devlet versin. Öldürüleni geri getiremez ama; hiç değilse hakimi, savcıyı cezalandırarak, çocukların geçimini de sağlayarak suçunu biraz hafifletir. Yoksa AİHM’ye başvurmak o çocukların hakkıdır ve bu yapılmalıdır.
Dikkat çekmeyecek gibi değil, seçimlerde de oluyor, referandumda da oldu, oy verme gününden çok önce AKP’li siyasetçiler ve ilk günden beri onları destekleyen medya (ki iktidar döneminde sayıları katlanarak arttı) bir rakam telaffuz ediyor , bazı araştırma şirketleri aynı rakamı buluyor ve bir bakıyorsunuz küçücük bir hata payı ile o oran tutturulmuş. Tahmin yetenekleri takdir edilmeyecek gibi değil.Ama işte Yüksek Seçim Kurulu referandumda da muhalefet partilerinin taleplerine rağmen ‘oyların toplanma safhasını’ izlemelerine izin vermeyince, sandık bazında alınan oyları da açıklamaya yanaşmayınca milletin seçimlere olan güveni kesinlikle sarsıldı. YSK bu tepkilere, endişelere hiç kulak asmadan bildiğini okuduğu için de çözüm bulunamıyor. Ama gel gör ki bu seçim diğerlerinden de büyük önem taşıyor.Özellikle de referandumda “yargı reformu yapılacak, darbe ve muhtıraların hesabı sorulacak” diye yapılan propagandaların sonunda iktidarın “yargı reformu” dediği şeyin “yüksek yargıyı da kendimize bağlayacağız” olduğu anlaşıldıktan sonra.. Ve şimdi, referandumdan aylar önce TV’lerde “en az yüzde 60 Evet çıkacak” dedikten sonra “yüzde 58” çıkmasının ardından gelecek seçim için de AKP “en az yüzde 50” diyor.TÜRKİYE’YE DERS!Medyadan devamlı “AKP yine birinci parti” tahminleri sık sık pompalanıyor, öyle ki seçimlerde ne sürprizler yaşanmış Türkiye’de artık hiçbir sürprize yer yok gibi..KONDA Araştırma Şirketi’nin Genel Müdürü Bekir Ağrıdır önemli uyarı ve vurguların olduğu bir açıklama yapmış, önce Tunus’taki halk devriminden söz ediyor. Burada kısa bir hatırlatma yapalım; Tunus’taki devrimin nedeni olarak hep kaçan Başkan döneminde “muhalefete yer verilmediği” vurgulandı ve “demokrasi fakiri Tunus” , “demokrasiden yoksundu” gibi tanımlar kullanıldı.Tunus’tan yapılan açıklamalarda “halkın güvenli seçim istediği ama bunu sağlayacak zamanın olmadığı” söylendi.Devrim olduğunda “Wikileaks yazışmalarında Tunus Başkanı ile ilgili yolsuzluk haberlerinin tetiklediği” de manşetlerden verilmişti.Bekir Ağrıdır diyor ki: “Tunus’ta devrim oldu, Başkan kaçtı ama yeni kurulan hükümette yine önceki dönemin başbakanı ve bakanları var. Muhalefetten sadece 3 bakan kabineye girebildi. Bunun nedeni Tunus’ta halk muhalefeti vardı ama muhalefetin aktığı bir ana nehir yoktu . Muhalefet bölük pörçük, örgütlenmemiş, Başkan kaçtığında ne yapılacağını, nasıl ve kimlerle yapılacağını üreten, hayata geçiren bir merkez olmayınca sonuç da bu oluyor. Türkiye’nin bundan çıkaracağı dersler var.”İKTİDARA HAZIR OLMAKTürkiye acaba “demokrasiden yoksun” değil mi, muhalefete yer veriliyor mu , bağımsız olması gereken kurumların ve halkın doğal tepkilerine saygı gösteriliyor mu? Millet seçimleri güvenli buluyor mu ? Wikileaks yazışmaları Türkiye için ne diyor? Kısacası biz ne kadar demokrasi zenginiyiz ya da fakiriyiz , bunlar cevabı araştırılması gereken sorular. Ama Ağrıdır halka sorulan bir soruya aldıkları cevabı açıklamış ki çok önemli: “Türkiye’de sorunu kim çözer” sorusunu sadece yüzde 59 “bir partinin adını vererek” cevaplamış ve AKP de bunun içinde . Bekir Ağrıdır, bunun nedeninin “halktaki umutsuzluk” olduğunu söylüyor.Demek ki hiçbir parti şu anda millete “sorunların çözüleceğine dair tam bir güven” veremiyor. Ayrıca sadece yüzde 59 partilerin adını veriyorsa AKP’nin oylarını arttırdığını gösteren bir veri yok demektir.. Ama muhalefet partilerinin ciddi bir güven kazandığını gösteren veri de yok.Özellikle ana muhalefet partisi seçime neredeyse 4 ay kala herhangi bir atak yapmış değil. Önemli gelişmelerin çoğunu ya ıskalıyor , ya geç tepki veriyor , ya da parti yönetiminden birilerinden anlamsız, yanlış açıklamalar duyuluyor ( ki Gürsel Tekin’in yanlış anlamlar yüklenebilen açıklamaları ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun “hedefimiz yüzde 37” açıklaması başta).Böyle önemli ve gelecek için işaretler veren olayların olduğu bir dönemde bile halkın beklentisini karşılayamayan, mutlak bir güven veremeyen partilerle seçim sürecinde olmak ne kadar üzücüdür! *****Yalova kaymakamından sonra valisi!Birilerinin kafası devamlı; halkın gözünde Atatürk’ün ve milli bayramlarımızın manevi değerini, cumhuriyet rejiminin anlamını yıpratmak olduğu için dönüp dolaşıp bunlara geliyor ve bir çentik daha atıp çekiliyorlar. Bir o köşeden çıkıyor ses bir bu köşeden.“10 Kasım’da anma yapmayalım, milli bayramlarda çocuklar yoruluyor, tören yerine yarışma yapalım” ne ararsanız var. Bence ‘çocuklar arası bir referandum’ yapın da sorun bakalım yoruluyorlar mı? Ata’larını anmak veya milli günlerinde törene gitmekten şikayetçiler mi? Saçmalamanın daniskasındayız yani..Şu günlerde 19 Mayıs törenlerini kaldırma kararı verilmiş olmalı ki yoğunlaşma orada..Son olarak Yalova Valisi , aklınca göze girecek; “19 Mayıs gösterileri kaldırılsın” demiş. Yalova kaymakamını takan olmamıştı ama Yalova Valisi bilerek konuşuyor, durum farklı olabilir!
Yazılarıyla aynı fikirde olmayabilirim, zaman zaman yazılarından alıntı yaparak farklı görüşlerimi yazarım, Taraf gazetesinde “tarafsız meslektaşlarının bulunduğu gazeteci listeleri”nin abuk subuk iddialarla yayınlanmış olmasına kızarım ama sonuçta Ahmet Altan’ı da, kardeşi Mehmet Altan’ı da dost olarak görürüm.Aynı duygularım yine siyasi görüşlerimiz farklı olsa da - bu mesleğin ustası, bir filozof kadar özgün fikirleri ve müthiş bir üslubu olan babaları Çetin Altan için de geçerlidir. O, babamın Adalet Partili olmasından dolayı bana karşı da biraz buruk gibi gelir, hatta bunu bir kez söylemiştir de ama olsun, farketmez.. Ayrıca kendisi aynı zamanda; en az 10 yıl önce, daha bugünkü deneyimime bile sahip olmadığım günlerde bana “sen iyisin, mutlaka kitap yazman gerektiğini biliyor musun” diyerek beni dikkatle izlediğini göstermiş bir ustadır, unutmam.BİR NANKÖRLÜK!Bugün medyamızın bu ustası için yazacağım izniyle, umarım bana kırılmaz. Çetin Altan, oğlu Ahmet Altan’a Başbakan Erdoğan tarafından açılan dava ile ilgili bir yazı yazmış. Bu yazıda kendisinin yaşadığı bir olayı anlatıyor ve özetle diyor ki:“1960 darbesinde İş Bankası Genel Müdürü Ahmet Dallı da gözaltına alınmıştı. Oradan bana mektup yazdı, ben de bu mektuptan Milliyet’teki köşemde söz ettim ve ‘rafa kaldırılmış adalet uğur getirmez’ dedim. Kısa süre sonra serbest kaldı. Ben milletvekili olduktan sonra 1968’de Karma Komisyon’un verdiği ‘dokunulmazlığımı kaldırma kararı’ oya sunulduğunda, en önde onaylayanlar arasında Adalet Partisi’nden milletvekili seçilmiş olan Ahmet Dallı vardı.Bugün 4 yaşında olan çocuklar 30 yaşına geldiğinde Başbakan Erdoğan benim yaşımda olacak. Dilerim o yaşa geldiğinde kendi çocukları ‘benim çocuklarımın uğradığı nankörlüklere’ uğramaz”. NASIL BİR BENZERLİK BU?Bu yazıdaki karşılaştırmada rahatsız edici bir şeyler var. Çetin Altan’ın anlattığı olayda bir insana karşı somut bir haksızlık, bu somut haksızlığa karşı gelme ve sonuçta “nankörlük” dediği bir davranış mevcut. Peki bundan “Ahmet Altan’a karşı yapılan nankörlük” sonucu nasıl çıkabiliyor, yani aradaki bağlantı ne? 8 yıldır iktidarda olan bir parti ve Başbakan, bu uzun sürede hiç hata yapılmamış, yanlış uygulamalar başlatılmamış gibi bir gazeteci tarafından bu olaydaki gibi katıksız şekilde korunup kollanabilir mi? Başta medya olmak üzere; yargı, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve her kuruma yapılan baskılar, bu kurumların “bağımsızlığının ortadan kaldırılması”, örneğin artık Başbakan’ın açtığı bir davada gazetecinin ‘hakkını ancak AİHM’de arıyabileceği’ duruma gelmesi, ABD Büyükelçilerinin ABD Dışişleri’ne rapor ettiği ve Şener’in doğruladığı yolsuzluk iddiaları, bitirilmeyen yolsuzluk davaları ortada dururken bunların hiçbirine değinmeden bir iktidarın her eylemi savunulabilir mi?.Kısacası “Ben Ahmet Dallı’yı savunmuştum ama o nankörlük etti. Oğlum da sizi savundu, nankörlükle karşılaştı” anlamındaki yazı bir gazeteci için destek değil, köstektir bence.. Belki Başbakan’a gerekli mesajı vermeye yarar ama; gazetecinin yazılarıyla “iktidarları, başbakanları korumayı” değil, “ülke adına gerçekleri korumayı” hedeflemesi gerektiğine göre, Ahmet Altan için mesleki olarak ciddi bir handikap ifade eder.Bu aynen “stadyumu ben size sağladım, siz beni protesto ettiniz” kadar yanlış bir karşılaştırma olmuş ama belki de yanlışlıkla ‘gerçeği’ anlatıyor kimbilir!***Kendi anayasanı kendin yap!AKP’nin seçim sloganı bulunmuş; “Oyunu Ak Parti’ye ver, kendi anayasanı kendin yap”. Haklılar tabii, istedikleri sloganı seçerler, referandumda da onlarca slogan seçmemişler miydi? Bugün hiçbiri geçerli değil; ne 12 Eylül darbesi, ne 27 Nisan muhtırası sorgulandı, aksine üstleri örtülüverdi .. “Yargı reformu, bağımsız yargı” sloganlarının arkasından “iktidara yüzde yüz bağımlı, tamamını kendilerinin seçtiği, hatta Adalet Bakanlığı bürokratlarının yerleştirildiği” bir yargı ortaya çıktı. Yüksek mahkemelerin bağımsızlığı da gitti. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru 2 yıldan önce olamıyor, milletin ‘kendi milletvekilini seçme hakkı’ bile yok ama ne gam? Soran, “söz verdiniz, tutun” diyen oldu mu? Aynı şeyleri bugün vaat etseler, hiç düşünmeyen, sorgulamayan, ‘din- iman veya türban’la ilgili çıkarılacak bir tartışmayla oyları alınıveren büyük kitleler yine inanır. Yine “seçimden sonra yapacaklar” der, yapılmayınca yine kaderine razı olup köşesine çekilir.ANAYASANI KENDİN SOR!Yılmaz Özdil dün yazmıştı; “olayları algılama, sorgulama, kavrama konusunda yapılan bir araştırmada dünya sonuncusu Tunus, sondan ikinci Türkiye çıkmış”. Herşeye inanıverdiğimiz, gerçekleri anlayamadığımız araştırmayla sabit yani, kimse bozulmasın.Onun için her slogan tutar, yeter ki beraberinde müthiş bir reklam tekniği olan “halka duymak istediklerini tekrarlayıp durmak, beyin yıkamak” da uygulansın. Şimdi mesela “kendi anayasanı kendin yap” sloganıyla “siz bizi seçin, biz anayasa yapınca siz yapmış olacaksınız” diyor ama yine sizin seçeceğiniz muhalefet partileri “son anayasa değişikliğinde olduğu gibi” devre dışı bırakıldığında ya da görüşleri hiç dikkate alınmadığında ne olacak? Slogan sahiplerine göre önemsiz bu..Peki “kendi anayasasını kendi yapacağına” inandırılan halk “çalışmaları uzun süre önce başlamış olması gereken bu anayasa hakkında seçim öncesi neden hiç bilgi verilmediğini sorma ve örneğin BDP’ye bu anayasa için hangi sözlerin verildiğini duyma” hakkına neden sahip değil? Bir hükümetin “seçildikten sonra yapacağı en önemli iş”i bilmeden seçimde nasıl oy verilir?Ama boş verin bunları, önemli olan slogandır, o da bulunmuş işte!