Yazılarıyla aynı fikirde olmayabilirim, zaman zaman yazılarından alıntı yaparak farklı görüşlerimi yazarım, Taraf gazetesinde “tarafsız meslektaşlarının bulunduğu gazeteci listeleri”nin abuk subuk iddialarla yayınlanmış olmasına kızarım ama sonuçta Ahmet Altan’ı da, kardeşi Mehmet Altan’ı da dost olarak görürüm.
Aynı duygularım yine siyasi görüşlerimiz farklı olsa da - bu mesleğin ustası, bir filozof kadar özgün fikirleri ve müthiş bir üslubu olan babaları Çetin Altan için de geçerlidir. O, babamın Adalet Partili olmasından dolayı bana karşı da biraz buruk gibi gelir, hatta bunu bir kez söylemiştir de ama olsun, farketmez.. Ayrıca kendisi aynı zamanda; en az 10 yıl önce, daha bugünkü deneyimime bile sahip olmadığım günlerde bana “sen iyisin, mutlaka kitap yazman gerektiğini biliyor musun” diyerek beni dikkatle izlediğini göstermiş bir ustadır, unutmam.
BİR NANKÖRLÜK!
Bugün medyamızın bu ustası için yazacağım izniyle, umarım bana kırılmaz. Çetin Altan, oğlu Ahmet Altan’a Başbakan Erdoğan tarafından açılan dava ile ilgili bir yazı yazmış. Bu yazıda kendisinin yaşadığı bir olayı anlatıyor ve özetle diyor ki:
“1960 darbesinde İş Bankası Genel Müdürü Ahmet Dallı da gözaltına alınmıştı. Oradan bana mektup yazdı, ben de bu mektuptan Milliyet’teki köşemde söz ettim ve ‘rafa kaldırılmış adalet uğur getirmez’ dedim. Kısa süre sonra serbest kaldı. Ben milletvekili olduktan sonra 1968’de Karma Komisyon’un verdiği ‘dokunulmazlığımı kaldırma kararı’ oya sunulduğunda, en önde onaylayanlar arasında Adalet Partisi’nden milletvekili seçilmiş olan Ahmet Dallı vardı.
Bugün 4 yaşında olan çocuklar 30 yaşına geldiğinde Başbakan Erdoğan benim yaşımda olacak. Dilerim o yaşa geldiğinde kendi çocukları ‘benim çocuklarımın uğradığı nankörlüklere’ uğramaz”.
NASIL BİR BENZERLİK BU?
Bu yazıdaki karşılaştırmada rahatsız edici bir şeyler var.
Çetin Altan’ın anlattığı olayda bir insana karşı somut bir haksızlık, bu somut haksızlığa karşı gelme ve sonuçta “nankörlük” dediği bir davranış mevcut. Peki bundan “Ahmet Altan’a karşı yapılan nankörlük” sonucu nasıl çıkabiliyor, yani aradaki bağlantı ne?
8 yıldır iktidarda olan bir parti ve Başbakan, bu uzun sürede hiç hata yapılmamış, yanlış uygulamalar başlatılmamış gibi bir gazeteci tarafından bu olaydaki gibi katıksız şekilde korunup kollanabilir mi? Başta medya olmak üzere; yargı, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve her kuruma yapılan baskılar, bu kurumların “bağımsızlığının ortadan kaldırılması”, örneğin artık Başbakan’ın açtığı bir davada gazetecinin ‘hakkını ancak AİHM’de arıyabileceği’ duruma gelmesi, ABD Büyükelçilerinin ABD Dışişleri’ne rapor ettiği ve Şener’in doğruladığı yolsuzluk iddiaları, bitirilmeyen yolsuzluk davaları ortada dururken bunların hiçbirine değinmeden bir iktidarın her eylemi savunulabilir mi?.
Kısacası “Ben Ahmet Dallı’yı savunmuştum ama o nankörlük etti. Oğlum da sizi savundu, nankörlükle karşılaştı” anlamındaki yazı bir gazeteci için destek değil, köstektir bence.. Belki Başbakan’a gerekli mesajı vermeye yarar ama; gazetecinin yazılarıyla “iktidarları, başbakanları korumayı” değil, “ülke adına gerçekleri korumayı” hedeflemesi gerektiğine göre, Ahmet Altan için mesleki olarak ciddi bir handikap ifade eder.
Bu aynen “stadyumu ben size sağladım, siz beni protesto ettiniz” kadar yanlış bir karşılaştırma olmuş ama belki de yanlışlıkla ‘gerçeği’ anlatıyor kimbilir!
Kendi anayasanı kendin yap!
AKP’nin seçim sloganı bulunmuş; “Oyunu Ak Parti’ye ver, kendi anayasanı kendin yap”. Haklılar tabii, istedikleri sloganı seçerler, referandumda da onlarca slogan seçmemişler miydi? Bugün hiçbiri geçerli değil; ne 12 Eylül darbesi, ne 27 Nisan muhtırası sorgulandı, aksine üstleri örtülüverdi .. “Yargı reformu, bağımsız yargı” sloganlarının arkasından “iktidara yüzde yüz bağımlı, tamamını kendilerinin seçtiği, hatta Adalet Bakanlığı bürokratlarının yerleştirildiği” bir yargı ortaya çıktı. Yüksek mahkemelerin bağımsızlığı da gitti. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru 2 yıldan önce olamıyor, milletin ‘kendi milletvekilini seçme hakkı’ bile yok ama ne gam? Soran, “söz verdiniz, tutun” diyen oldu mu?
Aynı şeyleri bugün vaat etseler, hiç düşünmeyen, sorgulamayan, ‘din- iman veya türban’la ilgili çıkarılacak bir tartışmayla oyları alınıveren büyük kitleler yine inanır. Yine “seçimden sonra yapacaklar” der, yapılmayınca yine kaderine razı olup köşesine çekilir.
ANAYASANI KENDİN SOR!
Yılmaz Özdil dün yazmıştı; “olayları algılama, sorgulama, kavrama konusunda yapılan bir araştırmada dünya sonuncusu Tunus, sondan ikinci Türkiye çıkmış”. Herşeye inanıverdiğimiz, gerçekleri anlayamadığımız araştırmayla sabit yani, kimse bozulmasın.
Onun için her slogan tutar, yeter ki beraberinde müthiş bir reklam tekniği olan “halka duymak istediklerini tekrarlayıp durmak, beyin yıkamak” da uygulansın. Şimdi mesela “kendi anayasanı kendin yap” sloganıyla “siz bizi seçin, biz anayasa yapınca siz yapmış olacaksınız” diyor ama yine sizin seçeceğiniz muhalefet partileri “son anayasa değişikliğinde olduğu gibi” devre dışı bırakıldığında ya da görüşleri hiç dikkate alınmadığında ne olacak? Slogan sahiplerine göre önemsiz bu..
Peki “kendi anayasasını kendi yapacağına” inandırılan halk “çalışmaları uzun süre önce başlamış olması gereken bu anayasa hakkında seçim öncesi neden hiç bilgi verilmediğini sorma ve örneğin BDP’ye bu anayasa için hangi sözlerin verildiğini duyma” hakkına neden sahip değil? Bir hükümetin “seçildikten sonra yapacağı en önemli iş”i bilmeden seçimde nasıl oy verilir?
Ama boş verin bunları, önemli olan slogandır, o da bulunmuş işte!

