Başbakan Erdoğan’ın katıldığı TÜSİAD toplantısında Rahmi Koç’un Başbakan’ın elini sıkarken öne doğru eğilmesi eleştirilere neden oldu. Dün gelen çok sayıda okuyucu mektubundan da, konuştuğum kişilerin bu konuya değinmesinden de tepkileri anlamak mümkündü.
Birçok kişi “iş adamlarının bir başbakanla karşılıklı saygı içinde olması doğaldır ama önünde eğilmeleri doğal değildir” görüşünü dile getiriyor. Bunları duyunca ‘Rahmi Koç’u tanımadan bu konuyu eleştirmekte haklı olabilirler ama tanısalardı durumun göründüğü gibi olmadığını anlarlardı’ diye düşündüm. Zira Rahmi Koç ev sahibi konumunda iken sadece Başbakan’ı değil, tanıdığı sevgi-saygı duyduğu tüm dostlarını aynen böyle karşılar.
Hafifçe öne eğilerek ve yüzünde en nazik gülümsemesi ile, en nazik cümlelerle.. Eğer bulunduğu masaya yaklaşıyorlarsa hemen ayağa fırlayıp ilgi göstererek.. Onun, bacağı kırıldıktan sonra bile ‘kendisiyle tanışmak isteyen gençler için ayağa kalktığına, sevgi ve ilgiyle konuşup sabırla fotoğraflar çektirdiğine’ şahit olmuş ve takdir etmiş biri olarak bunu açıklamak istedim.
Rahmi Koç’a haksızlık etmeyelim, o aşırı baskıların olduğu dönemlerde de kişiliğini değiştirmeyecek kadar kendine saygısı olan ve ülkesini seven biridir. Zaten bilmek gerekir ki eğer o ve onun gibi açık ve net olan başka isimler de çekinmeye başlarsa tehlike çanları da çalmaya başlamış demektir!
Baro Başkanı neden haklı!
Ankara Barosu Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu ailesiyle birlikte yemek yerken bulundukları restorana polis baskını yapılarak “ailelerin yanından ‘büyükler içki içiyor diye’ çocukların alınmasına” tepki göstermiş ve içki yasakları için getirilen yönetmeliğin iptali için de başvuruda bulunmuştu.
Şimdi bu konuyu açıklarken “Yanlış anlaşılmasın, içki bayraktarlığı yapmıyoruz. İçkili araba kullanmanın cezasını istedikleri kadar arttırabilirler, destekleriz, bizim endişemiz artık güvenlik güçlerinin hukuk değil, kendi ahlaki ve dini değerleriyle icraat yapmaları” demiş ki yerden göğe haklı.. Zira özgür, demokratik, yetişkin insanların tercihlerine, bireysel haklarına (mevcut yasalara aykırı olmadıkça) karışılmaması gereken bir ülkede güvenlik güçlerinin bu tür keyfi eylemlerine asla izin verilmez.
“Keyfi, kendi görüşüne göre müdahaleler” bir kez başladı mı da arkası kesilmez. Ayrıca; yeni içki yasakları konusunda konuşanlara hemen “içkiyi savunuyorlar”, “içkileri yasaklanacak diye korkuyorlar” gibi saçma anlamlar yükleme gayretleri de var. Erdoğan’ın “Aksırana, tıksırana kadar içiyorlar” ifadesi ise sanki Türk insanı ( ya da kastettikleri kesimler) burnundan içki akana kadar içme alışkanlığına sahipmiş gibi bir hava yarattı. Bunların doğru olmadığını dün Sözcü gazetesinde çıkan bir araştırma sonucu da anlatıyor; “Türkiye 30 Avrupa ülkesi arasında içki tüketimi bakımından sonuncu” imiş. O zaman “tıksırma, aksırma” ne demek oluyor? Ama işte kurumların ve vatandaşların her tür baskıyla karşılaştığı, telefonda konuşmaya korkar hale gelinen, “medyanın ifade özgürlüğü”nün bile ortadan kaldırıldığı bir ortamda her şey sineye çekiliyor, ne diyeceksiniz.
Ayşe Paşalı ancak ölümüyle ders verebildi!
Kocası tarafından önce defalarca acımasız şekilde dövülüp sonra da “ taleplerine rağmen devlet gerekli korumayı sağlamadığı için” öldürülen Ayşe Paşalı geride acılar, sıkıntılar içinde üç evladını da bıraktı. Yani seyirci kalınan ve önlenmesi için gayret gösterilmeyen bu korkunç şiddet olayları sadece muhatabı olan kadınların değil, çocuklarının hayatına da kara gölge gibi çöküyor.
Oysa eğer Paşalı’nın korunma talebi savcılık ve mahkeme tarafından sağlanmış olsaydı (ki özellikle yediği dayaktan sonraki hali gazetelerde çıktığı için bu zorunluydu) o ölmeyecek-ti. Şimdi aynı hakim benzer bir davada Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeye göre “kadının boşandığı eşe karşı korunması gerektiği” kararını vermiş. Erkek kadının evine yaklaşamaz, silahını kolluk kuvvetlerine teslim etmeli vs.. Bunları yapmazsa 6 ay hapis cezası var.
DAHA KAÇ KADIN ÖLMELİ?
Peki aynı hakimin, aynı gerekçeyle Ayşe Paşalı’nın korunmasını sağlamamasına ne diyeceğiz? Onun ve geride kalan çocuklarının hakkı ne olacak? Hakim niçin cezalandırılmasın ? Ayrıca kafasına kadını öldürmeyi koyan biri 6 ay hapisten mi korkacak ? Acaba en ağır yaptırımların uygulanması için daha kaç kadın ölmeli?
Türkiye’nin en iyi kadın avukatlarından biri olan Türk Kadınlar Birliği Başkanı ve şimdi CHP Parti Meclisi Üyesi olan Avukat Sema Kendirci, Ayşe Paşalı davasını gönüllü olarak üstlenmiş. Girdiği davaları kazanmasıyla ünlü bu cesur ve başarılı kadın avukat hiç şüphe yok ki bu davayı da kazanacaktır. Aynı zamanda CHP “parti olarak” da olaya katılmış, davada taraf olmuş ve CHP İzmir Milletvekili, Meclis İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Avukat Ahmet Ersin duruşmayı izleyerek “Bu olayda ikinci failin devlet olduğunu” söylemiş.
HAKİMLERE YAPTIRIM VE AİHM
“Kadın haklarını koruma” böyle olur, sadece oturup izleyip, açıklama yapan kadın milletvekilleri ve bakanlar gibi değil. CHP ve özellikle hemen öne atılıp atılıp davayı alan Sema Kendirci bu nedenle kutlanmayı hak ediyorlar. Bu dava ‘kadına karşı şiddetin simgesi olacak kadar’ önemli, onun için suçlunun hak ettiği ağır cezayı alması yanında, “yanlış karar veren hakimlere yaptırım ve bu ihmal nedeniyle annesini kaybeden çocukların geçiminin sağlanması” da gündeme gelmelidir.
Madem ki şimdi “hakime değil devlete hesap sorulması” isteniyor, o zaman hesabı devlet versin. Öldürüleni geri getiremez ama; hiç değilse hakimi, savcıyı cezalandırarak, çocukların geçimini de sağlayarak suçunu biraz hafifletir. Yoksa AİHM’ye başvurmak o çocukların hakkıdır ve bu yapılmalıdır.

