Salı günü ‘Profesörler de korkar’ başlıklı yazımda “İnsanlar artık ‘polis arama yaparsa kafasına göre bir şeyler bulabilir’ diye korkmuyor, ‘acaba eşyalar arasına veya telefon kayıtları arasına bana ait olmayan bir şeyler koyar mı’ diye korkuyor” demiştim. Ki daha önce CD’ler konusunda ortaya çıkan “düzmece bilgi-belge ekleme” durumunun aynen cep telefonları için geçerli olduğu son “Teğmen’in telefonu” olayıyla açıkça kanıtlandı. Ergenekon sanığı diye tutuklanan Teğmen Ali Çelebi ’nin cep telefonunda ‘bilinen bir İslamcı örgüt üyesinin telefonundaki kayıtların aynısı’ çıkıp da sorgulamada bu ilişki sorulunca “polisin bu numaraları oraya yanlışlıkla yüklediği” ortaya çıktı.
Başka bir zanlının telefon rehberi “polis tarafından teslim alınan telefonun açılmaması gerektiği bilinmesine rağmen” açılarak ve hem de “bilirkişiye tesliminden 5 saat önce” açılarak numaralar yüklenmiş. Düşünün “tam 139 numara” dan söz ediliyor. Bu nasıl olabilir aklınız alıyor mu?
PARDON YANLIŞLIKLA.. YOK CANIM?
Diyelim ki ‘yanlışlıkla’ yüklendi, polisin o telefon ya da bu telefona ait rehberi açıp başka herhangi birinin telefonuna yüklemesi gibi bir hakkı olabilir mi? Bırakın bütün diğer konuları; yeryüzünde tek bir demokratik ülke görülmüş müdür buna benzer bir olayın duyulduğu? Görülmemiştir ve görevi “güvenliği sağlamak ama aynı zamanda yasalara-kurallara uyulmasını da sağlamak” olan polis yasa dışı bir eylemi rahatça yapıp sonra da “af edersiniz yanlışlıkla olmuş” diyemez.
Eğer Hakim bu soruyu sormasaydı o teğmen iddianamede sonuna kadar “bir terör örgütü üyesiyle ilişkili” gösterilebilirdi, numaralar avukatların dikkatini de çekmeyebilirdi. Peki bu durumda diğer sanıklar için yapılan aramalarda “ele geçti” diye haberi verilen CD’ler, anılar, belgeler arasına benzer ilavelerin yapılmadığından kim, nasıl emin olacak? Onlar “hayatımda ilk kez görüyorum, bana ait değil” dediğinde bunun aksi nasıl iddia edilecek?
Ayrıca, polisin bir askeri veya birçok askeri “yasa dışı işlere karışmış” göstermeye ve inandırıcı olmak adına her şeyi yapmaya iten amaç nedir?
POLİS ANGAJE!
Polis bu Ergenekon davasında “angaje” vaziyettedir, istenen kişilerin tutuklanmasını sağlamak gibi bir görev verilmiş gibi çalışmaktadır. İlk aramalardan beri alınan bilgisayar kayıtlarının veya CD’lerin kopyalarının “sanık avukatlarına verilmediği” hep söylenmektedir (ilk akla gelen örnek, bir şekilde bu işlere karıştırılmak istenen ÇYDD’nin bilgisayarları) ve olay iyice güvensiz, adaletsiz bir hal almıştır.
Teğmen Ali Çelebi’ye yapılan şey acaba Ergenekon soruşturması çerçevesinde tutuklananların kaçına yapıldı ve polisin, Emniyet’in bu olaylardaki rolünün yaptırımı ne olacak? Bundan sonra komplolar nasıl önlenecek?
Hükümet tarafından halka açıklanması, cevabı verilmesi gereken sorular bunlar ve o soruları da, özellikle manşetlerinden “düzmece olayları gerçekmiş gibi verenler” in sorması gerekiyor. Polisin yaptığı akıl almaz müdahaleyi görünce vicdanları biraz olsun sızladıysa tabii.. Aynı şey kendilerine yapılsa ne hissederler bir düşünsünler!
Öcalan için düğmeye basıldı!
Artık çok geçerli bir taktik haline geldi, bir konunun gerçekleşmesi kafaya konduysa, konu gündeme alındıysa önce aynı cümleler birçok kişi tarafından arka arkaya dile getiriliyor, sonra bir bakıyorsunuz oluvermiş.
Bazıları yine taktik gereği önceleri “asla olamaz” filan diyor, sonra evire çevire, döne dolaşa oraya geliniyor. Bakın “oy götürüyor diye” artık siyasetçiler bile ağzına alamıyor ama “üniversitede dini kıyafetler” le başlandı, şimdi “devlet daireleri ve okullar” dayız. Yıllarca “demokratik haklar” diye başlandı, sonra “demokratik açılım” a gelindi, şimdi “özerk bölge” tartışmasındayız. Son olarak Öcalan’a ev hapsi konusu ortaya çıktı.
Yakında “Öcalan’a Meclis’te siyaset hakkı” na gelineceği şimdiden görünüyor. Zaten BDP’nin de, Öcalan’ın da tehditlerini durdurmasının nedeni ne olabilir ki? Olsun, boşverin kafa yormaya(!) gerek yok. Ama Hizbullah’tan sonra Öcalan’ın da serbest bırakılmasına yaklaşırken (bakınız Erbakan’ın ev hapsi) öte yanda düzmece olaylar, kanıtı olmayan iddialarla sivil-asker yüzlerce insana azap çektirmeye kafa yorulmalıdır değil mi?
‘Çelişkiler ülkesi’nde olanlara bakın! (Bu arada Yargıtay 9. Ceza Dairesi Hizbullah davasında 16 sanığa verilen ‘müebbet hapis cezasını’ onamış. Meclis’ten yasanın çıkıp ‘tahliyelerinin tam da bu sıraya denk gelmesini’ çok garip bir tesadüf bulanlara da küfür edilir mi dersiniz?)
Gel de İtalya’ya özenme!
Biliyorsunuz İtalya Başbakanı Berluscon i İtalya’da bir TV programında kendi özel hayatı konuşulurken telefonla programa bağlandı. Deneyimli olduğu görülen sunucuya “İğrenç bir program. Gerçeklerden uzak, taraflı, çarpıtılmış.. Siz de iğrenç bir sunum yapıyorsunuz. Milletvekili İva Zanicci’yi yerinden kalkıp bu inanılmaz, kerhanevari programı terketmeye davet ediyorum” dedi.
Kimse yerinden kıpırdamadı, milletvekili suratını ekşitip dudak büktü . Ve sunucu da “Siz de benim konuklarıma hakaret ettiğiniz için terbiyesizsiniz o zaman. Siz önce savcıya ifade verin” dedi. Hatırlatayım İtalya’da Berlusconi aleyhine dava açan medya kuruluşları var.
Bu olayda Berlusconi’nin yaptığı gerçekten terbiyesizlik ama ben olsaydım (veya bir başka meslektaşım) bu durumda bile ülkenin başbakanına kesinlikle hakaret etmezdim. Etmeseydim bile sadece “siz önce savcıya ifade verin” demem o programın anında kestirilmesi için yeterli neden olurdu. Çok daha hafif eleştiriler için bile yaşandı bunlar Türkiye’de..
Hele de düşünün, bu ülkede hükümet aleyhine dava açabilecek medya kuruluşu çıkabilir mi, çıkarsa başına neler gelir? İşte tek örnekte “demokrasi farkı”. Keşke İtalya demokrasisine sahip bir ülkede yaşasaydım demekte haksız mıyım?

