Yemin ediyorum adeta bir traji komedinin içine düşmüş gibiyiz. Yoksa ‘karabasan’ mı demeli? Gözlerimizi mi ovuşturmalı, uyanıp da kurtulabilmek için?
Daha dün yazdım; referandum öncesinde oyları almak için “darbe ve muhtıralarla hesaplaşacağız” sözleri verildi, referandum geçip de “yüksek mahkeme üyelerini de iktidarın seçmesi” sağlandıktan sonra verdiğiniz diğer sözleri unutmak, 12 Eylül darbesi ve 27 Nisan muhtırasını ağzınıza bile almamak milleti aptal yerine koymak değil mi diye, bugün söylenene bakın. AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik “28 Şubat ve 27 Nisan başarılı olsaydı Mısır gibi olurduk. 27 Nisan’da verilen muhtıraya karşı hükümet dimdik durdu” demiş.
AKP 28 ŞUBAT’LA ÇIKTI
28 Şubat’ta alınan kararlar, içinde hükümetin de bulunduğu Milli Güvenlik Kurulu kararlarıydı, altında hükümetin imzası vardı, onu diğer darbe ve muhtıraların arasına katmak milleti yanıltmaktır. Nitekim aralarında Mehmet Metiner’in de bulunduğu “dönemin bazı İslamcıları” 28 Şubat’ın iyi ki olduğunu, böylece “kendilerine geldiklerini” açıklamışlardır (ki bunlar daha önce “İran devrimine duydukları hayranlığı” da söylemiş kişilerdir.) Aynı zamanda AKP de; “kanlı mı olur, kansız mı bilemem” gibi radikal söylemlerin Erbakan’ı silmesinin arkasından, 28 Şubat sayesinde ortaya çıkmış bir partidir unutmasınlar.. Ama 27 Nisan farklıydı.
27 NİSAN’IN FARKI
Kendilerinin de, dünya medyasının da ve herkesin de bilip tekrarladığı ve onlarca yıl sonra yine tekrarlanacak olan bir muhtıradır 27 Nisan.. Bu muhtıra; bazılarının işgüzarca “orduyla bir bağlantıları varmış gibi” yansıtmaya çalışmalarına rağmen “tamamen ülkenin her köşesinden gelen vatandaşların oluşturduğu” bir toplumsal tepki hareketi olan Cumhuriyet Mitingleri’ni (ki ben üç mitinge ‘yakından izlemek üzere’ katıldım, bazılarında TV çekimi yaptım ve her kesimden binlerce kişinin çoluk çocuk, ailece katıldığını gördüm) gerçekten ordunun ilgisi varmış’ haline dönüştürerek onlara zarar verdi.
30 yıldır darbelerle ilişkisi olmayan Türkiye’de yeniden “her an darbe olabilir” havası yaratmak isteyenlere bu fırsatı verdi. İmzasız iddialarla sivil-asker yüzlerce insanın mahkum gibi yıllar boyu cezaevlerine tıkılmasına meşru zemin hazırladı ve aynı zamanda TSK’yı da aynı darbe iddialarının zannı altına soktu. Sonra da bunların hepsinin “seçim ve referandum malzemesi” olarak kullanılmasına ortam yarattı. Kısacası zararı tek değildir, çok yönlüdür.
NEDEN SORGULANMIYOR?
Toplumun kendi insiyatifi ile tepki koyduğu bir sırada yayınlanıveren bu muhtıra demokrasiye sekte vurmuştur. Peki madem ki AKP de bunu “muhtıra olarak” kabul ediyor, o zaman ‘insanların iddialarla hapsedildiği’ bir dönemde neden bu gerçek muhtırayı sorgulamıyor? Neden birdenbire ortadan kalkıverdi? Neden eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın “darbe iddiası varsa bunu en iyi biz 4 komutan biliriz’ dediği isimlerin açıklamaları öğrenilmedi? 12 Eylül neden tarih önünde sorgulanıp, resmen mahkum edilmiyor?
Bu soruların cevabı verilmeden AKP’nin “darbe-muhtıra” laflarını tekrarlayacak durumu yoktur değil mi
Batum ve İnce’nin konuşmaları!
Pazar sabahı CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum ile CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce’nin konuşmalarından alınan cümleleri görünce şaşırdım. Haberde Batum’un ordu için “Kağıttan bir kaplanmış, içi boşmuş, meğer ABD içini oymuş. Kağıttan kaplanı yıkmak kolay oldu” sözleri öne çıkarılmıştı, İnce’nin ise ‘Torba yasa’ denilen yasadan söz ederken söylediği “Milletin Tunus’tan, Mısır’dan beter isyan etmesi lazım” sözleri..
İlk bakışta her ikisi de gereksiz ve kendilerine de, partilerine de sorun yaratacak sözler.. “Durup dururken biri ordu, diğeri halk için provokatif konuşmaları aynı sıralarda neden yapmışlar” diye düşündüren sözler..Bu nedenle konuşmaların tamamını dikkatle okuma gereği duydum. Ayrıca Süheyl Batum’u arayarak sordum da.. Batum konuşmasının o bölümünün özetle aynen şöyle olduğunu söyledi; “Türkiye’de bir sistem, bir statüko oluşturuldu. ‘Buna karşı olan tüm kurumlar’ ortadan kaldırıldı. Koskoca ordunun önce dost ve müttefik ülkeler tarafından içi boşaltılmış, kağıttan bir kaplan gibi kalmış olmalı ki yıkmaları kolay oldu . Biz onu güçlü bir ordu zannederken o koca ağacı yıktılar. Sonra yargı operasyonu yapıldı, şimdi sıra CHP’ye geldi ama CHP’yi yıkamayacaklar.”
Bütünü dinlediğinizde, okuduğunuzda anlam tamamen farklı, habercilerin çekip çıkardığı cümleleri bağımsız olarak okuduğunuzda ise bambaşka bir anlam çıkıyor. Benzer bir durum Muharrem İnce’nin konuşması için geçerli. İnce “Torba Yasası’nın İngiliz Başbakanı’nın isteği üzerine çıkarıldığını, İngiliz viski şirketlerine ‘gümrükte yaptıkları hile nedeniyle’ 500 milyon lira ceza kesildiğini, araya İngiliz hükümeti girdiği için bu cezanın hala alınmadığını, oysa Türk esnaf olsa, fındık üreticisi olsa devletin bunu ‘gırtlağını sıkarak’ alacağını” söylemiş. Arkadan da “milletin Tunus’tan, Mısır’dan beter isyan etmesi lazım” demiş.
PARTİYE ZARAR VERMEK!
Belli ki bunu “millet kalksın, Torba Yasa için o ülkelerde olduğu gibi sokaklara dökülsün” anlamında söylememiş. Ama.. Hangi anlamda söylerse söylesin, milletvekilleri konuşmalarının her cümlesini dikkatle tartmak zorundadır. Özellikle seçim süreci içinde “yanlış anlaşılabilecek ve partisini de kendisiyle birlikte zora sokacak” cümleler sarf etmeye hiçbirinin hakkı yoktur.
İnce sanki kendi ismini bir şekilde sürekli kılmak istiyor gibi bir hava var, bu isteği ve hırsı partisine zarar verecek boyuta ulaşmamalı. Özgür ifade hakkı ‘kaos yaratmak’ demek değildir, sözleri bu süreçte CHP’ye mal edilerek “bakın isyana teşvik ettiler” şeklinde kullanılacaktır, istediği bu mu?

