Son günlerde “Türkiye’ye başkanlık sisteminin getirilmesi” iktidar partisi tarafından tekrar yoğun olarak gündeme alındı. Daha çok ‘kendi aralarında tartışıyorlar ve bazıları karşı çıkıyor gibi bir havada’ sürüyor ama bunun sonunun nereye varacağı da önceki deneyimlerimizden bellidir. Peki Başbakan Erdoğan tam seçim öncesinde neden israrla “milletim başkanlığı öğrensin, bu çok daha uygun bir sistem” benzeri konuşmalarla “başkanlığı istediğini” tekrarlayıp duruyor, bu ona neler kazandıracak?
Son olarak, Cumhurbaşkanı Gül ve Meclis Başkanı Şahin’in “sakıncalı bulduklarını” söylemelerine karşılık açıkça “Ben iki partili sistemi istiyorum. İkili sistem parlamentoda daha etkili işliyor. ABD’ye bakın, kanunlar nasıl kolay çıkıyor görürsünüz” dedi. Tabii burada ilk akla gelen şey; siz de ABD’ye bakın, bakalım orada “demokrasiye zarar verecek, yargı kurumunu ve en sonunda yüksek mahkemeleri bile ‘iktidarın emrine sokacak’, cinayet suçlularını- terör örgütü mensuplarını serbest bırakacak” yasalar teklif edilebiliyor mu? Bunları ‘Başkan istese bile’ şak diye reddediliyor mu, edilmiyor mu sorularıdır. Ama olay bununla da bitmiyor.
PARTİLERİ İSTEMİYOR
Açıkça ortada ki Başbakan ABD tipi Başkanlık sistemini getirme işini kafasında tamamlamış. Oysa Türkiye ile ABD’nin sistemleri arasında dün yazdıklarımdan başlayan çok büyük farklar var, her şeyden önce orada “güçlü ve bağımsız bir yargının, bunun yanında eyaletlerin-valilerin mevcudiyeti” başkanlığın diktatörlüğe dönüşmesini engelliyor. Bütün bu farklara rağmen Erdoğan’ın; seçimden sonra bu değişikliği yapacak güçle iktidara gelirse “Meclis’in, hükümetin de önüne geçip tüm gücü tek başına kendinde toplayacağı, bir daha da kolay kolay yerinden oynatılamayacağı” başkanlık sistemini getireceğine kesin gözüyle bakılabilir.
Başkanlık sisteminin Türkiye’de nasıl bir değişiklik yaratacağını, dün yazımda kitaplarından söz ettiğim, dünya ülkelerindeki “yargı ve yönetim sistemleri” uzmanı Anayasa Hukukçusu Ekrem Ali Akartürk’e sordum. İşte anlattıkları:
“İki partili sistem için önce ABD’nin örnek verilmesi zaten başkanlık sistemini çağrıştırıyor. Oysa Türkiye’de ‘ikiden fazla partiyi içeren’ aşırı kutuplaşmış, polarize yapı nedeniyle iki partili sistemin oturtulması mümkün değil.
Dini referans alan, etnik-miliyetçi, liberal çağdaş çizgilere oturmuş partileri yüzde 10 barajıyla bile sistemin dışına itmenin mümkün olmadığı görüldü. Engellemek mümkün olsa baraj engel olurdu.”
BAŞKANLIKTA KOALİSYON YOK!
“Fransa, Almanya, İngiltere gibi ülkelerde de ‘iki partili sistem’ yürüyor ama oralarda sağ ve sol, liberal ve muhafazakar partiler arasında bile bir denge, bir orantı var. Önce biri, sonra diğeri iktidar oluyor. Türkiye’de yaygın tercih ise 1950’den bu yana hep sağ partiler lehine işlemiş, herhangi bir sol parti ‘tek başına’ iktidara gelememiş, ancak koalisyonlarla gelmiş.
Ve koalisyon ‘parlamenter rejimde’ mümkündür. Başkanlık rejiminde başkan oyların en az yüzde 51’ini elde etmek zorunda olduğundan kendi partisi ile tek başına iktidardır, sistem koalisyona izin vermez. Başkanlık sisteminde bakan da yoktur, gerçekte hepsi ‘başkanın sekreterleri’dir.
Başkan; hem cumhurbaşkanı, hem başbakan, hem hükümet başkanıdır (hükümetin yetkilerini taşır).”
SÜRESİZ KRALLIĞI KİM İSTEMEZ?
Ekrem Ali Akartürk sözlerini “Fransız siyaset bilimci ve anayasa hukukçusu Moris Duverger bu nedenlerle başkanlık için ‘Seçimle gelen krallar’ demiştir ve aynı nedenlerle AKP’nin etkili isimleri de karşı çıkacaktır” diyerek bitirdi. Ki benzer bir durum “yarı başkanlık” için de geçerli. Cumhurbaşkanı yetkileri yine çok artıyor.. Şimdi Gül ve Şahin’in neden karşı görüş bildirdiği daha iyi anlaşılıyor değil mi?
Başkan kral olacak, diğer partilerin koalisyonla bile iktidar olması imkanı da kalkacak.. Sonsuza kadar kralım çok yaşa.. Yargının, medyanın bugün bile hükümetin elinde elinde olduğu ülkede bir de başkanlık; ooh çekirdeksiz üzüm..
Öncelikleri, önem sırasını algılayamayan, gerçekleri görmek yerine popülist politikalara kafa sallayan veya iş adamlarının “ülke geleceğinin önüne kendi kazancını koyduğu”, kazancını nasıl bir ülkede harcayacağını ise düşünmediği toplumlar sonunda hakkı neyse onu buluyor. Bekleyelim ve görelim.
Seçim güvenliği merak konusu!
Gelen mektupların çoğunda “seçimlerin güvenli şekilde yapılması nasıl sağlanacak” sorusu var. Son seçimlerde parmak boyasının kalkması, seçmen sayılarında milyonların eksilip artıvermesi, önceden ifade edilen sonuçların birebir tutması, oy toplama sırasında kesilen elektrikler, çöken bilgisayarlar, YSK’nın “muhalefet partilerinin oy toplama sürecini izlemesine karşı çıkması, sandık bazında sonuçları taleplere rağmen açıklamaması” ve daha birçok nedenle seçimden şüpheler ortaya çıkmıştı.
Seçime 4 ay kala muhalefet partilerinin bu konudan ve alınacak önlemlerden hiç söz etmemesi endişelerin artmasına sebep oluyor. CHP hiç değinmiyor, MHP “aynı çizgide görünüp oy kaybetmemek için” CHP’yi suçlamaya yoğunlaşmış vaziyette.. Peki milletin güvenle oy kullanmasını ve sonuçlardan emin olmasını kim sağlayacak?
Bu konuya en kısa zamanda açıklık getirilmesi bekleniyor!
Seçimle gelen krallar!
Haberin Devamı

