Yeni Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez de eski Başkan Ali Bardakoğlu’ndan sonra bir kez Her Açıdan’a katılmış, binlerce hadis arasında bulunan çok sayıda uydurma hadis hakkında bilgi vermiş, Hz Peygamber’e atfedilerek uydurulmuş bu sözlerin ayıklanacağını TV’den millete duyurmuştu.Sonra bunun için din bilimcilerden bir çalışma grubu kurulduğu açıklandı ama bir daha herhangi bir bilgi duyulmadı. Ona da son mu verildi bilmiyoruz. Ama benim asıl değinmek istediğim konu bu değil, o programda çağdaş bir din uzmanı gibi görünen Mehmet Görmez’in ‘gerçekte öyle olup olmadığı’yla ilgiliyim her vatandaş gibi.. Başörtüsünü türban şeklinde bağlamadığı ve “başörtüsü dinin ön şartı değildir” dediği için görevden aldığı söylenen Ayşe Sucu olayından hemen sonra bu yıl Diyanet’in hazırladığı ve camilerde okutulan “yeni yıl hutbesi” tartışılmayacak gibi değil çünkü..Öyle ki; bu açık ve net değişimi izleyen herkese eski Başkan Ali Bardakoğlu’nun da aynı nedenlerle; “başörtüsü Müslümanlığın ön şartı değildir” dediği ve hutbeleri de böyle radikal, köktendinci Arap ülkelerine benzer hazırlatmadığı için gönderildiğini düşündürecek bir durum var ortada.YILBAŞI KUTLAYANLARA DÜŞMANLIKÖyle tesadüfen söylenmiş sözler, yapılmış eylemler değil, planlı programlı bir “toplum kesimlerini bölme ve düşmanlaştırma” süreci başlatıldı yine.. Evet, seçim öncesi halkın dini duygularını kaşıma ve kışkırtma iş yapar, bu öğrenildi, büyük kitlelerin de “konu din- inanç” olunca irdelemeden, sorgulamadan inandırılabildiği anlaşıldı ama birileri oy alacak diye milletin birbirine düşürülmesine de göz yumulamaz.Önce Diyanet İşleri’nin her yıl ve geçen yıl verdiği ve “yeni yılda; geçen yılın muhasebesini yapmak, günahlardan dönme gayretinde olmak, ülkemiz ve ailemizin huzuru için dua etmek” gibi normal, güzel tavsiyeler içeren hutbe yerine yılbaşı kutlamasını “dini bir suç,ahlaki bir sorun” gibi gösteren bir hutbe kondu.Burada “yılbaşı için yapılan kutlamaların aslında bizim dini, ahlaki, geleneksel kurallarımıza uymadığı” söylendikten sonra yılbaşı kutlaması “içki tüketimi, kumar, savurganlık ve hatta cinsel taşkınlıklarla” özdeşleştirildi. Bu uygulamaların “ahlaki yozlaşmaya, kültürel tahribata, geleneklerimizin bozulmasına yol açacağı” bildirildi. BİNLERCE CAMİDEN BEYİN YIKAMA Böyle bir hutbenin binlerce, onbinlerce camide imamlar tarafından, üstelik keyfe göre abartılarak verilmesinin o topluluklarda “yılbaşı kutlayanlara karşı” nasıl bir öfke, tepki yaratacağını düşünebiliyor musunuz? Bu da yeterli görülmemiş olmalı ki yılbaşı akşamı küçücük çocuklara sarık, cüppe veya Arap kadını kıyafetleri giydirilip Kur’an okutulan, ilahilerin söylendiği, toplu mevlut görünümünde “alternatif yılbaşı kutlamaları” düzenlendi.Dikkat edelim, dua-ilahi okutulmasına, böyle gecelere kimsenin diyeceği yok, Müslümanların çoğu, dindar insanlar her zaman Kur’an duymayı, dua etmeyi ve dinlemeyi sever. Burada mesele “bakın yeni yıla eğlenerek, kutlayarak girenler dine karşı hareket ediyor, oysa doğrusu budur” mesajının topluma pompalanmasıdır, bir başka beyin yıkama yöntemidir ki gelecek yıllarda iyice baskın hale getirilerek “yılbaşı kutlayanların dindarlara karşı bir grup olduğunun telkini ve tepkinin yayılması” mutlaka sağlanacaktır.YENİ YIL KUTLAYAN ‘AYYAŞ VE SAPIK’ MI?Dışardan bakıldığında “ne var bunda, dini kutlama ile yeni yıla girmek de güzeldir” diye düşünülür, güzeldir de... Ama “alternatif kutlama” diye toplu dini törenlerle ayırımcı konuşmaları birleştirerek.. Yeni bir yılı ailesiyle, arkadaşlarıyla neşeli bir yemekte, bir eğlence yerinde kutlayanların suçlu gibi, ayyaş gibi, hatta sapık gibi, dinden çıkıyor gibi göstererek toplum kesimlerinin çaktırmadan ve sistematik şekilde düşmanlaştırılması güzel değildir. Köyde ya da kentte insanların bir düğünde, nişanda, bayramda veya herhangi bir günde eğlenmesi dini- ahlaki kurallarla bağlantılı mı ki yılbaşında “bütün sene her sıkıntı bize reva görülüyor, bari yeni yıla girerken biraz eğlenelim” demesi bağlantılı olsun. Bu nasıl hastalıklı bir mantık ve kışkırtmadır? Koskoca Diyanet İşleri buna nasıl alet olur?KADIN VEKİL’İN ACISINA BAK!Mardin’in kadın Milletvekili Şahkulubey’in Mardin Belediyesi tarafından yapılan dualı, semalı alternatif kutlamada, yılbaşı süslemesi yapan esnafı sindirecek konuşmasına bakın; “bir acım var” diye başlıyor konuşmaya. Neymiş acısı; “belki bazıları radikal bulacakmış ama bizdeki en büyük tehlike dükkanların süslenmesi, her geçen gün özümüzü kaybetmek imiş”.. İnsanların bu konuşmayı ancak radikal dinci, saplantılı, dini esasından saptıran ülkelere yakışır bulacağının kendisi de farkında ama yapıyor (acaba kaç milletvekili kendi illerinde benzerini yaptı), zira bu tohumların birkaç yıl içinde yeşerip artık “radikal bile bulunmayacağının”, beyin yıkamayı sürdürürlerse giderek ülkede yeni yıl kutlamasını kaldıracaklarının farkında.İktidar milletvekili tarafından bu kadar kınanan (ve kınananlara ne olduğunu da iyi bilen) hangi esnaf bir dahaki yılbaşında dükkan süsleyebilir? Peki bu tür bir konuşma milletvekilinin işi midir, bu yıla kadar neden hiçbir milletvekili gerek duymadı ? Bir soru daha; kadın milletvekili Şahkulubey bugüne kadar onca kadın cinayetinde, bölgesindeki töre cinayetlerinde, kendi ili Mardin’de 12 yaşındaki çocuğa tecavüz olayında, küçücük çocukların başlık parası diye dedesi yaşında adamlarla evlendirilmesinde hiç “bir acım var” diye ortaya çıkmış mı? Neden ülkesindeki ciddi acıları göremiyor da sadece dükkan süslemesi ona acı veriyor, problemi nedir? MISIR ÖRNEĞİNİ İNCELEYİNDün gazetelerde radikal İslamcı bir örgütün Mısır-İskenderiye’de bir kilisedeki yeni yıl ayinine intihar saldırısında bulunduğu, patlamada 8’i Müslüman 80 kişinin yaralandığı, 21 kişinin öldüğü haberi de vardı. Mısır’da daha önce de yabancı turistlere yapılan saldırıda 66 kişi ölmüştü. Köktendinci anlayış, din üzerinden düşmanlaştırmalar bir kez ortam buldu mu sonunda bu noktaya geliniyor. Çocuklara cüppe sarık giydirilerek, yeni yıl karşılamayı “Hristiyanların Noel kutlamasına benzetip” yılbaşı düşmanlığı yaparak Türkiye’ye Arap adetleri getirmeye kimsenin hakkı yok. Diyanet İşleri Başkanı Görmez (eski başkanlardan Mehmet Nuri Yılmaz’ın açıklamasına da bakarak) bir basın toplantısı ile bu hutbedeki yanlışları vurgulaması, normal insanlar için yeni yıla eğlenerek girmek ile “ahlak, din, cinsel taşkınlık” arasında bir bağlantı kurulamayacağını, Kur’an’da da “yeni yıl kutlanmaz” diye bir yasak olmadığını açıklaması gerekiyor. İçki, israf ve kumar M. Nuri Yılmaz’ın dediği gibi her zaman için zararlıdır ama Diyanet eliyle “yılbaşı kutlayanlarla özdeşleştirilemez”.Bunu yapmadığı takdirde kendisinin “gizli bir ajandası” olduğu şüpheleri hızla yayılacaktır! (Not: Yarın “Diyanet hutbeye Maun Suresi’ni koymalı” konusunu yazacağım.)
Referandum öncesindeki tablonun saklanacak hali yoktu. BDP zaten AKP ile görüşme halinde ve “açılım” da sadece ikisi arasında anlaşma sağlıyor görüntüsündeydi. AKP (ve ‘liberal’ gazetecileri) muhatabının asıl taleplerini bilmesine rağmen “kültürel haklar, yerleşim birimlerine Kürtçe isim” gibi söylemlerle toplumu oyalıyordu.Referandum öncesinde BDP elbette Öcalan’ın daha önce kesin bir dille anlattığı “özerk Kürdistan” ve diğer taleplerin Anayasa değişikliği paketine konmasını isterdi, seçim barajının düşürülmesini de isterdi ama o sırada baskı yapmak erken olacaktı. Hükümete destek verir ve yargının da “hiç bir değişikliğe tepki veremeyecek” hale gelmesine katkı sağlarsa nasılsa bunun ödülünü referandumdan sonra alırdı.Bu nedenle referandum oylamasında (en azından seçim barajı düşürülmediği için ‘Hayır’ demesi gerekirken) BDP oylamayı boykot etti ve el altından destekleyerek, kullanılan oyların bölünmeden, kafalar da karışmadan ‘Evet’e gitmesini sağladı.Şimdi anlatacaklarım bundan sonrası için benim aklıma gelenler... Bu arada Kürt vatandaşlarla BDP’yi ve PKK terör örgütünü bir görmediğimi, her zaman ayırdığımı da söylemek isterim.YARGI ELE GEÇİNCEReferandumla iktidar partisi çok önemli bir kazanımı; yüksek yargı dahil tüm yargıyı kontrolü altına almayı (demokrasinin güvencesi ‘kuvvetler ayrılığı’nı ortadan kaldırmayı) başarmış oldu ki böylece ilerde ‘yapılacak yeni anayasada devletin, milletin bölünmez bütünlüğü dahil her konuda’ istenen adımlar atılırsa bunları denetleyip durduracak bir kurum kalmadı.Zaten bu BDP’ye de kolaylık sağlayacak bir gelişme olduğu için boykot kararı pek uygundu.Sonra seçim sürecine girildi ve o güne kadar iktidar partisiyle iyi anlaşıyor ve (PKK’nın referandumdan önce başlayıp seçim sonrasına uzattığı eylemsizlik kararıyla verdiği destek dahil) huzurla bekliyor görünen BDP’nin birdenbire “iki dil ve özerk bölge isteriz” diye ortaya çıktığını gördük. Aynı anda Öcalan İmralı’dan “Bakın beklemeyiz ha, Mart’ta da teröre geçebiliriz” anlamında bir açıklama yaptı.. Hiç alakası yokken.. Önce ‘acaba AKP’nin seçim sonrasında “yeni yapacağı anayasada ‘BDP talepleriyle ilgili’ verdiği sözlerden cayacağını mı düşündüler” ihtimali geldi akıllara.AMELİYAT MESELESİAma biraz düşününce.. Talaba-ni’nin “Türkiye’de iki dil ve özerk bölge olmaz. Henüz erken. Hükümete seçime kadar zaman verilmeli” benzeri sözler sarfettiğini hatırlayınca.. BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın ona da, Arınç’a da, “bunlar olmaz” diyen herkese de çok sert çıkışlar yaptığını göz önüne alınca.. Başbakan Erdoğan’ın “iki dil, özerk bölge, ayrı bayrak, ayrı meclis ve güvenlik gücü” talepleri duyulduktan sonra hemen konuşması gerekirken (ki her şeye anında cevap verir) uzun süre konuşmadığını..Nihayet konuştuğunda “bu topraklar üzerinde ameliyat yaptırmayız” demekle birlikte ondan beklenen sertlikte bir cevap vermediğini.. Demirtaş ve Baydemir gibi isimlerin de bu cevaba yeterince bozulmuş görünmediğini düşününce.. Doğrusu “Bunlar da ortak bir planın parçaları mı, her iki taraf da tribünlere mi oynamakta” diyor insan.. En önemli ve yıllardır beklenen adım “özerk bölge, ayrı devlet” talebiydi ve bu arada o adım atılmış, topluma bildirilmiş oldu. Birdenbire açıklansa büyük tepki doğardı, oysa şimdi ‘yeni anayasadan önceki alıştırma süreci’ yaşanmakta.TEPKİLERİNDEN SIYRILMAÖte yanda; Başbakan’ın geç olarak yaptığı konuşma, BDP’nin ise bu konuşmaya karşılık sert tutumunu, tehditlerini sürdürmemesi, hükümet kanadını “açılım yüzünden, hükümet taviz verip terör örgütüyle pazarlık ettiği için bu noktaya gelindi, seçimden sonra da özerk bölge halledilecek” suçlamalarından da biraz uzaklaştırmış oldu.Yani, uzun lafın kısası hiçbir şey göründüğü kadar basit değil, zaten böylesine önemli bir adımın ciddi planlarla, karşılıklı görüşmelerle yapılmaması mümkün müdür? Ben bütün bu olanların önce seçimde AKP’yi iktidara getirmeye, sonra da “seçimin arkasından yapılacağını bildirdikleri yeni anayasaya elbirliğiyle ve salimen yürüyüş” için olduğu duygusuna sahibim. Bu duyguyu da ilk kez Talabani’nin PKK’ya ve BDP’ye verdiği “seçim sonrasını bekleyin” mesajıyla hissettim, sorumlusu odur!*****İspanya’da özerklik sorun olmadı mı?BDP ve PKK’nın artık açıkladığı “özerk bölge” talebi daha hiç ağza alınmadığı günlerde bile İspanya’nın Bask ve Katalonya isimli özerk bölgeleri örnek gösterilmekteydi biliyorsunuz. Bizde “uysa da gösterilir, uymasa da” malumunuz.. Referandum öncesi de “yüksek mahkeme seçimleri” zerre kadar benzemeyen Fransa dillere dolanmıştı, hiç uymasa da milleti inandırıp onu hallettiler.Dönelim Bask ve Katalanlara.. Bugünlerde artık tam zamanı da olduğu için Türkiye’de yine gündemdeler, “İspanya onlara özerklik verdi de ne zararı oldu” soruları duyuluyor. Kısa bir hatırlatma; arkadaşlar kaç kez yazdık İspanya’nın yapısı tamamen farklı, bir monarşi olduğu gibi, 17 özerk bölgeden oluşuyor..Haydi diyelim ki “yine de üniter devletten söz edebiliyorlar” ama ben de o zaman size ‘iyi ama Bask ve Katalanlar kendilerini yönetmelerine, özerk bölge olmalarına ve de çok zengin olmalarına rağmen İspanya’ya huzur vermiyorlar, bu kez tam bağımsızlık istiyorlar, kavga 2010 yılında da sürdü’ derim.Katalanlar şiddete başvurmadığı, Basklar ise ETA terör örgütünün şiddeti desteğiyle yol aldığı için Türkiye’deki durum Bask örneğine daha çok benziyor.İspanya “ETA şiddeti tamamen bırakıp silahsızlanmadıkça herhangi bir müzakere olamaz” demiş. 2006’da ETA “kalıcı ateşkes” açıklaması yapınca hükümet “terörü bitirmek adına” görüşmüş ama İspanyollar ETA’nın bu kararına inanmamışlar. Nitekim 9 ay sonra bir ETA bombasıyla iki kişi ölmüş.Gelinen noktada, 98 yılından beri karşılıklı görüşmelere rağmen hiçbir sonuç alınamayınca Sarkozy bile (olaylar kendi Güneyinde olduğu için, PKK’ya aynı tepkiyi göstermez) işe karışarak; 18 Mart 2010’da ETA’yı “Fransa’nın teröre asla göz yummayacağı, onların arka bahçesi olmayacağı ve gerekirse kökünü kazıyacağını” söyleyerek sert bir dille uyarmış. İspanya Anayasa Mahkemesi ise Katalanlar’ın taleplerine karşılık 29 Haziran 2010’da “İspanya’nın bölünmez olduğunu” tekrarlamış.Hiç yorum yapmayacağım, İspanya’da 2010 yılı tablosu size ne anlatıyor? Soruyu BDP’ye de soruyorum tabii!
2011’in ilk sabahında (veya öğleden sonrası, sabah uyanabildiğinizi sanmıyorum), bir kez daha güzel bir yeni yıl dileyerek olaylara balıklama dalalım, başka çare de yok zaten.Wikileaks sitesinde ABD büyükelçilerinin yazışmalarında Türkiye ile ilgili bilgiler açıklandığında da hemen o lafa başvuruldu, hükümetle ilgili başka iddialarda da.. O laf “İddia eden ispatla yükümlüdür, zaten olmayanın ispatı olur mu hiç” idi. Demek ki iddialar, suçlamalar hükümetle ilgili olduğunda hemen bu söyleniyor.Buradan Kayseri Belediyesi ile ilgili yolsuzluk iddialarına geçiyorum. Normal olanı, eğer ülkede “bizzat ana muhalefet partisi genel başkanı tarafından anlatılan bir yolsuzluk iddiası varsa en azından durup dinlemek, araştırılmasını beklemektir değil mi? Hele bu ülkede bazı vatandaşlar “imzasız ihbar mektuplarındaki iddiaları” cevaplamak zorunda bırakılarak yıllardır cezaevinde tutuluyorlarsa.. Kayseri Belediyesi ile CHP arasındaki yolsuzluk tartışmalarına önce hükümet atıldı, arkadan AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ‘CHP’ye karşı’ suç sayılacak, ilginç bir açıklama yapmış.YETİM HAKKINI ŞENER ANLATSINOnlardan “yolsuzluk yapan, yetim hakkı yiyenler kim ise ortaya çıkararak yargılanmasını sağlamalarını” istiyor. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na; “kasanızda bir defter, belge varsa, Ergenekon’un kazdığı çukurlara gömdüğünüz başka delilleriniz varsa çıkarın” diyor.Alenen CHP ile Ergenekon arasında bir ilişki varmış gibi gösteriyor. Henüz ispatlanmamış, yıllardır soruşturulmakta olan, hakimlerin bile karar veremediği bir davaya müdahale ederek ve ülkenin ikinci büyük partisini “darbe iddialarıyla ilişkilendirerek” alenen iki suçu bir arada işliyor. Bunu rahatça söylemek mümkün zira iktidar partisi istediği zaman “yargıya müdahale edilmesin” çağrılarını toplu şekilde yapar.Şimdi CHP çıkıp “Hüseyin Çelik iddialarını ispat etmezse..” diye başlasa hakkı değil mi? Madem ki iddia eden ispatla yükümlü, Çelik’in iddia ettiği ‘CHP-Ergenekon ilişkisini’ ispatlaması gerekmez mi? Gerekir tabii.. Seçime 5 ay kala “at çamuru izi kalsın” olmaz, bu alışkanlık haline de getirilemez. Ama ben asıl bu “yetim hakkı, yolsuzluk, usulsüzlük” kelimeleri içeren aşırı tepkilere takmış vaziyetteyim.Bu tepkiler herkese yapılıyor da “iktidarın yolsuzluklarına dayanamayarak istifa ettim” diyen Abdüllatif Şener’e neden hâlâ tek kelime söylenmiyor? Neden ABD’ye “büyükelçilerinin hükümetle ilgili iddiaları” sorulmuyor ve ona kızılmıyor? 2011’de bu soruların cevabı öğrenilir umarım.***‘Kadın’ bakanlarının eteği!Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Selma Aliye Kavaf “eşinin 10 yerinden bıçaklayarak öldürdüğü” Ayşe Paşalı olayında ihmallerinin olduğunu söyleyenlere kızmış. “Kadın Bakanı didik didik etme ve eteğinden aşağı çekme çabaları var” demiş.“Olayda hakimin kararından kaynaklanan sorun varken bana yükleniliyor” demiş.. Her üniversite öğrencisine hem de coplu bir polis dikilebildiğine göre; “50 milyon erkek var ülkede, hepsinin başına bir polis dikemeyiz” sözünü ise atlamak istiyorum. Onlar sadece yasaların uygulanmasını sağlasınlar, potansiyel suçlulara “kurtulamayacakları mesajını” versinler, adalet olduğuna herkesi inandırsınlar, o zaman durum nasıl değişir, bu vahşet nasıl biter görürüz. Ülkedeki tablo “kırılgan söylemler”le geçiştirilecek gibi değil.. Bakan’ın aşırı hassas davranmasına da hiç gerek yok, zira arşivlere bakacak olursa kadınlar ve çocuklarla ilgili tecavüz ve cinayet olaylarında aynı duyarsızlıklar, aynı “hakim-savcı yanlışları” yıllardır yapıldığı, bakanlar yıllardır gereken tepkileri zamanında verip olayları-karaları takip etmediği için (arada İmren Aykut, Önay Alpago gibi farklı davrananlar oldu, unutmayalım) basın aynı tepkileri birçok hükümet döneminde vermiştir. Yalnız kendisiyle ilgili bir durum değil.Kimse de onu eteğinden aşağı çekmeye filan çalışmıyor, basının sorunu “kadın cinayetlerinin önlenmesi.” Peki Bakan Kavaf her fırsat bulduğunda TV dizilerinin ahlaka, aile yapısına zarar verdiğini söylüyor da neden devletin Ayşe Paşalı cinayetine yardımcı olan dayanılmaz ihmali zamanında dikkatini çekmiyor, hiç değilse basınla birlikte tepki vermiyor? Diyelim ki İçişleri Bakanlığı ve Emniyet’in sorumluluğunda, onlar gerekeni yapmıyorsa “Kadın Bakanı” yapmalı değil midir?Eğer devlet yönetimine talip olmuşsanız size düşen sızlanmak, şikayet etmek değil, çözüm üretmektir. Bunu yapmasını bekliyoruz.
Bu gün uzun ve zor bir yılı bitirip, her seferinde yaptığımız gibi yeni bir yıla umutla başlamaya hazırlanıyoruz. Tabii ki Allah’a şükrediyorum ama benim için de kolay bir yıl olmadı, görevimi eksiksiz, en iyi şekilde yapmak için çalışırken karşılaştığım durumun çoğunuz farkındasınız, bunun yanında sevgili annemin kaybına da hala alışabilmiş değilim.Ama yeni yılda da mutlulukların üzüntüleri bastırmasını dileyerek, kayıplarımız olmuşsa sevgimizi diğer yakınlarımızla paylaşarak, umutlarımızı asla kaybetmeden , hep “ güzelliklere ve gerçek demokrasiye kavuşmak için” çalışmaya devam edeceğiz. İnsan haklarını; ezilen gençlerin- kadınların- çocukların, kanıtlanmayan iddialarla cezaevinde ailesinden uzak bayram ve yeni yıl geçirmek zorunda bırakılan vatandaşların haklarını savunup, şartlarının düzelmesini sağlamak için gayretten yılmayacağız. Siz sevgili okurlarıma çok mutlu bir 2010 yılı dilerken, M. Turan Tekdoğan isimli öğretmen emeklisi bir okurumuzun yazdığı güzel yeni yıl şiirinden bazı paragrafları paylaşmak istiyorum ( umarım başka bir yazara daha göndermemiştir de pişti olmayız.)Şiirin adını yazımın başlığına aldım..“Bütçe yüklendi kediyeBorçlar millete hediyeDemokrasi diye diyeUyutulduk biz yeni yıl.Bürünme hiç sakın yasaKuşa döndü AnayasaBağırırken basa basaSen nerdeydin hey yeni yıl.Cennet cehennem, arafSorgucular taraf tarafKimler kalmışsa bitarafBertaraf et tez yeni yıl.Çalma Onuncu Yıl marşıDeme pahalıdır çarşıBana durur isen karşıTüh yüzüne tüh yeni yıl.Yasaları düze düzeSuçlar oldu birer müzeKonuşlandı bakın füzeKıvırtma hiç sen yeni yıl.İktidar ve muhalefetKesildiler bir felaketKüfre döndü her muhabbetÖrnek alma sen yeni yıl.Kimi durdu paşa paşaKimi oluverdi maşaŞöyle bakınarak yaşaNeler görürsün yeni yıl.İyi, güzel, doğru nerdeBil ki çare; onlar derdeOnur sürünürken yerdeHavan batsın be yeni yıl.”Ben bayıldım, keşke hepsini yazabilseydim (Sayın Tekdoğan ’ı kutluyorum doğrusu ne kadar iyi bir öğretmen olduğu analiz ve şiir yeteneğinden anlaşılıyor), umarım siz de beğenmişsinizdir. Eski yılı böylece gülümseyerek kapatalım, yeni yılda buluşmak üzere iyi eğlenceler! Dolmabahçe davası böyle bitmez! Referandum öncesinde “Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi üyelerini iktidar partisi çoğunluğu ve aynı görüşteki cumhurbaşkanının seçtiği hiçbir ülkede (ki yok böyle bir demokratik ülke) artık yargı kararlarına güvenilemez” diye defalarca uyarmıştık. Batı ülkelerinin hepsinde “meclisin nitelikli çoğunluğunun oyuna başvurulduğunu, aksini söyleyenlerin gerçekleri saptırdığını” anlatmıştık.Bu durumun üstüne Kayseri’deki yolsuzluk iddiasında olduğu gibi bir de “hakim ya da savcı eşlerine belediyelerde iş verilmesi” gibi ayrıcalıklar eklenirse, kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırıldığı için yargı- hükümet elele olaylar gizlenirse neye güveneceksiniz?27 Nisan muhtırasının paşası Yaşar Büyükanıt ile Başbakan Erdoğan ’ın Dolmabahçe’de yaptıkları ve iki tarafın da asla açıklamaya yanaşmadığı görüşme ile ilgili olarak eski Bakan Fikri Sağlar ’ın “Büyükanıt’ın önüne eşiyle ilgili bir dosya kondu” iddiası için mahkemeden Sağlar’a 17 bin TL tazminat kararı çıkmış. Böylece olay kapanmış mı olacak?DARBE, MUHTIRA SORUŞTURULMADIHiç sanmıyorum.. Referandum öncesi “12 Eylül darbesi, diğer darbe ve muhtıralar sorgulanacak” vaatleri şehirlerin tüm duvarlarını kaplamış, TV’lerde yandaş gazeteci ve akademisyenler aynı sakızı haftalarca çiğnemişlerdi. Buna rağmen referandum sonrasında ne darbeden ses çıktı, ne muhtıradan. Hiçbiri ağza bile alınmadı. Ama Genelkurmay’ın “iki dil” talebiyle ilgili ve sadece “endişeyle izliyoruz” denilen açıklamasına kıyamet koparıldı, 12 Eylül ve 27 Nisan’ı dillerinden düşürmeyen ama “neden sorgulanmadı” diye de sormayanlar “suç duyurusu”nda bile bulundular.Ortada ciddi çelişkiler var ve kim ne yaparsa yapsın; 12 Eylül darbesi de , 27 Nisan muhtırası da , Dolmabahçe görüşmesi de ( yine aynı klan mensuplarının “darbeler, muhtıralar tarihe gömüldü” gayretlerinin aksine) henüz tarihe gömülmüş değildir . Daha önce de yazdığım gibi ‘tarihte bir ucu açık şekilde’ durmaktalar. Örneğin 27 Nisan muhtırasını keyfine göre “aklıma esti, tek başıma yazdım” diyerek yazıp kendi kurumunu 30 yıl sonra tekrar zan altına sokan , hatta Cumhuriyet mitinglerine bile ‘orduyla ilişkisi varmış’ imajı verilmesine fırsat tanıyan ‘ilgili Genelkurmay Başkanı’nın bu eylemi soruşturulana kadar da duracaklar. Bir yanda imzasız ihbar mektuplarıyla sivil, asker yüzlerce kişi yıllar boyu cezaevine tıkılıyorsa diğer yanda somut bir muhtıra ya da darbe hiç mi hiç unutturulamaz, en azından tarih bu kadar yanılmaz.
Dün Vatan’da benim yazımın yanında Suudi Arabistan’da “kızların spor yapmak istemesi” üzerine radikal din adamlarının “ahlaksız kadınlar spor yapar” dediğini anlatan haber vardı. Suudi Arabistan’da obez kız sayısının arttığını gören Kral Abdullah’ın kızı Adile “genç kızlar arasında obezite oranı yüzde 51’e, kemik erimesi oranı da yüzde 67’ye çıktı. Çocuklarımız spor yapmıyor, erkek okullarında verilen beden eğitimi dersleri kızlara da verilsin” demiş.“Bekaretini kaybedersin”Bunun üzerine Eğitim Bakanlığı çalışma başlatmış, Mekke Valisi de bir okul ziyareti sırasında 8 yaşındaki bir kızın yanına gelip “Ben de erkek kardeşlerim gibi spor yapmak istiyorum” dediğini, kendisinin de “Bu isteğin yerine gelecek” cevabını verdiğini söylemiş. Ve kıyamet kopmuş, başını etkili din adamı Şeyh Abdul Kerim ’in çektiği radikal imamlar “Sadece ahlak seviyesi düşük kadınlar spor yapar, bakire kızlar spor sırasında bekaretini kaybedebilir. O zaman bunu gelecekteki kocalarına nasıl açıklayacaklar, en iyisi kızların evde oturması” diyerek karşı çıkmışlar.Burada kalsa ve Bakanlık, Vali, Kral’ın kızı “saçmalamayın, bu olacak iş mi, dünyanın neresinde görülmüş, duyulmuş sporla bekaret kaybedildiği? Üstelik ‘spor yapan kadınların ahlaksız olduğunu’ söylemek kadar yobazca bir düşünce olur mu” diyebilseler yine de “eh orası bir din diktatörlüğü , baskının her türlüsü yapılıyor, o ortamda bu sesler de duyulur” denebilirdi. Ama işte köktendinci, Kur’an’da yasaklanmamış bir sürü konuda yasak icat ederek insanlara dayatan (ki Allah’a eş koşmanın ta kendisi budur) anlayış bir kez yerleşti mi, ülkeyi baskıyla yönetenlerin bile çaresiz kalacağı “radikalin daha radikali” baskılar da bir gün ortaya çıkabiliyor.BU ÜLKEDE SPOR SERBEST, BASKI YOK!Sonunda radikal imamlar tartışmanın galibi olmuş ve Eğitim Bakanlığı “Kız okullarında beden eğitimi dersi verilmesi kesin olarak yasaklanmıştır” şeklinde genelge yayınlayarak konuyu kapatmış. Aslında imamlar “en iyisi kızların evde oturup koca beklemesi” dediklerine göre bir süre sonra o noktaya da dönebilirler.Türkiye’de “Cumhuriyetle gelen özgür, demokratik ve kimsenin inancına karışılmayan laik rejim nedeniyle” kızlar ve hatta yaşını başını almış kadınlar spor da yapıyor, yalnız başına alışverişe de çıkıyor, istediği gibi türban altına blucinini çekip geziyor. Hiç kimse veya devlet onlara “spor yapan kadın ahlaksızdır” deme hakkına sahip değil.“ULEMAYA SORUN”Tek kısıtlama “okullarda ve devlet dairelerinde dini kıyafet ve ibadet uygulamaları” için getirilmiş ki bunun nedeni de din baskılarının devlet kurumlarından uzak tutulması, farklı inanıştaki vatandaşların eşit haklara sahip olması, sonunda Suudi Arabistan’daki durumların yaşanmaması... (Kaldı ki şimdiden türbanın çocuk yuvalarına kadar inmesi öne sürülmeye başlandı.) Ama sadece bu kısıtlamayı öne sürerek yıllardır toplum din üzerinden ayrıştırıldı, radikal İslamcı yönetime sahip ülkelerdeki baskılar Türkiye’ye taşındı. Anadolu’nun birçok ilinde baskıların Suudi Arabistan’ı aratmadığı araştırmalarla ortaya çıkıyor, gelen sayısız mektupta da anlatılıyor.Malum Türkiye’de siyasetçiler işlerine geldiğinde Avrupa’yı ve hukukunu örnek gösterip , gelmediğinde ağızlarına geleni söylüyorlar. Başbakan Erdoğan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “türbanla ilgili kararı” için “Onlar ne anlar, ulemaya sorsunlar” demişti. Suudi Arabistan’daki bu son örnek acaba ona da “ulemaya sormaya başlanınca sonunda bu noktalara gelindiğini” anlatmış mıdır, emin değilim.Ama şu anda “türban takmayan kadınlar”ın inançları ve hatta ahlaklarıyla ilgili yorum yapma hakkı olduğunu sananları bu ülkede de görüyoruz. Buna ses çıkarılmadığı takdirde sonunun “türban taksa da spor yapmak isteyen kadın ahlaksızdır”, “bekaretini kaybeder” , “dinden çıkar” noktasına gelebilmesi çok mu zordur?Hiç şüphe yok Suudi kadınlar da, Gazze’de bugün Hamas’ın baskıları altında ezilen kadınlar da (TV röportajlarında anlattılar) başlangıçta bu kadarını düşünmemişlerdi. Kadınların; Müslümanlık’ta bu nedenlerle bir ulema sınıfına izin verilmediğini de hatırlayarak Suudi Arabistan örneğini iyi düşünmeleri, ülkelerindeki rejimin kıymetini bilmeleri gerekiyor.*****Asansör sapığı neden serbest ? Katillerin, tecavüzcülerin cezasına “iyi hal indirimi” yapılan, çoğunun sokaklara salıverildiği, cinayet tehdidi altındaki kadınların korunmadığı için öldürüldüğü bir ülkede neyi soruyoruz ki? Ama yine de soracağız, İzmir’de iki genç kızı asansörde sıkıştırıp taciz eden , karşı koyduğu için birinin burnunu kıran asansör sapığı “tutuksuz yargılanmak üzere” serbest bırakılmış.Neden ve ne hakla? Bu kararı veren hakim acaba sapığın bu arada başka kızları da taciz etmesine imkan vermeyi mi düşündü? Bu değilse nedenini açıklamak zorundadır. Kadın Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı da bu kararları sorgulayıp “görevini yerine getirmeyen hakimlere” hak ettikleri yaptırımın uygulanmasın ı sağlamak zorundadır.Olayların üstünden zaman geçmesini bekleyip “münferit olay” diye komedi yaratmaları artık çekilmiyor!
Türkiye’nin hastalığı en ciddi sorunların, sıkıntıların, yolsuzlukların, hatta rejimdeki dönüşümlerin süslü konuşmalar veya eğer seçim yaklaşıyorsa vatandaşa ‘sus payı’ görünümündeki kazanımların arkasına gizlenebilmesidir. Örneğin şimdi seçim yaklaşıyor kesenin ağzı açılmaya; vaadler, zamlar, burslar ortaya dizilmeye başlandı.Peki ciddi sorunların üstü neden Batı ülkelerinde bizdeki kadar kolay örtülemiyor, vatandaş seçim sürecinde devamlı olumlu tabloların çizilmesine, kazanımların öne sürülmesine aldanmıyor ve ciddi eksikleri, yanlışları olan hükümetleri -yaptıklarını unutarak- bir kez daha ödüllendirmiyor? Çünkü bizde zaten “yeterli eğitim ve iş” sağlanamayan, yüksek eğitim almış olan gençlere bile ”her üniversite mezununa iş bulamayız” denen bir 72 milyonluk nüfus olduğu halde bir yandan da “çoğalın, en az üç çocuk yapın” telkinleriyle nüfusun artması teşvik ediliyor (sınav hileleri de ayrı mesele!)DOYMAYANI ALDATMAK KOLAY!Oysa Batı’da kimse bakamayacağı kadar çok çocuk yapmıyor.Bu durumda yapan ülkenin insanlarına eğitim, aş ve iş sağlanamadığı için onları vaadlerle, zamlarla, seçim hediyeleriyle, bunlar da yetmezse “din üzerinden tahriklerle” aldatmak da kolay oluyor. Son zamanlarda “çocuklarıma bakamıyorum devlet para yardımı yapsın” veya “devlet alsın” diyen aileler ne kadar arttı haberlerde izliyoruz. Şimdi bu ailelere ‘seçim öncesi sağlanacak ekstra yardım’ oyunu almaya yeter mi, yetmez mi?İnanın hepsi eğitimli olsa yine yetmez. Çünkü (dağıttıklarına göre zaten hakkıdır) yardımı alsa bile “demokrasi, özgürlük olmayan, en hayati kurumları siyasi baskı altında bulunan ülkede iyi düşünmek zorundayım” der. Örneğin, üniversite öğrencilerinin veya herhangi bir vatandaşın ‘bir protestoda bulunduğu anda’ polis şiddetiyle, coplar altında sürüklenerek tutuklandığı, Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Pakdemirli’nin yaptığı gibi “okuldan atarım” tehditleriyle azarlanıp susturulduğu, 78 yıldır kutlanan “Atatürk’ün Ankara’ya ilk gelişi”nin kutlanmasının tarihte ilk kez engellendiği “özgürlüğü elinden alınmış” bir toplumda burs almak gelecek adına büyük bir kazanç mıdır? İLERİ DEMOKRASİ, EN GERİ DEMOKRASİOkulu bitirdikten sonra eğer siyasetçi bir yakınınız yoksa -iş bulamayacağınız, iş bulsanız ve hatta çok başarılı olup zirveye çıksanız bile iktidarın keyfi istediği anda bunu kaybedeceğiniz, kısa süre sonra “yeni vergiler- zamlarla kazancınızın da uçup gideceği” bir ortam mevcutsa, size geçici olarak “seçim uğruna” üç kuruş zam yapılsa ne olur, yapılmasa ne olur?Son derece önemliydi ama basının büyük kısmı “tarafsız yazmadığı için” üstünde yeterince durulmadı; The Economist dergisi “Dünya Demokrasi Endeksi”ni yayınladı kısa süre önce.. Türkiye’nin son yıllarda bu endekste gerilediği ve “hibrit demokrasiye sahip ülkeler” arasına girdiği bildirildi. Sınıflandırma; ileri demokrasiler, tam demokrasiler, hibrit (melez) demokrasiler ve baskı rejimleri olarak yapılıyor.WİKİLEAKS HALI ALTINA AMA..Yani Türkiye’de bize “ileri demokrasi olduk” reklamları yapılırken biz üç basamak aşağıda “en geri demokrasi” sınıfındayız, bir adım sonrasında diktatörlükler var. Haydi Wikileaks belgelerini de halı altına süpürelim (ki süpürdük), orada resmi yazışmalarda anlatılan “ülkenin rejimiyle ilgili kuşkuları” hiç konuşmayalım (ki konuşmadık), ABD’den iddiaları kanıtlarıyla açıklamasını filan istemeyelim (istemedik) ama dünya demokrasi endekslerini ne yapacağız?Türkiye’de başta medya olmak üzere “demokrasinin can damarı kurumların hepsine”, eleştiren vatandaşlara, işçilere, öğrencilere yapılanları içerde saklamayı başarsak da dışarıdakilere yutturamıyoruz, ne olacak?2010 yılında bu baskıları birebir yaşamış, gerçekleri tartışarak görevini yaptığı için cezalandırılmış gazetecilerden biri olarak ben ‘Demokrasi, özgürlük yoksa eğitim de, burs da, zam da hepsi hikaye. Sırat Köprüsü’nde yaşamak cehennem azabından farksız’ diyorum. Umarım 2011 ülkenin demokrasiye kavuştuğu, gerçeklerin süslü laflar arkasına gizlenmediği yıl olur.Kemal, Hıdır, Hızır, Zübük vs!Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dün partilerinin grup toplantılarında 2010’un son konuşmalarını yaptılar. Bazı cümleler bizi güldürecek kadar komikti ve ortadaki tablo çözümden çok kavgalı, gürültülü, sataşmalı geçen bir yılın fotoğrafı gibiydi. Başbakan’ın daha önceki konuşmalarında, Kılıçdaroğlu’nun özellikle “aile sigortası” ile ilgili açıklamalarına -nedense- pek kızarak onun ismiyle ilgili “Kemal mi, Hıdır mı” gibi benzetmeler yapması üzerine CHP Genel Başkanı “Hıdır’ı neden küçümsüyorsunuz, Hıdır Anadolu’da Hızır’dır. Asıl’i Recep Bey’i bulmak istiyorsanız Zübük’e bakın” diyerek Aziz Nesin’in romanını hatırlattı.Esprili bir Meclis’e sahip olmak kötü bir şey değil ama liderlerin ölçüyü kaçırmamaları gerek daha önümüzde seçim var, o zaman neler duyacağız bu gidişle. Kadın Bakanı diğer konuları bir yana bırakıp “Diziler aileye zarar veriyor” diye tekrarlayıp duruken bir de onlarla mı uğraşacak?Ben ise en çok Başbakan’ın “Ben size adım Tayyip Erdoğan’dır demedim, kaynak Türkiye’dir... Hortumları oradan çıkaracağız, milletin cebine koyacağız” benzeri cümlelerinden etkilendim. “Kaynak Türkiye’dir” lafının benzerini Kılıçdaroğlu Kurultay sonrasında yaptığı konuşmada “yolsuzlukları keserseniz kaynak bulunur” diyerek söylemişti. Ama “hortumları oradan çıkarmak” AKP iktidarı döneminde gerçekleşti mi o konu çok tartışmalı. Yine Wikileaks belgelerinde ABD büyükelçilerinin “iktidarla, hatta isimlerini vererek bazı bakanlarla ilgili yolsuzluk iddiaları” çok ciddiydi ki bunlar arasında “kendilerine emanet edilmiş olan örtülü ödenekten keyfi şekilde, yerel spor klüplerine bağışlamak için büyük miktarlarda para çekilmesi” bile vardı.ŞENER’E SORSALAR? Bunlara değinmek istemiyorlarsa, o belgelerde yazan “AKP hükümetinde bir bakan yolsuzluklara dayanamayarak istifa etti” şeklindeki yazışmayı doğrulayan ve “Benden söz ediyor” diyen TP Genel Başkanı Abdüllatif Şener’e sorabilirlerdi. Böylece Türkiye “hortumlar bitti mi, katlanarak devam mı etti” öğrenirdi.Seçim öncesi “din, iman, kul hakkı” konuları dillerden düşmeyeceğine göre “yolsuzluk-din-kul hakkı” arasındaki ilişkiyi de öğrenmiş olurduk. Kısacası; hiç inandırıcı değil bu söylemler!
Başbakan Erdoğan ve arkadaşları BDP’nin “iki dil” ve “demokratik özerklik” taleplerine şiddetle karşı çıktılar ama bugüne kadar her adımlarını, her politikalarını en ufak eleştiri getirmeden kabul edip destekleyen “medya dostları” bu kez onların değil, BDP’nin tarafında görünüyorlar. Hatta öyle taraflar ki “ne teklif ederlerse etsinler ‘terörün önlenmesi açısından’ mutlaka konuşulması gerektiğini, silahların ancak böyle susabileceğini” söylüyorlar topluca..Bu noktadan hiç söz etmediklerine göre demek ki “terör tehdidi altında” yapılan dayatmalar da onlara göre meşrudur ve buna karşılık devlet “peki o zaman, madem ki bizi köşeye sıkıştırdınız buyurun bunun şartlarını konuşalım” demelidir ve terörle dayatma yapanlar hiç eleştirilmemelidir.Onlar etnik ayrışmanın, ırkçı söylemlerin daniskasını yapmalıdır ama birileri buna itiraz ederse Başbakan Erdoğan’ın da vurguladığı gibi “Türkçülük yapılmasın” denmelidir, eşitlik bunu gerektiriyor olmalı(!)Neden yalnız ‘özerklik’ değil? BDP’nin yıllardır “Kürt sorunu” deyip durduğu ve nihayet ne olduğunu açıkladığı talepler konusunda mektuplar ve yorumlar yağıyor. Yazdıklarından siyaset bilimi ya da sosyoloji eğitimli olduğunu tahmin ettiğim bir okurumuz da ilginç görüşler bildirmiş: “Özerklik yerine demokratik özerklik demelerinin nedeni Batı’nın da kullandığı ve ‘toplumların tepkilerini kırmakta etkili’ bir yöntem olmasındandır. İnsanların karşısına iyi, müspet bir şeyle çıktığınız zaman itirazını, direncini kırarsınız. Geçmişten günümüze bir çok olumlu kelime bu alanda kullanılmıştır, örneğin ‘demokrasi, özgürlük, insan hakları, eşitlik, barış, açık toplum..’ gibi. Bilimsel açıdan baktığınızda sosyal psikolojide bilinen bir yöntemdir bu..Batılılar geçmişte sömürge yaparken de ‘sizi sömüreceğiz, boyunduruk altına alacağız’ demediler. Mandater devlet, rehber, temsilci devlet olarak o devleti medenileştireceklerini söylediler” diyor.Yani “demokratik” kelimesinin tepkileri azaltmak için düşünüldüğünü anlatmış ve bir de not eklemiş; “BDP ile terör örgütünün ‘özerklik talebinde bulunması’ kendileri açısından akıllıca. Bu şekilde hem ayrı bir devletleri olmuş olacak, hem de İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya gibi cazibe merkezlerinden vazgeçmemiş olacaklar. Hem Türkiye’nin geneli hakkında söz sahibi olacak, hem de aşamalı bir şekilde kendi devletlerini inşa etmiş olacaklar. İstenildiğinde de bağımsızlık ilan edilebilecek.”Ne dersiniz, akla yakın mı? (Bugüne kadar Güneydoğu’ya yapılmış barajlar, fabrikalar ve tüm yatırımları da “kuruluş hediyesi” kabul ederler o durumda herhalde.)Adalet Bakanlığı ‘Kadın Bakanı’nı yalanlıyor!Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Selma Kavaf, eski kocası tarafından vahşice öldürülen üç çocuk annesi Ayşe Paşalı olayı için nihayet konuşmuş (VATAN sormasa konuşur muydu emin değiliz) ve “Yasalarda eksik yok ama yasalar doğru uygulanmıyor, böyle münferit vakalar olabiliyor” demiş.İstediği olayları anında takibe alan ve karar çıkarttıran, istedikleri konuda Meclis’ten keyfe göre yasa çıkarttıran Hükümet’in “yasaları uygulamayan hakimleri de cezalandıracağını” söylememiş. Oysa artık hakimlere “şikayet üzerine dava açılmasını” da önlemeye çalıştıklarına göre bunu yapmak devletin kesin görevidir.KUL HAKKI ve TV dizileri!Bu aynı zamanda Ayşe Paşalı ve onun gibi “devletin ihmali nedeniyle” cinayete kurban giden kadınların ve çocuklarının da “kul hakkı” dır, aksini iddia edebilirler mi? Edilemiyorsa o zaman “kul hakkı”nı, dini bakışı dilden düşürmeyenlerin bu nedenle de o cezalandırmayı sağlamaları gerekir.Ayrıca, Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre son 7 yılda kadın cinayetleri yüzde 1400 oranında artmış, son beş yılda cinsel saldırı suçlarında yüzde 30 oranında artış görülmüş, sadece 2010 yılının ilk 7 ayında 226 kadın öldürülmüş. Hakimlerin, savcıların; talep edildiği halde koruma sağlanmasına yanaşmadıkları için öldürülenlerin sayısı da hiç az değil. O zaman Bakan Kavaf bu verileri ya izlemiyor veya önemsemiyor demektir. Acaba “münferit olmaması için” toplu katliam mı gerekiyor?Devamlı olarak yerli dizilerin ve hatta bilgisayarların, Facebook ya da Twitter’ın aile yapısını zedelediğinden söz edeceklerine Bakanlık olarak (ve tabii hükümet olarak) görevleri bu konuları takip edip gerekeni yapmaktır. Bu gidişle yakında Türk edebiyatının önde gelen klasiklerini yazan ünlü yazarların da sansüre uğrayabileceği duygusu yayılmaya başladı ama kadın cinayetlerine çözüm getirileceği duygusunun zerresi yok ortada.Kasıtlı görev ihmali yaparak Paşalı’nın ölümüne neden olan hakim ve savcı hakkında açıklama bekleniyor, aksi takdirde çıkarılmak istenen yeni yasayla da suçlu hakim ve savcıların kurtarılacağı duygusu pekişecek!Sümüklü çocuğa para yok!AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, İzmir için “Kenti gecekondu sarmış, bak Kayseri, Konya öyle mi? İzmir nur topu gibi bir çocuğa benziyor ama burnu akmış, kir pas içinde” dedi, hem de İzmirlilere, hem de İzmir’de dedi ve o gün bugündür tepkiler bitmek bilmedi.Bu durum hemen tersine çevrilebilir, elinde İzmir’i düzeltmek için bir fırsat var Hüseyin Çelik’in. Yarından tezi yok ‘Ankara ve İstanbul’a verilip İzmir’den esirgenen 2.2 milyar dolar yardım’ın İzmir’e de verilmesi için harekete geçsin. Kayseri ve Konya’yı kusursuz hale getirmek üzere yıllardır verilen desteğin benzerini İzmir’e verdirsin, bak o nur topu gibi çocuğun burnu da nasıl temizlenir o zaman.Hem üstelik “çocukları ayırmak” gibi hükümetlere yakışmayacak bir büyük yanlış da önlenmiş olur.
Bildiğiniz gibi Diyanet Vakfı’nın Kadın Merkezi Faaliyetleri Müdürü Ayşe Sucu görevden alındı şimdi Kadın Merkezi yönetiminin tepki olarak toplu istifası bekleniyor. Ayşe Sucu’nun; görevden alınmasına neden iki suçu(!) olduğu belirtiliyordu haberlerde; biri “türban İslam’ın ön şartı değildir” demiş olması, diğeri ise başörtüsünü saçlarının tek teli görünmeyecek şekilde bir türban halinde bağlamaması..O başörtüsünü saçlarının önünü açıkta bırakan “Benazir Butto” modeli bir eşarpla (aslında tamamen Türk kadınının oldum olası kullandığı geleneksel model) örtüyormuş. Bu görevden almanın Diyanet İşleri Başkanı değişikliğinden, Mehmet Görmez’in başkanlığa gelmesinden sonra yapılmasının dikkat çekici olduğu da vurgulanıyor haberlerde.Ne demek bu acaba? Bardakoğlu yeterince katı, tutucu konuşmayan, davranmayan bir başkandı, o gönderildi, yerine ‘Diyanet’e istedikleri imajı verecek biri getirildi ve işte operasyonlar, dönüşümler başlatıldı” demek mi? Sucu’dan sonra yerine getirilecek başkan kesinlikle “forma tipindeki türbanı” mı takacak? Ve “başörtüsü Müslümanlığın ön şartı değildir” gibi bütün “türbansız kadınların dindar hatta Müslüman olmadığı” telkinini satır aralarına sıkıştıranları yalancı çıkaracak açıklamalardan uzak mı duracak?‘ÖN ŞART DEĞİL’ DEMEYECEKSİN!Bu sorular elbette sorulacaktır ve elbette tartışılmalıdır zira söz konusu kurum ülkenin, toplumun, tüm kadın vatandaşların Diyanet’i .. Madem ki mevcuttur ve onu ayakta tutan kaynak da toplumdan gelmektedir, o zaman gerçekleri topluma anlatmalıdır. Görmez gelir gelmez kendisiyle ve göreviyle ilgili hiçbir sorunu olmayan ve 1996 yılında 20 kişiyle kurduğu Merkez’i “12 bin üyeli bir kuruluş” haline getirmeyi başaran Sucu’yu neden görevden aldı? Ülkedeki bütün kadınların bu sorunun cevabını bilme hakkı var, zira görünürde hiçbir sorun olmadığı açıksa bu durumda mesele; onun (birileri tarafından Türkiye’ye nasıl empoze edildiğine dair kitaplar yazılmış) Arap stili türban yerine geleneksel Türk tarzı başörtüsü takması ve “başörtüsü dinin ön şartı değildir” gibi tümüyle gerçeğe uygun bir açıklama yapmasıdır.Bu; dinin siyasallaşmasını, insanların yanlış ve kasıtlı yorumlarla aldatılmasını, başörtüsü takmadığı halde dindar olan kadınların haksız tepki ve telkinlere uğramasını istemeyecek çağdaş bir din bilimciyi neden rahatsız etsin? Ediyorsa bundan sonra Diyanet de bu telkinlere sessiz kalacak veya arka çıkarak, siyasi amaçlarla yapılan; “Bakalım Etiler’le diğer semtlerin manevi değerleri aynı mı” , “Türban takan kadın daha mütedeyyin ve namusludur” benzeri yanlış, haksız ve tehlikeli bölücülüklere izin mi verecek? Bunu da bırakın, başını örten ama saçının ön kısmı görünen kadınlara bile “Yeterince dindar değil” mi denecek?İşte Ayşe Sucu’yu görevden alması tüm bu soruları ve “Nereye doğru gidiyoruz” endişesini ortaya çıkarıyor. Wikileaks belgelerindeki ABD büyükelçilerinin “rejimle ilgili iddiaları” rafa kaldırıldı ama bu sorunun cevabını D.İ. Başkanı Sayın Görmez’den bekliyoruz, lütfen biz kadınları en kısa zamanda aydınlatsın. Zira “Sucu’nun isminin kurum kimliğinin önüne geçtiği” gibi inandırıcılıktan uzak açıklamalarla olmaz, o zaman “yıllardır neden Diyanet başkanları tek başlarına kurum gibi davranıyorlar da başka kimsecikler konuşamıyor” diye sorar millet ve hakkıdır da! ***‘Açılım’ açılınca..Hükümet aniden, muhalefet partileri, siyaset bilimciler, sivil toplum örgütleri, medya ve hiç kimse bir bilgi sahibi değilken “Kürt açılımı” diye ortaya çıktığında.. Kısa süre sonra “vazgeçtim, Kürt açılımı değil, Demokratik açılım” dediğinde.. Mevcut bütün muhalefet partileri “İyi ama nedir bu açılım, içeriğini anlatın da öyle tartışalım, görüşelim” dediğinde... Hükümetin her dediğini, her yaptığını gözü kapalı destekleyip tek bir eleştiri getirmeyen hatta gelişmeleri, atılan adımları sorgulayanlara “terör sürsün istiyorlar, demokratik süreci baltalamak istiyorlar” gibi saldırılarda bulunan ekip BDP’nin “Öcalan ve terör tehdidi” destekli “özerk Kürdistan” talebi karşısında nasıl çark edeceklerini şaşırdılar.ŞİMDİ KİME YANAŞSINLAR?Çünkü daha önce AKP ve BDP referandum sürecinde olduğu gibi seçim sürecinde de anlaşmış olarak ilerliyorlardı. Hükümet seçime kadar “PKK ve BDP eylemsizlik sözü verdi” diye memnundu, Öcalan ve BDP’nin aniden karar değiştirip “Yok kardeşim biz beklemeyeceğiz” demesi AKP’yi de çok hazırlıksız yakaladı ama ‘daimi destekçilerini’ daha da hazırlıksız yakaladı.Bazıları ‘hem iktidara yaranmak, hem de demokrat görünmek için’ bu süreçte BDP’yi de öyle desteklediler ki şimdi (her ne kadar Başbakan’ın sesi çıkmıyorsa da) AKP ile BDP çekişmeye başlayınca aynı hızla BDP’nin karşısına nasıl geçeceklerini bilemediler. Hala ‘ne şiş yansın ne kebap’ havalarda yalpalayıp duruyorlar, hele Başbakan’ın dün yaptığı ve BDP’nin tezlerine karşı çıktığı konuşmadan sonra iyice yalpalamak durumunda kalacaklar. EVDEKİ HESAP UYMAYINCATam bir komedi yani.. İşte onun için gazetecin siyasi partilere belli bir mesafede durması, hiçbirine angaje olmaması, kanka haline gelmemesi önemlidir, aksi takdirde “evdeki hesap çarşıya uymadığı” anda toslayıp kalırsınız çünkü!***Bu sergiyi kaçırmayın!Cuma günü Cevahir Alışveriş Merkezi’ndeki Devlet Tiyatrosu’nda 22 Aralık’ta açılan “Cüneyt Gökçer... Ustamız” sergisini gezdim. Duymuşsunuzdur, Türk Tiyatrosu’nun bu büyük oyuncu ve yönetmeni ölümünün birinci yıldönümünde; aynı gün 12 ilde, 19 ayrı sahnede açılan aynı fotoğraf sergisiyle anılmaya başlandı.Cüneyt Gökçer’in 60 yıllık sanat yaşamında rol aldığı ve yönettiği sayılamayacak kadar çok (1945’te Faust, 52’de Anne Frank’ın Hatıra Defteri’ne, 1962’de Kiss Me Kate’e, 69’da Damdaki Kemancı, 64’te Vanya Da-yı’dan, 67’de My Fair Lady’ye ve diğerlerine) dünya çapında eserden fotoğrafların yer aldığı sergide Avrupa gazetelerinde eleştirmenlerin ona ve eserlerine övgülerini de görebiliyorsunuz. Kendisi gibi unutulmaz sanatçılardan biri olan eşi Ayten Gökçer’le birlikte kazandıkları büyük başarıları da. Kısa süre devam edecek olan bu sergileri bulunduğunuz ilde mutlaka izleyin. 1945’lerden başlayarak Türk Tiyatrosu’nu nasıl yücelttiklerine, sanatı nasıl ciddiye aldıklarına hayran olacaksınız.