Topyekûn özür borcu.. Yanlış efendim!

Haberin Devamı

Her hatanın faturasını kesecek bir adresin bulunduğu ve bu adresin de genellikle “ana muhalefet partisi ile henüz bağımsızlığını yitirmemiş iki yüksek mahkeme” olarak seçildiği (bir de medya var tabii) ortamda gerçekleri anlatmak artık iyice zorlaşmıştır. Zaten referandumda görüldüğü gibi; ‘medyanın büyük kesimi bir iktidara ait yayın organları’ olarak çalışırken ‘yanlışın doğruya galip gelmesi’ni önlemek de imkansızdır. (Referandumun sonucu; HSYK ile Anayasa Mahkemesi tamamen siyasete bağımlı yapıldıktan sonra sıranın son iki yüksek mahkemeye; Danıştay ve Yargıtay’a geldiğini herhalde anlamayan kalmamıştır.)

Nitekim artık hiç önlenme şansı kalmadığı görülüyor. Cinayetten sanık çok sayıda tutuklu tahliye edildi.

Adı “şartlı tahliye”, yani karakola gidip imza atmaları gerekiyor ama Hizbullah’ın yönetici kadrosu imza atmaya gitmiyormuş ve İran’a ya da Lübnan’a kaçmış olabilecekleri düşünülüyormuş. Tabii onların veya tahliye edilen diğerlerinin böyle bir durumda sonradan yine kaçak olarak Türkiye’ye girmeleri hiç de zor değil.

Cinayet, tecavüz gibi en ağır suçları işledikleri iddiasıyla tutuklanmış sanıkların bu şartlara uymasının garanti olmadığı ve toplum içine karışmalarına imkan verilmesinin büyük tehlike olduğu açıkça belli olduğuna göre bu sonucun suçlusu kim şimdi?

TEK SORUMLU MECLİS!

Adalet Bakanı “Vatandaşlarımıza ‘topyekun’ özür borcumuz var, yüksek yargı-siyaset kurumu hep birlikte” diyor. Neden topyekun ve neden hep birlikte? Halkın gerçek sorumluyu bulması şarttır. Yargıtay senelerdir iş yükünü hafifletecek çözümü söylediği halde bunun yapılmadığı biliniyor. O zaman “cinayetlerin söz konusu olduğu” davalarda bu ağır suçluların da tahliyesini sağlayacak bir yasa göz göre göre çıkarılır mı?

Yasayı çıkaran ve çoğunluğu iktidar partisine ait olan Meclis sorumluluğunu kabul etmek zorundadır ve Adalet Bakanı’nın “topyekun özür borçluyuz” gibi sorumluluğu bölüştürme gayretlerinin hiçbir anlamı yoktur. Toplumun güvenliğini nasıl sağlayacaklarını düşünsünler şimdi!

*****


Lütfen ağlamayın artık!

Hükümet üyelerinin, Meclis Başkanı veya Başbakan yardımcılarının, siyasetçi eşlerinin sık sık ağladığını bu dönemde gördü Türkiye.. Zira bu konumlarda artık ‘kendinizi değil, bir toplumu, bir ülkeyi temsil ettiğiniz için’ ağlama gibi bir eylemden mümkün olduğunca kaçınırsınız ve bugüne kadar da dikkat edilmişti.

Son yıllarda hiç dikkat edilmez, hatta ‘ancak çocuklarda görülecek bir sıklıkla’ ağlanır oldu. Artık sıra kimdeyse, ağlayan ağlayana.. Sadece Türkiye içinde olsa haydi susalım ve “demek ki bu yöneticiler ağlamadan duramıyor” diyelim ama olay sınırları aştı. Son olarak Cumhurbaşkanı Gül ve beraberindeki diğer üst düzey isimler (Davutoğlu, Arınç, Gönül, Akdağ) Yemen’de türkü dinlerken topluca ağlamışlar. Yani Yemenlilere karşı bütün Türkiye gözyaşları içinde, olacak şey mi bu?

“Diplomasi” lafı ağza bile alınmıyor ama Dışişleri Bakanlığı bu tür eylemlerin olamayacağını hiç mi söylemez?

Ayrıca Ortadoğu kültüründe devlet adamlarının ağlamalarına şaşırsalar bile bunu olay yapmazlar ama eğer aynı şekildei Fransa, İngiltere gibi bir AB ülkesinde ağlayacak olurlarsa dillere düşeriz, hiç değilse onu biliyorlardır umarım. Örneğin İngiltere’de çocuklara bile başkalarının önünde ağlanmayacağı öğretilir, söylemiş olalım. (PKK terörünü ABD’ye, Irak’a, İran’a, Suriye’ye anlatırken veya şehit verdiğimiz saldırılarda hiç ağladılar mı, hatırlamıyorum.)

*****


RTÜK savunmasıyla olmaz!

Elbette hiçbir demokratik ülkede hükümet üyelerine TV programı kesme yetkisi verilemez, tefe koyar çalarlar o “medya özgürlünü yok edecek” parlamentoyu. Bizde ise maalesef medyanın büyük kısmı bağımlı durumda olduğundan “değişiklik yapılan RTÜK Yasası’nda bu yetkinin verilmesi” sadece; adı değil kendi demokrat olan basını ve siyasetçileri rahatsız etti.

Tepkiler üzerine dün hemen RTÜK bir açıklama yaparak “aslında bu yetkinin 16 yıldır ‘olağanüstü dönemlerde yayınlar’ başlıklı maddede bulunduğunu ve; milli güvenliğin gerekli kıldığı yahut kamu düzenini ciddi şekilde bozmasının muhtemel olduğu durumlarda kullanıldığını” söyledi.

Terör saldırılarından örnekler de vermişler. Oysa bu kez, daha önce yapıldığı gibi sadece “olağanüstü dönemlerde” değil (ki o zaman bile medya devreden çıktığında olaylar halktan gizlenebilir) birçok başka durumda da başbakan veya bir bakanın yayın durdurabileceği açıklandı.

Mesela “kadının aşağılanması, toplum değerlerine zarar vermesi” gibi soyut tanımlar işe karıştığında hükümet üyesinin keyfine göre herşey kapatma nedeni olabilir.

Mesela “kamu düzenini bozması muhtemel durumlar”a hükümet üyesi tek başına, kendi yorumuyla nasıl karar verecek, bu durumlar ne olabilir?

Kısacası “RTÜK Yasası’ndaki eski durumdan farkı olmadığı” açıklaması inandırıcı değildir. RTÜK “eski ve yeni” durumu; kelime kelime karşılaştırılabilecek şekilde açıklamak zorundadır.

DİĞER YENİ YAZILAR