Dün Ertuğrul Özkök Zaman gazetesinde Hüseyin Gülerce’nin 31 Aralık 2010 günü yazdığı yazıyı konu almış “medyada hala eleştiri yapma cesaretini gösteren az sayıda gazete, gazeteci ve TV’nin de 12 Haziran seçimlerinden sonra tasfiye edileceği” tahminini yapıyordu. Bu tahmin Gülerce’nin “Seçimden sonra Türkiye’de asıl büyük değişimin medyada devam edeceğini hep birlikte göreceğiz” sözlerine dayanmaktaydı ki bugüne kadar medyada yapılan kıyımı hatırladığınızda Özkök hiç de haksız sayılmazdı.
Tabii Gülerce’nin sözlerine bakınca sanki ortada ‘tasfiye edilecek önemli bir medya kesimi kalmış gibi’ bir yanılgıya düşmek mümkün. Oysa zaten kalmamıştır, çok az sayıda gazete ve gazetecinin hala israrla ve “her şeyi göze alarak” evrensel gazetecilik ilkelerine ve çizgisine bağlı şekilde siyasi partilere ve elbette Meclis’i (yasama), hükümeti (yürütme), cumhurbaşkanlığını ve tüm kurumları elinde bulunduran iktidar partisine eleştirel yorumlar yapmayı sürdürmesi dışında bir “özgür medya” filan söz konusu bile değildir.
KORKSALARDI YAPMAZLARDI!
Bugüne kadar aynen İran’da, Irak ve baskılarla yönetilen diğer Arap ülkelerinde görülebilen bir baskıyla Türkiye’de de çok sayıda gazeteci işini kaybetmiş, bazıları cezaevlerine atılmıştır. Hiç bir suçlamayla, hiçbir davayla karşılaşmamış gazetecilerin bile ya köşeleri, ya TV programları ‘medyanın asli görevi olan eleştirel, sorgulayan, açıklayan bakışa sahip oldukları için’ en haksız şekilde ellerinden alınmıştır.
Elbette geriye kalan ve israrla “mesleğini gerektiği gibi yapmaya çalışan” gazeteciler sonunda Gülerce’nin kehanetinde olduğu gibi ‘geçim kaynakları da olan’ mesleklerini tümüyle kaybetme riski bulunduğunu bilmekte ama ülkelerinin geleceği adına, bundan önce de her iktidar döneminde yaptıkları gibi düzgün gazetecilikle, onurla görevlerini sürdürmeye çalışmaktalar. Eğer işsiz kalmaktan korksalardı onlar da biat eder, hiçbir risk almadan ve hatta izlenmeyen programlar yapanlara bile “sırf iktidarın her eylemini alkışladıkları için” milletin kesesinden ödenen aylıklardan pay alarak yollarına devam ederlerdi.
ASIL TEHLİKE.. KİM KAYBEDECEK?
Onlar bu yolu seçmediler, evet sonunda işsiz kalmaları da mümkündür, ama milletin kendisini bekleyen asıl büyük tehlikeyi görmesi için çok az zaman kalmıştır. Demokrasinin varlığını kanıtlayacak, geride kalan kırıntıların bile korunmasını sağlayacak iki temel kurum; medya ve yargı bu ülkede bitmiştir. Her ikisi de son gayretle “demokrasinin tümüyle yok olmasını, denetim mekanizmalarının sıfırlandığı bir ortamın yaratılmasını” önlemeye çalışmaktadır. Bu mücadeleyi tamamen kaybettikleri gün “onlardan çok ülkenin ve milletin kaybedeceğini” görmeyen bir toplum pişman olduğunda ona kaybettiklerini iade edecek hiçbir kurum artık mevcut değildir.
Bugün Gazze’de bile vatandaşlar “keşke Hamas’a inanmasaydık, bize özgürlük vaat ederken bu kadar baskıyla karşılaşacağımızı nasıl tahmin edebilirdik” diyorlar, bu örnekleri unutmamak lazım. Dün “CHP’nin kendine seçim sloganı aradığı” haberi vardı internet sitelerinde.. CHP veya bir başka muhalefet partisi için en uygun slogan, Mehmet Tezkan’ın “Kurultay’ın sloganı oydu” dediği “Korkma” olacaktır.
Türkiye’nin yönetimine talip olan partilerin ‘oy kapmak için ne vaat ederlerse etsinler’ tüm vaatlerden önce bir numaralı görevleri; genciyle, öğrencisiyle toplumu ve onun demokratik kurumlarını rahat bırakmak, “özgür bir ülke” sağlamaktır. Sorun bakalım İran halkına, “seçimlerde hile yapıldı” diye sokaklara döküldüğünde Devrim Muhafızlarının coplarıyla ezilenler için “kendilerine verilecek seçim hediyeleri” bir anlam ifade eder mi?
Özgürlüğün, özgür basın ve yargının, özgür vatandaşın olmadığı yerde hiçbir ödülün anlamı da yoktur.
Partilere en uygun seçim sloganı!
Haberin Devamı

