AKP’nin ‘CHP’de olmayan’ şansı nedir?

Haberin Devamı

AKP; iktidar partisidir, yani uzun süredir ve şu anda da ülkenin geleceğine yön veren, kararlarında yanlış varsa eleştirilmesi gereken parti. Ana muhalefet partisi CHP ise aslında ikinci büyük parti olmakla birlikte kimsecikleri ve özellikle ana muhalefeti dinlemeyen, hor gören, her açıklamasını hakaretle karşılayan iktidar partisi ve yapısı değiştirilen Anayasa Mahkemesi nedeniyle elinde ‘gelişmeleri etkileyecek hemen hemen hiçbir imkan bırakılmamış’ bir parti durumunda.

Ama gel gör ki medyanın büyük kısmının iktidar ve ona yakın isimlerin eline geçmiş olması, geriye kalanların da ‘benzeri ancak Irak, İran gibi ülkelerde görülen çok ciddi siyasi baskılar’ altında olması AKP’nin icraatlarını eleştirmeyi neredeyse imkansız kılıyor. Oysa CHP’yi kıyasıya eleştirmenin, hatta hakaret etmenin hiçbir yaptırımı yok, bu nedenle de son günlerde (Kurultay öncesinde başlatılıp sonrasına uzanan bir “vurun kahpeye” durumu ortaya çıktı bu parti için.. Adaletsiz, eşitliğe tümüyle aykırı bir durum..

GAZETECİ ‘MİLİTAN’ DEĞİL!

Sanki bugüne kadar CHP’nin ve diğer partilerin Parti Meclisi üyeleri gazetecilerden sorulmuş ya da gazeteciler tek tek ele alarak PM üyelerinin şeceresini inceleyip eleştirmiş, parti genel başkanlarını bir veya iki üye nedeniyle “yön değiştirmekle” suçlamış gibi bu yapılıyor.

Herhangi bir partinin iç işlerine karar vermek ve kendi milletvekillerinden bile önce ortaya atılıp seçmeninin kafasını karıştırmak gazetecinin göreviymiş gibi bu da yapılıyor. “Eleştiri” havası altında öyle militanca yazılar yazılıyor, bir şiddet ortamı yaratılıyor ki inanmak güç.

Oysa gazetecinin kendine “partilerin iç düzenine karışıp, proje ve planlarını yönlendirme misyonu” atfetme hakkı yoktur (görüşünü bildirir ama bunu bir baskı gibi dayatamaz, partilere zarar verecek iddialarda bulunamaz), hakkı olmadığı gibi bugüne kadar bir başka partiye de yapılmamıştır. 80 kişilik, büyük çoğunluğu akıllı ve birikimli insanlardan oluşmuş bir parti meclisinde “iki kişi de şöyle yaptı, böyle konuştu” diyerek seçim sürecinde bir partiye (üstelik ortada “cumhuriyetçi kesimlerin gideceği ve aynı zamanda baraj geçecek” fazla seçenek varmış gibi) bunu reva görmek, oluşmakta olan bir siyasi projeyi ‘büyük bir felaket gibi’ göstermek yalnız o partiye değil seçmene de haksızlıktır, yanlıştır.

‘Yanlışlar yok’ demiyorum (örneğin ‘açıklama yapmaları gereken konulardaki’ sessizlikleri) ama diğer partilerde de öyle fahiş yanlışlar var ki sadece birine amansızca yüklenmek son derece anlamsız, son derece saçma görünüyor. Ana muhalefet partisi de ‘AKP’ye ve tabii BDP’ye tanınan kredinin, gösterilen sınırsız sabrın hiç değilse yarısını’ hak ediyor. Eşitlik, hak, hukuk önemliyse tabii!

İmza hobisi!

Kendilerine aydın diyen ama çoğu “aydın olmayı iktidarları yağlamak ve farklı görüşleri yok saymak zanneden” bir grup akademisyen ve yazar imza kampanyasını hobi haline getirmiş durumda. Şimdi de Öcalan artık AKP hükümetinin seçimi atlatınca ‘yeni anayasada taleplerini yerine getirmeyeceğini’ düşündüğünden olmalı “istersem seçimi de beklemem, Mart’ta büyük savaş çıkar”demişken ve Özerk Kürdistan tartışması başlamışken, TSK’nın “iki dil konusundaki gelişmeleri endişeyle izliyoruz” açıklaması için suç duyurusunda bulunmuşlar.

27 NİSAN NE OLDU?

Doğrudur, demokrasilerde ordu siyasi konulara karışmamalı, görüş bildirmemelidir ama ortada iç çatışmaya götürülen, hatta terör örgütü liderinin “savaş çıkar” dediği bir durum var. Ve (Allah korusun ama) böyle bir durum gerçekten ortaya çıkarsa “ölmeye gönderilecek olan” da yine ordudur..

Ona “Sen hiç ağzını açma ama terör örgütü liderinin devletle pazarlık hatta devlete dayatma şeklindeki demeçlerinin mahzuru yok” derseniz bu da olacak şey değildir. Ama diyelim ki bu da oldu, o zaman da “suç duyurucu aydınlar”a; peki bu açıklamaya suç duyurusu yapıyorsunuz da orta yerdeki “kapı gibi 27 Nisan muhtırası”nın cezalandırılmamasına, sorgulanmasının bile ağza alınmamasına niye bu kadar tepkisizsiniz diye sormazlar mı? Suç duyurularında yazdıklarına göre “27 Nisan ve 28 Şubat gibi askeri disiplinsizlik ve suçları Türkiye tarihe gömmüş”. Hayır efendim, işte bu koca bir aldatmaca, kuyruklu bir yalandır. 28 Şubat ; başta kendileri olmak üzere dilden düşmemekte, hatta rövanşı için sürekli bir uğraş sürmektedir.

27 Nisan muhtırası ise (ne akıl almaz çelişkiyse) yine başta kendilerinin desteğiyle gizlenmiş, referandumda verilen sözlere rağmen soruşturulmamıştır. Yani “tarihte ucu açık şekilde durmaktadır”. Herkesi aptal, bir kendilerini akıllı saymaları beni benden alıyor inanın!

SIKIYORSA!

Madem ki imza toplamaya pek meraklı ve üstelik pek demokratlar; ‘restoranlarda’ babaları bira içiyor diye ailelerinin yanından alınıp götürülen çocuklar, polis coplarıyla bebeği düşürtülen-polis dayağı ile terbiye edilmeye kalkılan üniversite öğrencileri, referandum öncesinde yemin billah verilip tutulmayan “darbe ve muhtıra ile hesaplaşma sözleri” hakkında da imza toplasalar ya.. Sıkıyorsa!

DİĞER YENİ YAZILAR